Latest Movie :
Recent Movies
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sinema Yazıları: Kapitalizm'in Sinema Salonları veya Sinema Salonları Kapitalist Bir Araç Olabilir Mi?

Ankaralılar bilir, çok değil bundan 22 yıl önce (bu benim üniversite öğrenciliğim zamanlarıma denk gelir) Ankara’nın en popüler sinema salonları arasında Metropol, Ankapol, Akün, Kızılırmak Sinemaları başta gelirdi. Bunlar bildiğiniz anlamda, yaşı 20 civarında olanların “bildiğiniz anlamda sinema salonları” lafından başka şey anlayacağı kesindir bu noktada çünkü onların zihnindeki sinema salonu kavramı kapitalizm tarafından yaratılan bir kavramdır, bir tek büyük salonu olan 300-400 kişilik salonlardı. Her hafta bir film oynar ve gene Cuma günleri film değişirdi. Sonra tekrar bir hafta aynı film gösterilirdi. Ancak şahlanan kapitalizm ve kapitalizmin başka bir yayılım aracı olarak Amerikan sinema sektörü Hollywood’un ürettiği filmlerin de sayısal olarak şahlanmasıyla beraber, kapitalizmin yayılmaya başladığı ülkelerde de “haftada bir film oynatma” politikası değişti. Tabii bunun için önce sinema salonlarının değişmesi gerekiyordu. Her hafta daha çok film oynatabilmek/ pazarlayabilmek için, daha çok sinema salonuna ihtiyaç vardı. Bunun üzerine önce Ankara’nın Metropol ve Ankapol gibi büyük ve tek salonlu sinemalarında olduğu gibi, o 500 kişilik salonlardan 100’er kişilik 5 salon çıkarıldı; hatta “cep sineması” adı altında bizim evdeki LCD’den biraz daha hallice perdelerin bulunduğu 50 kişilik salonlar bile yapıldı. Öyle ki bu salonlarda kolonların arkasına bile koltuk konup satışı yapıldı. Ardından özellikle yeni açılacak sinema salonlarının, Metropol, Ankapol, Kızılırmak, İstanbul’da da geçenlerde yıkılan Emek Sineması’nda olduğu gibi tek bir sinema binası olması yerine, bunların AVM’ler yani alış veriş merkezleri içerisinde yer alması sağlandı. Böylece sinemaya film izlemeye giden seyirciler, sinemadan önce veya sonra AVM’deki mağazalardan, marketten alış veriş yapmaya yani daha fazla para harcamaya yönlendirilmiş oldu. Hatta filmden önce sinemanın fuayesindeki büfeden patlamış mısır veya içecek vs. almak isterseniz, bu size dışarıdakinden 2 kat daha fazla fiyata satılacaktır. Bu da haftada bir veya hatta ayda bir sinema salonuna giden seyirciyi sömürmenin bir başka yöntemidir…
