Latest Movie :
Recent Movies
Belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Meydan-The Square izle

AÇIKLAMA:
Çok yakın bir tarihte yaşanan Mısır'daki iç savaşın başlangıcı ve ilerleme sürecini 6 altı tane direnişçinin gözünden ve onların yaşadıklarından anlatan 2013 yapımı ve 2014 yılı Oscar adayı Belgesel olan Al Maidan Türkçe dublaj olarak sitemize eklendi. 21. yüzyılın en önemli olayları arasında yer alan ve Hüsnü Mübarek devrinin bitmesiyle sona eren direnişin başından sonuna hikayesini anlatan bu filme 
Yorumlarınızı bekliyoruz ve Sinemaizle Ekibi olarak sizlere İYİ SEYİRLER DİLİYORUZ...

NAZIM'IN KÜBA SEYAHATİ, Çağrı Kınıkoğlu- Gloria Rolando, Türkiye, Küba, 2008, Belgesel

Nâzım Hikmet Kültür Merkezi (NHKM) ve Küba Sinema Sanatı ve Endüstrisi Enstitüsü (Instituto Cubano de Arte e Industria Cinematográficos) (ICAIC) ortak yapımı “Nâzım’ın Küba Seyahati” filmi 1 temmuz 2013 tarihinde Youtube'a yüklenerek izleyicilerin beğenisine sunuldu. 
Film, özellikle "Havana Roportajı" ve "Saman Sarısı" şiirleri esas alınarak, Nazım Hikmet'in Nicholas Guillen'ın daveti üzerine "1.Yazarlar ve Sanatçılar Kongresi" için Küba'ya yaptığı seyahati anlatmaktadır. Nazım Hikmet'in kendi sesinden Küba'yı dinlediğimiz, komünist şairin hayatının bilmediğimiz bir kesitini anlatan, Küba halkının yaklaşık elli yıl geçmesine rağmen devrime ve sosyalizme sanki devrimin ilk günüymüş gibi aynı heyecanla sarıldığını göstererek o devrimin sıcaklığını ve heyecanını bize de yaşatan 68 dakikalık bir belgesel vardır karşımızda.
Film ayrıca 20. Ankara Uluslararası Film Festivali'nde de jüri özel ödülünü almıştır.
"Nazım'ın Küba Seyahati" Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nin aşağıdaki açıklamasıyla Youtube'da gösterime girmiştir.
"Nâzım'ın Küba Seyahati, 1961 yılında Nâzım Hikmet'in Küba'ya yaptığı yolculuğun belgeseli...
Bu filmimizi, 3 Haziran 2013'te, Nâzım Hikmet'in sonsuzluğa karışmasının ellinci yılında paylaşmayı arzu etmiştik. Mayıs sonundan itibaren Türkiye'de halkımızın, üzerindeki ölü toprağını atmak üzere ortaya koyduğu yoğun eylemlilikler nedeniyle paylaşımı yaklaşık bir ay ertelemek durumunda kalmıştık.
Filmimiz artık yayında.
Bu filmi tüm boyun eğmeyenlere armağan ediyoruz.
Filmimiz, devrimini yapan ve devrimine sahip çıkan yiğit bir halkın hikayesidir: Bu memleketi ve hayatı değiştirmek için, kendi birikimimizi geliştirmek için inatla ve çok çalışmaya dönük bir çağrıdır aynı zamanda.
Nâzım'a ve Küba halkına en içten sevgi ve saygılarımızla..." 

Filmi BURADAN izleyebilirsiniz.

PROFILE OF A WRITER: JORGE LUIS BORGES (Vol. 7)/ Bir Yazarın Portresi: Jorge Luis Borges, David Wheatley, 1983, Biyografi, Belgesel