Ardından "teknolojik birer gelişme olarak" Dolby Digital ses kaydıyla ekranda gördüğümüz görüntülerin sesleri bangır bangır beynimizin içine sokulmaya başladı; elbette bu ses sistemi bizi gerçek dünyadan koparmanın ilk adımıydı. Tıpkı yolda yürürken kulaklıkla MP3 -o da artık cep telefonuna eklendi- dinleyen bir insanın etrafındaki diğer seslerden kendini soyutlayarak, onlara karşı kayıtsızlaşması gibi bir etki yapıyordu bu ses sistemi sinemaya gelen seyircide. Ardından 3D ve IMAX gibi teknolojiler eklendi sinemaya ve böylece seyircinin bu teknolojilerle birlikte sayısı daha da artan fantastik filmlerin dünyasına "neredeyse içindeymişçesine" girmesi sağlanıp 2 bazan 3 saat boyunca gerçeklikten iyice koparılmaya başlandı. Elbette bu durum seyirci üzerinde bir uyuşturucu etkisi yapmaya başladı ve gerçek dünyadan sıkıldığını, baskısı altında ezildiğini hissetmeye başladığı an bununla savaşmak yerine sinemaya giderek kendisini başka bir dünyaya atıp, 120 dakika da olsa gerçeklikten kaçıp kurtulmayı tercih etti. İşte bu tür sinema seyircisi Gezi olayları sırasında da devrim yapmak yerine elinde şarap şişesiyle poz vermeyi seçti ve Gezi gündelik yaşantımızın içindeki fantastik bir an olarak yaşandı ve yer etti zihnimizde.
Bu açıdan bakıldığında sinema salonları aslında bir anlamda "Platon'un mağara kuramı"ndaki gibi işlev görürler. Duvara yansıtılan hareketli resimlerle bize yeni bir gerçeklik yansıtılır; öyle ki bu gerçeklikte bir kötü adam olarak Erol Taş'tan öldüresiye nefret ederiz veya kahramanımız başroldeki genç kadını kurtarınca salonu alkış ve ıslığa boğarız, keza kahraman filmin sonunda ölünce gözyaşlarımızı tutamayız. Eğer bir insanı, Platon'un mağara kuramındakine benzer şekilde, doğduğu andan itibaren sürekli bir filmin oynadığı sinema salonunda tutarsanız seyrettikleri onun tek gerçekliği olacaktır. İşte 3D ve IMAX teknolojileri bu duygusal etkileşimi bir kaç basamak daha öteye taşıyarak, sanki biz o film içine ve o sinema salonunda doğmuşuz gibi, artık bizim o duvara yansıyan görüntünün bir parçası olmamızı veya öyle hissetmemizi sağlamışlardır. Tabii bunların hepsi bizim daha iyi film seyretmemiz için değil, kapitalizmin daha çok kazanması için yapılmaktadır.
Ayrıca yukarıda andığım Ankara’daki sinema salonları içerisinde sadece Akün Sineması bu teslimiyete karşı çıkmış, ancak diğer çok salonlu, 3D'li sinemaların kazancı karşısında ayakta duramayarak bir tiyatro sahnesine dönüşmüştür. Bunu da belirtelim dedik...
Öyle anlaşılıyor ki, sinema salonlarımızın şeklini de kapitalizm belirlemekte ve bunu bir sömürü aracı olarak kullanmaktadır…

NOT: Zaman zaman yazı edit edilecektir. Bu ilk kusmadır... Takip etmeye devam ediniz.

ARAYAN BULUR: "V For Vendetta'nın Gerçek Yüzü"

Biliyorsunuz "Arayan Bulur" başlığımız, kişilerin arama motoru Google'da arayıp da Google'un da o kelime için kişiyi bizim blogumuza yönlendirdiği, ama hiçbir şey bulamayıp geri döndüğü kelimeleri bir dahaki aramasında geri dönmesin diye açıklamayı amaçlamaktadır. Daha önce "Gözlük takıp görülen uzaylı filmi" arama cümlesi ile başlattığımız bu başlık, "V For Vendetta'nın Gerçek Yüzü" ile devam ediyor. Zira "V For Vendetta" filmi boyunca maskeyle dolaşan kahramanımız V.'nin gerçek yüzü ya da maskenin altındaki yüzü herkese dert olmuş durumda, Google'da o kadar çok aratılıyor ki şaşarsınız.
"Remember, remember, the fifth of november!"
"V for Vendetta"daki maskeli kahramanımız "V." film boyunca yüzünde bir Guy Fawkes maskesi ile dolaşır ve film boyunca maskeyi yüzünden hiç çıkarmaz. Daha doğrusu film süresince sadece bir kere çıkarır maskeyi, ama onda da gene yüzünü değil maskeyi görürüz. Maske dışında, V'nin başına taktığı bir uzun peruk ve son olarak da kostümünün tamamlayıcısı bir püriten şapkası vardır. Yani başındaki her bölge hiçbir yer görünmeyecek şekilde kapatılmış olur bu şekilde. Aynı şekilde bedeninin başka bir yerinde de tenine dair bir açıklık göremeyiz, ellerinde sürekli hiç çıkmayan bir eldiven vardır. Aslında ellerini bir sahnede kısa bir an görürüz (Evey'e yemek yaptığı ve Evey'nin sessizce arkadan geldiği sahne) ve gördüğümüz kadarıyla tamamen yanık iziyle kaplıdır elleri. Ancak Evey de gördüğü için hemen tekrar giyer eldivenlerini.
Film boyunca V'nin geçmişine ait çok fazla bilgi verilmez bize, V ile ilgili olarak verilen bilgilerin çoğu aslında yaşadığı toplumun da başına gelen ve iktidara yerleşen faşist yönetimin sebep olduğu şeylerdir. Filmin V'nin geçmişiyle ilgili bir geridönüş/flashback sahnesinde faşist iktidarın homoseksüelleri, beyaz ırktan olmayanları, Hıristiyan olmayan ve diğer ezilmişleri topladığı Larkhill'deki kampı görürüz. Burada insanlara işkence edilerek çeşitli ilaç deneylerinde kullanılmaktadırlar (V'nin acıya karşı o insanüstü dayanıklılığının sebebi de buradaki deneylerdir). V de işte bunların arasındadır, kimbilir belki önümüzden sıra sıra geçen insanlardan biridir? Bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey kendisinin 5 numaralı hücrede kaldığıdır; ancak hücresinin kapısında 5 rakamının Latince karşılığı vardır, yani "V". Bir gece Larkhill'de büyük bir yangın çıkar veya çıkartılır(!). Yangın sırasında 5 numaralı hücreden bir adam çıkar, her tarafı/bütün bedeni yanmış, teni erimiştir, ama asla dik duruşunu bozmaz, sanki hiç acı çekmiyor gibidir. İşte bu kişi, tenini kaybetse de tinini küllerinden yeniden doğuran "V"dir... Tıpkı Nazım'ın dizelerinde dediği gibi; "Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa."
"Sen yanmasan? Ben yanmasam? Biz Yanmasak? Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?"
Yani, V'nin görsel olarak, tensel olarak bir yüzü yoktur; yangın sırasında tamamen yanmıştır. Ancak o bunu kendi lehine çevirmiş, intikamın ve toplumun sembolüne dönüşmüştür. Çünkü maskenin altındaki yüzün hiçbir önemi yoktur; onu, sen de ben de takabiliriz. Hatta V'den sonra maskeyi Evey takarak ona bir nevi ölümsüzlük kazandırır. Artık "V" bir kişi değil, ölümsüz bir kavrama dönüşmüştür. Zira Evey'den sonra da onu başka biri takacaktır- filmde değilse bile çizgi romanda böyle (Burada Kızılmaske çizgi romanını hatırlayın. Onun da yüzünü sadece ailesi görebilirdi. Çünkü yerlilerin "Ölümsüz Ruh" dedikleri Kızılmaske yüzlerce yıldır yaşamaktaydı. Ama aslında olan maskenin babadan oğula geçtiğiydi, yüzünü kimse görmediği için hekes onu ölümsüz sanıyordu.).
"V"nin de dediği gibi;
"Bu maskenin altındaki et ve kemiklerden oluşan yüz, benim benliğime ait değil."
"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var, ve fikirler kurşun geçirmez!"
İşte bu da "V" maskesinin ardındaki gerçek oyuncu: Hugo Weaving.