1899'da Buenos Aires'de (Arjantin) doğan Jorge Luis Borges, dünya edebiyatının gelmiş geçmiş en iyi öykü anlatıcısı/yazarı olarak kabul edilmekte ve günümüzdeki bir çok ünlü yazarı da etkilemiş bulunmaktadır. Eserlerinde yarattığı dil ve anlatım tarzı nedeniyle edebiyata kendi adıyla anılan "Borgesvari" terimini de kazandırmıştır. Labirenti veya yolları çatallı bir bahçeyi andıran öykü yapısını ve öykünün sonunda ulaştığı sürpriz veya çarpıcı/vurucu sonu vurgulayan; "Babil Kütüphanesi", "Kum Kitabı" gibi kendi yarattığı olağanüstü dünyaları/mekanları veya "Gizli Mucize"lerin yaşandığı bir an gibi büyüsel durumları tanımlayan edebi bir tarzı anlatmaktadır artık "Borgesvari" kelimesi. Yine bu özelliği ile Borges, Latin Amerika edebiyatının "büyülü gerçekçiliği'nin de kilometre taşlarından bir tanesi, hatta öyküleri de bu türün ilk örneklerindendir. Aslında etkilediği yazarlara şöyle bir baktığımızda; Carlos Fuentes, Paul Auster, Stanisław Lem, Giannina Braschi, Thomas Pynchon, Umberto Eco, Italo Calvino, Danilo Kis, Georges Perec, Orhan Pamuk, César Aira, Roberto Bolaño, Adolfo Bioy Casares, Philip K. Dick, Michel Foucault, Jean Baudrillard, W.G. Sebald, Enrique Vila-Matas, Julio Cortázar, ne kadar büyük ve önemli bir yazar olduğu anlaşılacaktır. Umberto Eco, Gülün Adı isimli romanında (ve elbette ki filminde de) yer alan "yaşlı, bilge, kör kütüphaneci" Burgos'lu Jorge karakterini yaratırken Borges'ten etkilenmiştir. 1955'te Arjantin Ulusal Kütüphanesi müdürlüğüne getirilen Borges'in, zaten genetik nedenlerle görme zorluğu çeken gözleri bu dönemde tamamen kör olur. Kendisi de bu durumu "Bana aynı anda hem 800,000 kitabı hem de karanlığı veren Tanrı'nın muhteşem ironisi" olarak yorumlayan Borges, aslında artık tam da öykülerinde bahsettiği bir ironiyi/çelişkiyi yaşamaya başlar. 
Görmeyen gözleriyle, bizim gören gözlerimizle asla göremeyeceğimiz başka bir dünyayı görüyordu O.
Bizce sonuna kadar hak etmesine rağmen hiçbir zaman Nobel Edebiyat ödülünü alamayan Borges, 1961'de Samuel Beckett'le birlikte Uluslararası Yayımcılar Ödülü'nü (Formentor Ödülü) kazandıktan sonra uluslararası bir üne kavuştu. Aklınıza gelebilecek her konuda olağanüstü bilgiye sahip olan Borges, bu bilgilerini öykülerinde zaman zaman "varolmayan kitaplara" dipnotlar vererek veya göndermeler yaparak gösterdi. Hatta bunu o kadar iyi yaptı ki bazı okurlar dipnotlarında bahsettiği bu "varolmayan kitapları" bulmaya, onlara ulaşmaya çalıştılar. Daha sonra benzer tekniği Danilo Kiş ve Italo Calvino öykülerinde kullanırken, Orhan Pamuk da romanlarında kullandı.Ayrıca sinemadan da çok büyük zevk alan Borges'in bu özelliği ile de kalbimizde ayrı bir yeri vardır.Yazarlığının ilk yıllarında çeşitli eleştiri ve makalelerle sinema yazarlığı da yapan Borges, Citizen Kane/Yurttaş Kane, King Kong, City Lights/ Şehir Işıkları yanı sıra daha eski ve fazla bilinmeyen filmler üzerine yazmıştır. 
İşte burada size adını verdiğimiz "PROFILE OF A WRITER: JORGE LUIS BORGES (Vol. 7)/ Bir Yazarın Portresi: Jorge Luis Borges", biyografik belgeseli bu büyük yazarın hayatından kesitler sunarken, bir yandan da onun edebi kişiliğini açığa çıkarmaya çalışıyor. En güzel yanı ise, 14 Haziran 1986'da 87 yaşındayken karaciğer kanseri nedeniyle hayata gözlerini yuman Borges'i kendi sesinden dinliyor ve kendisini seyrediyor olmamız. Youtube'da paylaşılan filmi aşağıdaki videoda da seyredebilirsiniz.