EQUILIBRIUM/ İsyan, Kurt Wimmer, 2002, ABD, Bilim-Kurgu, Dram, Aksiyon


Gösterime girdiği dönemde fazla ilgi görmemiş, hatta yapımcısını da bir hayli zarara uğratmış bir filmdir Equilibrium/ İsyan. Ancak bu tür filmler, kendilerinden sonra çekilmiş ve büyük gişe başarısı sağlamış benzer filmlerin etkisiyle kendilerini gösterebilmekte ve gerçek değerleri ortaya çıkabilmektedir. Özellikle George Orwell'in (ve tabikii Michael Radford'un)1984, Aldous Huxley'in (birkaç defa da hem TV hem de video için çekilen) Brave New World (Cesur Yeni Dünya) ve Ray Bradbury'nin (François Truffaut tarafından da sinemaya aktarılmış) Fahrenheit 451 isimli eserlerine açık göndermelerle dolu olan Equilibrium, kendisinden sonraki evrede de V for Vendetta ile yakın etkileşim içerisindedir. Bilenler bilirler, bütün bu eserlerin ortak özellikleri genellikle hepsinin üçüncü dünya savaşından sonra (veya geniş çaplı bir toplumsal olaydan sonra) totaliter bir rejimin hakim olduğu bir dünyada geçmesi ve halkın/ insanların da çeşitli ilaçlar veya propaganda yoluyla uyutularak sistemin/kurulu düzenin veya dünyanın dışına çıkmalarının (sizin anlayacağınız bir nevi 'koyuna' veya 'robota' dönüştürülerek) engellenmesidir. Yine bu eserlerin filmlerine baktığımızda (Equilibrium da dahil olmak üzere), hepsinde neredeyse siyah-beyaz düzeyinde bir renksizliğin, daha çok gri/koyu veya soğuk tonların hakim olduğunu görmekteyiz. Bu hem mevcut düzenin tek tipliğini, yani totaliterliğini hem de dünyanın renksizliğini, yani duygusuzluğunu vurgulamaktadır. Çünkü insanları tek tipleştirmenin ve onları yaşama/sisteme karşı tepkisizleştirmenin en iyi yolu, verilen ilaçlarla ve baskı propagandasıyla onları duygusuzlaştırmaktır. İlaçlarla insan duygularını kontrol altına alan/ körelten iktidar, uyguladığı baskı propagandasıyla da 'duyguların' yeniden oluşmasına, insanların yeniden 'hissetmesine' engel olmaktadır. Bunun da en iyi yolu, "duygularımızın veya hissettiklerimizin bir dışa vurumu olarak sanatın" tamamen yok edilmesidir. Yukarıda anılan bütün filmlerde, totaliter iktidarın yönettiği toplum içinde sanatın en ufak belirtisi bile yoktur; çünkü o duygularımızı dışa vurur, bizi diğer insanlara anlatır ve bu iktidar/sistem veya her neyse onun için zararlıdır.
Equilibrium'un hikayesi de bu noktada başlamaktadır işte. Üçüncü dünya savaşından sonra dünya totaliter rejimlerin hakim olduğu şehir-devletlerine ayrılmıştır ve hikayenin geçtiği Libria da bunlardan bir tanesidir. Liderliğini, hiçkimseyle muhatap olmayan ve kimseyi de muhatabı saymayan Başrahip'in (Father) yaptığı Tetragrammaton Konsül'ü tarafından yönetilen Libria'da, insanların Prozium (günümüzün Prozac'ını veya Cesur Yeni Dünya'nın soma'sını ne kadar da çok andırıyor) adlı bir ilacı kullanmaları sağlanarak tüm duygusal tepkileri/ duyumsamaları sıfıra indirilmiştir; sözde üçüncü dünya savaşı sırasında ve sonrasında artan şiddet olaylarını yok etmek için geliştirilen bu ilaç, aslında totaliter rejime sadık, baş kaldırmayan, kolay yönetilen, duygusuz robot insanlar yaratmak için kullanılmaktadır. Herhangi bir duygusal