Ayrıca Jorge Luis Borges'in daha detaylı İngilizce biyografisine buradan; yine Borges üzerine yapılmış bir başka film olan "Jorge Luis Borges: The Mirror Man"a de buradan ulaşabilirsiniz.
Borges'in düş dünyasını anlatan bilimsel bir makale olan "JORGE LUIS BORGES’TEN HASAN ALİ TOPTAŞ’A DÜŞSEL YOLCULUĞUN ŞİFRELERİ" isimli yazıyı da ayrıca okumanızı öneririz.
Borges üzerine yapılmış önemli video ve filmlerin bilgilerine de aşağıdaki linklerden ulaşmanız mümkündür.

Belgeseller:

Öykülerinden yapılan uyarlamalar:

İlgili filmler:

RED!, Mustafa Kenan Aybastı, Türkiye, 2013, Belgesel

15 Şubat'ta gösterime giren ve "REDHACK" isimli hacker grubu üzerinden siber savaş ve siber aktivizm konularını merkezine alan belgesel film 10 Mart itibariyle Youtube üzerinden de paylaşıma açıldı. Bir Bağımsız Sinema Merkezi yapımı olan film, yine internet üzerinden de izlenebilen ve "kurulu düzenin arkasındaki gerçeklere dem vuran" benzer yapımlar Loose Change Zeitgeist Kymatica ile aynı kulvarda seyrederken, yine onlar gibi internet üzerinden de paylaşıma açılması, gazetelerin bile siyasi birer silah ve baskı aracı haline geldiği ülkemizde, ulaşabileceği en kolay şekilde bu belgeselin halka sunulması yapımcılarının da bu konuda ne kadar duyarlı olduğunu göstermektedir. Hem ülkemize hem de dünyaya dair önemli saptamaları açığa çıkaran bu belgeselin en geniş kitlelere ulaşmasını sağlamak da bize düşmektedir. Ancak özellikle hem belgeselin paylaşımına hem de "siyasi provokasyon amaçlı olarak özel kurgulanmış bir sahte kopyası olduğununa" dair BSM açıklamasını da burada alıntılamak gerekmektedir:


Videoyu izlemek için linkine buradan ulaşabilirsiniz.
Biz ayrıca, film müziklerinden bir tanesi olan ve Seidi, KC ve Acarkhan'ın seslendirdiği "Reddet" isimli parça için Doğu Akdeniz tarafından çekilen video klibi de buradan izlemenizi öneririz.

LOOSE CHANGE Final Cut, Dylan Avery, 2007, ABD, Belgesel


Final Cut (2007) dışında Second Eition (2006) ve 9/11: An American Coup (2009) alt başlıklarını taşıyan versiyonları da bulunan Loose Change, hepimizin çok iyi bildiği ve defalarca TV ekranlarında çok yakından izlediğimiz bir vahşet ya da büyük bir plan üzerine yoğunlaşarak, olayı bize farklı bir açıdan gösteriyor: 11 Eylül 2001 tarihinde Amerika'daki İkiz Kuleler'e ve Pentagon'a yapılan terörist saldırıları! Artık İkiz Kuleler söz konusu olduğunda ağlanmalarına ve hemen ardından Müslümanlar'ı suçlamalarına alıştığımız Amerikalılar'ın aslında hiç de o kadar masum olmadıklarını (ki bunu biliyorduk zaten) anlatmaya çalışıyor bize bu belgesel. Bizim bildiğimiz birşeyin, onlar tarafında birileri tarafından yapılması da ayrıca önemli yapıyor bu filmi; ama bu 'onlar tarafından biri tarafından yapılması' sırf 'kontrollü bir muhalefet' yaratmak için yapılan bir olay değil. Yani, aslında bildiğiniz sistemin 'tekerine çomak sokma' olayıdır bu filmde seyrettiğimiz görüntüler. Çünkü 'uçaklar İkiz Kuleler'e çarpmadan birkaç saniye önce Kuleler'in bodrumundan gelen patlama sesinden' tutun da 'bu eylemin provolarının ABD hükümeti tarafından yıllar öncesinden yapılmaya başlanmasına' kadar öyle 'acayip' ithamlar var ki film içinde, masum olmadığını bildiğimiz ABD hükümeti için bile 'hadi canım!, yok daha neler!' gibi ünlemli cümleler kurdurtmaktadır insana seyrederken. Genelde görgü tanıklarının ve binalardan sağ kurtulmayı başarmış insanların ifadelerinden, ABD hükümetinin önceki yıllarda izlediği politika ve uygulamalarla hükümet yetkililerinin açıklamalarından yola çıkan yönetmen Avery, ABD hükümetine ve olayı araştıran kurullara ağır eleştiriler getirmektedir. Film bu korkunç saldrıyı, uzun yıllar öncesinden hazırlanan ve takip edilen planlı ve programlı bir ABD (hükümeti) eylemi olarak bize sunmakta ve kendince de bunu kanıtlamaktadır (bu aşamada biz de ABD'nin kendi çıkarları için yapmayacağı/ girmeyeceği hareket, eylem, savaş vb. bir plan olmadığını biliyoruz zaten).
Belgesel, yapımcı şirket "Louder than Words"ün tüm yayın haklarından vaz geçmesiyle birlikte internette serbestçe izlenebilmektedir.