tepkimeye yol açacak her türlü sanat eseri (resim, müzik, edebiyat vd.) yasaklanmış, yüzyılların duygusal birikimi olan tüm eserler toplanarak yok edilmiştir. Duyumsamak, duygulanmak, hisetmek ve buna sebep veya aracı olacak herşey suçtur Libria'da. Yine de yeraltında gelişen isyancı bir hareket Tetragrammaton'a karşı halkı uyarmaya çalışmakta ve gizlice, kurtarabildikleri sanat eserlerini insanlara dağıtıp duygularını yeniden kazanmalarını sağlamaya çalışmaktadır. Ancak elbette duygunun, sanatın suç sayıldığı yerde; bu suçu işleyenleri saptayıp cezalandıracak özel bir polis birliği de kurulmuştur. Grammaton Rahipleri adını taşıyan bu birliğin rahipleri, tıpkı Fahrenheit 451'in kitapları yakan  itfaiyecileri gibi, buldukları sanat eserlerini "EC-10" (Emotional Content/ Duygusal İçerik) olarak değerlendirip, Mona Lisa bile olsa hiç gözünün yaşına bakmadan yakmakta ve bu suçu işleyenleri de cezalandırmaktadırlar, ki bu ceza genelde ölüm olmaktadır. Libria'da duygusal bir insan olmanın ne kadar ölümcül sonuçları olan ağır bir suç olduğunu varın siz düşün artık. Üstelik bu cezalandırmalarda ortaya çıkacak karşı koymalar için sadece Grammaton Rahipleri'nin kullandığı 'Gun-Kata' denen özel bir dövüş sanatı geliştirilmiştir. Filmin bütün aksiyon sahnelerinde, Matrix'e taş çıkartacak cinste karşımıza çıkan Gun-Kata, rahiplerin tabancalarını kullanarak (bir taşla üç kuş vurmak misali) çeşitli biçimlerde ve karate hareketleri eşliğinde hedefe ateş etmelerini sağlamaktadır. Filmin ana öyküsü, her yurttaşın her sabah içmek zorunda olduğu Prozium şişesini kırması sonucu içmeyi bir gün aksatan Grammaton Rahibi Preston'ın bunun sonucunda 'hissetmeye' başlaması üzerine kuruludur. Karısı da bir 'duygusal suçlu' olduğu için hayatını kaybettikten sonra küçük oğlu ve kızıyla yaşayan Preston'ın duygusal katsayısı, ilacı içmeyi unuttuğu gün gittiği bir görevde karşılaştığı kadın ve onun yarattığı gizli sanatsal odayı görünce iyice artar. Filmin başlarında ortağını da aynı sebeple kaybeden Preston, bu olaydan sonra ilacı almayı tamamen keser ve yeraltındaki isyancı grupla irtibat kurmaya çalışır. Artık tek amacı vardır, Tetragrammaton'u ve Başrahip'i öldürüp, insanların özgürlüklerıni kazanmalarını sağlamak.
Kelime olarak 'denge' anlamına gelen Equilibrium, her ne kadar ona sahip olunca dengesizleşiyormuşuz hissine kapılsak da, aslında tüm dünyamızı dengeleyen unsurun duygularımız olduğunu anlatmaktadır. Asıl dengesizlik, duygularımızı kaybettiğimiz ve artık hissetmemeye başladığımız zaman ortaya çıkmaktadır, çünkü insan duygusal bir canlıdır ve kendi doğanı inkar etmek en büyük dengesizliktir. Aynı zamanda, her ne kadar filmde ilacın adı Prozium olsa da, Equilibrium adındaki -librium (Prozac veya yüzlerce benzeri gibi) bugün kullanılan ve bağımlılık yapabilen, hastayı uyutmadan sakinleştirmeye yarayan bir ilacın adıdır (ve büyük ihtimalle içinde yaşadığımız sistemlerde -gözleri açık ya da kapalı-uyutmak/uyutulmak, denge anlamına geldiğinden olsa gerek, bu isim verilmiştir ilaca).
Sonuçta, geleceğin toplumunun temelleri şimdiden atılmıyor mu?