İşte belgeselde üzerinde durulan kanıtlar:

  1. 1999'da Kuzey Amerika Hava Savunma Komuta Merkezi (NORAD), bir uçağın kaçırılıp İkiz Kuleler ve Pentagon'a çarpmasıyla ilgili tatbikatlara başladı.
  2. 24 Ekim 2000: Pentagon, ilk egzersizleri MASCAL adıyla yürürlüğe koydu. Boeing 757'nin Pentagon'a çarpması simülasyonu bunlardan biriydi.
  3. Nisan 2001: Usame bin Ladin, Dubai'deki Amerikan Hastanesi'nde CIA'nın bölge şefi tarafından ziyaret edildi.
  4. 24 Temmuz 2001: Dünya Ticaret Merkezi'nin sahibi Larry A. Silverstein, olaydan 6 hafta önce kuleleri 99 yıllığına kiraladı. 3.5 milyar dolarlık sigorta poliçesi terörizmi de kapsıyordu.
  5. 6 Eylül 2001: Bomba koklayıcı köpekler kulelerden çekildi. Güvenlik görevlilerinin vardiyaları 2 hafta boyunca 12 saatin sonunda bitiyordu.
  6. 10 Eylül 2001: Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice, San Francisco Belediye Başkanı Willie Brown'u arayarak ertesi sabah uçmamasını söyledi.
  7. 11 Eylül 2001: Washington, Andrews Hava Üssü'nden üç F-16'yı, Pentagon'dan 15 mil uzaktaki Kuzey Carolina'daki eğitim görevine gönderdi. ABD'yi korumak için 14 uçak kaldı.

GELECEK PROGRAM: EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR/ Ecumenopolis: City Without Limits, İmre Azem, 2011, Türkiye-Almanya, Belgesel


2011 yapımı olmasına rağmen, 4 Mayıs 2012 tarihinde gösterime girecek bir belgesel var karşımızda. Açıkçası birkaç gün öncesine kadar benim de haberim yoktu ve aldığı bunca ödüle rağmen (henüz) çok da bilinen bir eser değil. Aslında neden bir yıldır duymadığımızı bu belgeseli hem trailer hem de fragmanda geçen üç-beş cümleden anlamak mümkün: "Dünya bankası dedi ki bize: Siz en az bir kentinizi ya da iki kentinizi metropolleştireceksiniz." (metropolleştireceksiniz, yani parayı oraya akıtıp heryeri betonarme binalarla çevireceksiniz, yollar ve köprülerle kuşatacaksınız, nüfusunuzun %20'sini bu şehirlere yığacaksınız ve bu nüfusta da arasında uçurumlar olan sınıf farkları yaratacaksınız, en alttaki en üsttekine imrenerek bakacak, en üstteki de en alttakine iğrenerek bakacak), "TOKİ kentleri sınıfsal olarak ayrıştırıyor." (yani TOKİ bir yanda dar gelirli için konut yaparken, bir yanda da yüksek gelirli için yüzme havuzlu, lüks daireler yapacak, ki bunu yapıyorlar zaten). Yapyıkları bir başka şey de yol ve köprüler, çünkü (yine trailer'dan bir alıntıyla) "Bir yere yol götürürseniz o yol oraya yerleşmeyi çağırır." (yerleşmeyi çağırır yani o yol ve köprülerin etrefında düzensiz bir kentleşme/yerleşme oluşmaya başlar). Bilin bakalım bu tanımlar size hangi şehrimizi anımsatacak? Elbette, İstanbul. İstanbul'un neden ve nasıl, hangi amaçlarla düzensizleştirildiğini anlatan bir belgesel Ekümenopolis ve bunu yaparken de sayısız yere dokunuyor. Bu kadar geç gösterime girmesine şaşmamalı, hatta gösterime girebilmesine şaşmalı; am burası Türkiye, o tarihe kadar çok şey değişebilir! Ve herkes bu belgeseli görsün, izlesin ve izletsin diye de, kör gözüne parmağım misali afişini en büyük boydan veriyoruz.



"1980’lerde dünya ekonomisinde yaşanan neoliberal değişim ve buna paralel olarak hız kazanan küreselleşme süreci, bütün dünya kentlerinde köklü bir değişimi beraberinde getirdi. Finans merkezli bu yeni ekonomik yapılanmanın kentsel alanları bir sermaye üretim aracı olarak görmesi sonucu gelişmekte olan ülkelerin kentleri bu süreçten derinlemesine etkilenmekte. Köklü bir planlama geleneğinin zaten olmadığı İstanbul’da, neoliberalizmin insan yerine kentsel rantı ön plana çıkartan yaklaşımı maalesef yöneticilerimiz tarafından şuursuzca uygulandı, herkes bu yağmada kendine bir pay kapma peşine düştü ve sonuçta ortaya insan yaşamını tehdit eden sorunlar yumağıyla debelenen 15 milyonluk bir megakondu çıktı.Özellikle son 10 yılda, Dünya Bankası’nın raporlarında öngördüğü gibi İstanbul’un kimliği sanayi kentinden finans ve hizmet kentine dönüşüyor ve İstanbul diğer dünya kentleri ile bir yarışa soyunuyor. Bu yarış yabancı sermayeyi çekme yarışı. “Yatırım için en karlı kent burası” diye pazarlanıyor İstanbul. Bu “çekicilik” bir yandan sermayenin önünü açmayı, kentsel mekanların inşaasında kamusal yararı gözeten hukuksal denetimleri ortadan kaldırmayı hedeflerken, aynı zamanda buna paralel olarak kentin kullanıcılarında da bir değişimi öngörmekte. Kentin inşaasında ve bir sanayi merkezi olmasında alın teri olan emekçi kesimin, tüketici odaklı yeni finans ve hizmet kentinde yerleri yok. Peki nedir bu insanlar için öngörülen?İşte “kentsel dönüşüm” denen olgu da tam burada devreye giriyor. Yeni kanunlarla eskiden tasavvur bile edilemeyecek yetkilerle donatılan TOKİ ve belediyeler, özel yatırımcılarla işbirliği içinde kentsel toprağı bu yeni “vizyona” doğru dönüştürmeye çabalıyorlar. Arkalarında ellerini kavuşturan uluslararası sermaye, ellerinde paftalar, kafalarında metrekareler, kat emsalleri, mahalleleri yıkıyorlar, gökdelenler dikiyorlar, otoyollar yapıyorlar, alışveriş merkezleri açıyorlar. Peki kime hizmet ediyor bu yeni mekanlar?İstanbul’da gelir dağılımındaki uçurum gitgide mekana da yansıyor, mekansal ayrışmadan besleniyor. Bir tarafta varsıllar kendilerini güvenlikli sitelere, rezidanslara, plazalara kapatırken, diğer yandan kentin çeperlerinde insan deposu olarak tasarlanmış TOKİ konutlarında yeni yoksulluk döngüleri insanları çaresizliğe umutsuzluğa sürüklüyor. Peki gelecek kuşaklara bırakılan bu toplumsal mirasın sorumlusu kim?Her yapılan otoyolun giderek kendi trafiğini yarattığı bilimsel gerçeğini görmezden gelerek yapılan tünellere, kavşaklara, viyadüklere milyarlarca lira çarçur edilirken, İstanbul 2010’da hala tek hatlı, topu topu 8 duraklı bir metro “ağı” ile yetinmek zorunda kalıyor. Toplu ulaşıma ve raylı ve alternatif ulaşım sistemlerine yeteri kadar kaynak ayrılmadığından, insanlar saatlerce trafikte eziyet çekiyor, milyarlarca liralık “zaman” egzoz dumanında uçup gidiyor. Peki yöneticilerimiz çözüm için ne yapıyorlar? Evet bildiniz: daha çok yol!15 milyonluk bu kentte her şey o kadar hızlı değişiyor ki, plan yapmak için kentin bir fotoğrafını çekmek dahi mümkün olmuyor. Planlar daha yapılırken eskiyor. Tam bir kronik plansızlık hali. Bütün bunlar olurken nüfus artmaya devam ediyor, ve kent gelişigüzel bir şekilde yayılıp batıda Tekirdağ’a doğuda Kocaeli’ne dayanıyor. Peki İstanbul’un gerçekten bir planı var mı?1980’de ilk metropolitan ölçekli İstanbul planı yapıldı. Plan raporunda kentin coğrafyasının en fazla 5 milyon nüfusu kaldırabileceği yazıyor. O zaman nüfus 3.5 milyon. Bugün İstanbul’un nüfusu 15 milyon. 15 sene sonra 23 milyon olacak. Yani coğrafyasının kaldırabileceğinin neredeyse 5 katı. İstanbul bugün Bolu’dan su çekiyor, öteki taraftan bütün Trakya’nın suyunu çekiyor. Kuzey ormanları gözle görünür bir şekilde tahrip olurken, 3. köprü projesi İstanbul’un kalan orman ve su havzalarını tehdit ediyor. İki yakayı birleştiren köprüler, yarattıkları rant alanları ile kentlileri birbirinden koparıyor. Peki ya İstanbullular olarak biz bu yağmaya karşı ne yapıyoruz? Kentler toplumun aynası ise, İstanbul’a bakarak kendi toplumumuz için ne diyebiliriz? Gelecek nesillere nasıl bir İstanbul bırakacağız?Ekolojik eşikler aşılmış. Ekonomik eşikler aşılmış. Nüfus eşikleri aşılmış. Sosyal ahenk bozulmuş. İşte neoliberal kentleşmenin fotoğrafı: Ekümenopolis. Ekümenopolis İstanbul’a bütüncül bir yaklaşımı amaçlıyor, değişim kadar, değişimin altındaki dinamikleri de sorguluyor. Bizi yıkılmış gecekondu mahallelerinden gökdelenlerin tepelerine, Marmaray’ın derinliklerinden 3. köprünün güzergahına, gayrimenkul yatırımcılarından kentsel muhalefete, bu uçsuz bucaksız kentte uzun bir yolculuğa çıkartıyor. Uzmanlar, akademisyenler, yazarlar, mahalleliler, yatırımcılar, kentliler ile konuşacak, kente makro ölçekte bir bakışı grafiklerle izleyeceksiniz. Belki de yaşadığınız İstanbul’u yeniden keşfedeceksiniz ve umarız ki değişime seyirci kalmayacak, onu sorgulayacaksınız. Sonuçta demokrasi bunu gerektirir."