ARLINGTON ROAD/ Arlington Yolu aka. Korkunç Politika, Mark Pellington, 1999, ABD, Dram, Gizem

Hani bazı filmler vardır filmi arkadaşlarınıza, çevrenize anlatırken sonunu anlatmak istersiniz bir an önce; "Lan sonunda da şöyle oluyordu, çok fenaydı yaa!" demek istersiniz ama diyemezsiniz, anlatamazsınız bir türlü filmin sonunu, hayır, Shyamalanvari şok edici, beklenmedik bir finali olduğu için değil; daha başka, bambaşka, hatta yazılmış bütün film senaryolarında görmeye alıştığımız bazı 'son/final' kurallarını ve klişelerini ters yüz ettiği içindir bu. Böyle bir 'son veya final' anlatılamayacağı, sadece seyirci tarafından görülür/ seyredilir ve yaşanırsa farkının, öneminin (ve güzelliğinin diyeceğiz ama güzelliğinin demeye dilimiz varmıyor) anlaşılabileceği içindir. Film her anında bize biraz daha umut verirken sonuna dair, sonunda bizi düşüreceği umutsuzluğu da zerre kadar açık etmemektedir. Bizim de sonunu söylememekte/ yazmamakta kendimizi zor tuttuğumuz (ki bu kurulan cümlelerden de anlaşılabilir) Arlington Yolu işte böyle bir filmdir. Başından sonuna kadar ince ince işlenen senaryo, kullanılan bütün klişelere rağmen (bir terör saldırısına kurban gitmiş FBI ajanı kadın, bunun acısını yaşayan hafiften sıyırmak üzere olan- veya öyle sanılan- ve üniversitede tarih profeserü olan bir koca, onların küçük çocukları ve yeni taşınan garip komşuları) ulaşılan sonuç itibariyle hepimizi kısa süreli komaya sokmaktadır!
Michael Faraday, üniversitede terörizm üzerine dersler veren bir tarih profesörüdür ve bir süre önce FBI ajanı olan karısını bir saldırıda kaybetmiştir. Biraz da bunun etkisiyle yoğunlaştığı terör konusunda gittikçe paranoyak bir hale gelmektedir ve tam bu aşamada 9 yaşındaki oğluyla (ve arada sırada onlarda kalan sevgilisiyle) beraber yaşadığı banliyödeki evlerinin karşısına yeni bir aile taşınır. Filmin açılışında Michael arabasıyla evine giderken, yolun ortasında kanlar içinde bir çocuğun koşturduğunu görür ve onu alıp acil servise götürür. Her ne kadar bir ailenin kendi çocuklarını böyle bir komploya dahil edemeyeceğini düşünsek de biz, Michael'ın bu hareketi onu büyük bir komplonun(?) içine çekecektir. Karşı eve yeni taşınan komşularının Brady isimli oğlu olan bu yaralı çocuk, daha sonra Michael'ın oğluyla yakın bir arkadaşlık kuracak ve bu vesileyle her iki aile de birbiriyle yakınlaşma fırsatı bulacaktır. Öyle ki bir süre sonra Michael'ın oğlu Grant, komşularının evinden çıkmamaya başlayacak ve babasından göremediği şefkatin yerini, annesini kaybetmenin oluşturduğu boşluğu ve bir kardeşin arkadaşlığını bu komşu ailenin fertleriyle dolduracak, üstelik bu duygusal bağlılığın derecesi de gittikçe artacaktır. Biraz bunun, biraz da karısını bir terör saldırısına kurban vermenin etkisiyle iyice paranoyaklaşan Michael, bir gece misafirliğe gittiği komşusunun çalışma masasında bir takım mimari planlar görür; her ne kadar komşusu Oliver bunun üzerinde çalıştığı bir alışveriş merkezi olduğunu söyleyip hemen planları kaldırsa da, Michael ona inanmaz. Bu planların, içinde ofisler olan bir binaya ait olduğunu düşünen Michael, Oliver'ın bunun bir 'alışveriş merkezi' olduğunu söylemesinden şüphelenerek onun hakkında araştırma yapmaya başlar. Bu arada Michael'ın derslerinde FBI binalarına düzenlenen terörist saldırıları inceleyip, bunlar hakkında yorumlar yaptığını da hatırlatmakta da fayda var. Dışardan bakınca mükemmel bir aile görüntüsü veren ve kendi oğlunu da aralarına almayı başaran yeni komşuları hakkında araştırma yaptıkça şüpheli sonuçlara ulaşan Michael, onların bir terörist gruba dahil olduklarını ve yeni bir eylem hazırlığı içinde olduklarını düşünmeye başlar. Ancak Michael'ın bu düşüncesi bize öyle yansıtılır ve ulaştığı sonuçlara komşuları öyle açıklamalar getirir ki, sadece biz değil başta karısının eski ortağı olmak üzere FBI'da çalışan arkadaşları ve dostları da Michael'ın yavaş yavaş paranoyanın esiri olmaya başladığını düşünürler.
Aslında basit bir konusu olmasına ve son model teknolojik efektler olmamasına rağmen başından sonuna kadar merak ve umutla kendisini izlettiren bir film Arlington Yolu. Her ne kadar finale doğru 'kimin, ne olduğu' anlaşılsa da, bu sefer de insanın aklına 'Eee, şimdi ne olacak da herşey düzelecek?' diye bir kurt düşürmekte ve finalinde de, tabiri caizse, o kurtu bize yutturmaktadır.
Filmin tanıtım cümlesinde de dendiği gibi, "Bu mükemmel hayat, mükemmel arkadaşlıklar, mükemmel düzen, bu mükemmel yer hep bir sırrı saklamak içindir.".


LOS CRONOCRIMENES, aka Timecrimes/ Suç Zamanı, Nacho Vigalondo, 2007, İspanya, Dram, Bilim-Kurgu

İlk olarak bu film hakkında heryerde (heryerde= internette) rahatça bulabileceğiniz konusuna değinmekte fayda var, çünkü heryerde yazan cümleler veya konu özeti  aynıdır. "Karısıyla birlikte yeni bir eve taşınmış, sıradan bir adam olan Hector, bir gün elinde dürbünü evinin karşısındaki ormanı gözetlerken ağaçların arasında çıplak bir kız görür. Bir kaya üzerine uzanmış olan bu kızı bulmaya gitmeye karar verir, ama oraya gittiğinde yüzü bandajlı bir adamın saldırısına uğrar ve adam Hector'u bir makasla omzundan yaralar...". İşte bundan sonrasını anlatmak biraz güç, çünkü hem filme dair ciddi ipuçları içerir hem de senaryonun işleyişini açık eder; (fakat illa da merak ediyorsanız devamını okuyun) kendini yaralayan adamdan kaçmaya başlayan Hector laboratuar benzeri bir mekana sığınır ve mekanda bulduğu bir telsizle iletişim kurduğu başka bir adamın yönlendirmesiyle de adam onu kendi bulunduğu binaya getirir. Burada onu, peşindeki bandajlı adamdan saklamak için ve biraz da zorla garip bir makinanın içine sokar adam ve kapağını kapatır. Hemen ardından da Hector makinadan çıkar; ama hem onu oraya sokan adam ona bir garip bakmaktadır artık, hem de girerken karanlık olan gökyüzü makinadan çıktığında aydınlanmıştır artık! Aslında Hector'un içine girdiği makina bir zaman makinasıdır ve onu 'diğeri'nden saklamak için oraya sokan adam, o girdikten sonra makinayı 'tekrar' çalıştırmıştır. Çünkü daha sonra anlayacağımız gibi, bu da Hector'un makinaya ilk girişi veya saklanışı değildir ve sonuncusu da olmayacaktır. Bundan sonrasını özetlemek için şöyle diyebiliriz aslında; hani Alfred Hitchcock filmlerinin bir özelliği ve düsturu vardır, "Eğer filmde bir sahnede bir silah (vb. şeyler de olabilir) görünüyorsa o silah ilerleyen sahnelerde mutlaka ateş alır/ kullanılır.". Bu filmi de seyrederken çok dikkat edin, eğer herhangi birşey oluyorsa filmde (araba kazası, yol kenarına devrilmiş bisiklet, cevapsız aramalar, ölü kız vs.) ve gözünüze biryerlerde birşeyler takılıyorsa (makas, açık telefon, kolye vs.) sorumlusu aslında sadece bir kişidir: Hector! Hatta, derler ya yırtık dondan çıkar gibi diye, en ummadığınız anda en ummadığınız yerde bile karşınıza çıkabilir, ama siz filmi seyrederken bunun farkına ancak bir sonraki sahnede varıyorsunuz ve ağzınızdan "Aaaa, bu da o'ymuş!" şeklinde bir şaşkınlık taşkınlığı çıkabiliyor. Genelde 'zamanda yolculuk' filmlerinin bir kuralı olan 'Kelebek Etkisi', "yani geçmişe gidip dedeni öldürürsen sen de yok olursun" kuralının aksine; her seferinde 1 saat öncesine giden Hector, beceriksiz bir şekilde kendini öldürüp 'geçmişteki kendisinin' yerine geçmeye ve herşeyi yoluna koymaya çalıştıkça, olaylar da iyice sarpa sarmaktadır filmde, bize de adeta "Demek ki 'Kelebek Etkisi'nin de bir hikmeti varmış!" dedirtmektedir. Bu yüzden dikkatle seyredilmesi gereken, hatta belki tekrar tekrar (her Hector için bir kere seyretseniz en az 3-4 defa; 3-4 defa çünkü Hector'ların sayısı da muammadır) seyredilmesi gereken bir film, Timecrimes!
Diğer taraftan tür kategorisindeki 'bilim-kurgu'ya aldanıp, yüksek dijital efektler veya üstün teknolojik oyuncaklar aramayın filmde. Zira en teknolojik alet olarak karşımıza çıkan zaman makinası bile neredeyse bir oda büyüklüğündeki içi su dolu bir tanktan ibarettir. Oyuncular ve oyunculuklar dahil her haliyle düşük bütçeli bir yapım olduğunu belli etmesine rağmen, bize sunduğu senaryodaki akıl oyunları insanı fazlasıyla düşündürmekte hatta yormaktadır. Bu haliyle film, filmlerinin sonunda mutlaka bir 'twist/ ters köşe yaptıran final' görmeye alıştığımız Shyamalan'ın 'Sudaki Kız' filmini anımsatmaktadır. Timecrimes da onun gibi sadece finalde değil, senaryonun her anında seyirciyi şaşırtmayı amaçlamakta ve bunu 'Sudaki Kız'dan kat be kat daha iyi yapmaktadır. Bu nedenle, genelde senaryosu 'daha iyi bir finali hak eden senaryo' olarak yorumlansa da sosyal medyada, bu yorumları yaparken Timescrimes'ın senaryosunun sonuç değil süreç odaklı olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor.


BLACK/ Siyah, Sanjay Leela Bhansali, 2005, Hindistan, Dram

'Black' yani Siyah nedir? Sadece bir renk mi yoksa aklımızda, ruhumuzda çağrıştırdığı veya yarattığı o karanlık, o boşluk mu? O boşluğu, o karanlığı nasıl ve neyle doldurur insan; sanıyoruz ki sadece beş duyumuz ve duygularımızla dolarsa anlam kazanır o boşluk, veya aydınlanıverir o karanlık. Peki ya onlar yoksa? Onların yokluğu mudur karanlık, bunu mu tanımlar Siyah/Black? Bu film aslında beş duyuya ve sahip olan biz insanların o karanlığı veya boşluğu anlamlandırmakta bütün duyu ve duygularımızla ne kadar yetersiz olduğumuzu anlatmaktadır işte!

Hindistan'da yaşayan ve Hindistan'da yaşayan her Anglo-Hint aile gibi iyi durumda olan bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen Michelle McNally, bebekken geçirdiği bir hastalık sonucu görme ve duyma yetilerini tamamen kaybetmiştir ve duyamadığı için konuşamaz da. Üstelik bütün bu yitik duyular onda duygusal olarak da bir yıkıma sebep olmuş ve çok sinirli, saldırgan, etrafıyla iletişim kuramayan ve kurmayı da reddeden bir genç kıza dönüştürmüştür onu zamanla. Ailesinin ve ona yardımcı olmak üzere tuttukları birkaç öğretmenin de hiç yardımcı olmadıkları Michelle, sadece kendi karanlığına ve sessizliğine değil anne-babasının karanlığına da hapsolmuş durumdadır. İşte bu aşamada ailesi, hem onu hem de kendilerini bu karanlıktan çıkaracak, konusunda uzman ama farklı yöntemlere sahip yeni bir öğretmen tutarlar kızları için. Ve bu inanılmaz öğretmen daha geldiği ilk günden itibaren farklılığını ortaya koyarak, bu saldırgan, sinirli ve içine kapanık kıza 'su'yu, 'yağmur'u gösterir ve dinletir. Bu, uzun yıllar hatta ömür boyu sürecek bir dersin başlangıcıdır; öyle ki bu dersi ancak Ölü Ozanlar Derneği'nin dersleri ile karşılaştırabiliriz. Ama ne Michelle McNally, Ölü Ozanlar Derneği'nin bütün duyuları açık öğrencilerine benzer, ne de öğretmeni Debraj Sahai, Ölü Ozanlar Derneği'nin ayrıksı öğretmeni John Keating' e benzer! Debraj Sahai kendi ömrünü bir 'öğrencisine' dönüştürürken, John Keating öğrencilerini kendisine dönüştürür. Kendi ömrünü (ki zaten Michelle'in öğretmenliğine başladığında da yeterince yaşlıdır) Michelle'in görüp duymasına ve bunları dillendirmesine adayan Debraj, karşısına çıkan bütün engellere rağmen onun gören, duyan, konuşan bir insan olmasını sağlar; karanlığının aydınlanmasına ve boşluğunun dolmasına yardımcı olur. Oysa Debraj'ın yaptığı tek şey Michelle'ye 'hissetmesini' öğretmektir; hissettiği şeyleri görmesini, duymasını ve anlatmasını öğretmektir. Belki de bütün duyuları sağlam ve yerinde olan insanların kaybedip de adına '6.his' dediği duyusunu açmaktır ve aslında bu duyunun hiçbir olağanüstülüğü/doğaüstülüğü yoktur; o sadece 'hissetmektir'; yaşamı, dünyayı, insanlığı, doğayı, evreni hissetmektir.
Filmin dili ve anlatımı da bu yöndedir; sanki bir şiiri dinler gibi izlersiniz önünüzde akan görüntüleri. Bir yönetmen değil de sanki bir şairdir filmini izlediğiniz. Michelle'nin iç dünyası ne kadar karanlıksa, filmin dünyası da o derece aydınlıktır, ve bu aydınlıktır onun dünyasını da aydınlatacak olan; önemli olan bu aydınlığı hissetmektir. Filmin sonunda kendi içindeki bu aydınlığı, yavaş yavaş kendi aydınlığını kaybetmeye başlayan öğretmenine 'hissettirmeye' çalışacaktır. Film boyunca nasıl Michelle'in dönüşümünü izlemişsek, filmin sonunda da Debraj'ın dönüşümüne ve karanlığa hapsolmasına şahit oluruz. Artık Debraj bir öğrenciye, Michelle de bir öğretmene dönüşmüştür ve Michelle'in dersi de şimdi başlamaktadır!
Aslında 'Black', öğretmen Anne Sullivan ve kör-sağır-dilsiz öğrencisi Helen Keller'ın gerçek/yaşanmış (yani boş laf değil anlatılanlar) hikayelerinden yola çıkan, 1962 ABD yapımı The Miracle Worker isimli siyah-beyaz filmin bir yeniden çekimi. Ama doğrusu, Black'in orjinal filmden (görselliğini bir kenara koyarsak) çok daha iyi olduğunu söylememiz mümkün. Hep uzakdoğudan çalıp çırpan Amerikalılar'dan görmeye alıştığımız yeniden çevrim, bu sefer tam tersi yönde ve çok daha iyi olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik filmin gerçek bir hikayeyi anlatması da, "hadi canım olur mu?" dememize engel oluyor. Demek içimizde bir yerlerde gerçekten bir "6.his"simiz varmış. Genelde abartılı oyunculukları (mimikler, beden hareketleri) eleştirilen Hintli oyuncuların canlandırmaları da bu filme, tabiri caizse cuk oturmuş. Yoksa kör ve sağır bir kıza dünyayı, yaşamı nasıl anlatırdınız?

Debraj'ın da dediği gibi; “Ona sözcüklerden bir kanat takacağım Bayan Nair, uçmayı öğreteceğim..” Uçmak için kanatlara ihtiyacımız yok!

SEYRETMEK İSTEDİKLERİMİZ: DEATH ON SATURN'S MOON (AKA. Ascension)/ Satürn'de Ölüm, John Krawlzik, 2000, ABD, Bilim-Kurgu, Gerilim


Başlık sizi yanıltmasın, 'Seyretmek İstediklerimiz' derken gelecek programdan veya