BARAKA, Ron Fricke, 1992, ABD, Belgesel

Baraka, dünyanın geçmişine ve geleceğine; onun bize yaptıklarına karşılık bizim ona yaptıklarımıza; içinde yaşadığımız sistemlerin bizi neye dönüştürdüğüne dair yapılan şiirsel bir yolculuk, görsel bir şölen ve bir müzik ziyafetidir. Bunca tezatlıkla, bunca benzerlikle yaşadığımız dünyanın, yaşamlarımızın aslında yeryüzünün bir şiiri olduğunu bize göstermektedir. En ilkel kabileden, en modern(!) topluma kadar yaşamlarımızı sorgulayan bu belgesel, aslında kimin daha ilkel olduğunu ya da daha anlamlı bir hayat yaşadığını bize göstermektedir. Özellikle yürüyen merdivenlerde metro istasyonlarına girip-çıkan, metroya binen-inen insanları gösterdiği sahne mükemmeldir, çünkü bunun ardından hemen bir tavuk çiftliğini gösterir (fragmanda da bu sahneyi göstermektedir), ki oradaki sahneyi de görünce aslında hepimizin yaşamlarımızda birer tavuktan farksız olduğumuzu görürüz. Ve daha nice ayrıntı vardır Baraka’da dünyaya dair, yeryüzüne dair bizim günlük yaşamlarımızda göremediğimiz.
Ve aslında yeryüzüne, dünyaya tercüman olmaktadır bu belgesel; anlamadığımız, anlayamadığımız bu dünyayı anlatmaktadır bize. Çünkü etme bulma dünyası dediğimiz dünyamız “Ne ettim, ne buldum!” demektedir bize, hakkını veremediğimiz dünyamız hakkını aramaktadır artık…


 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger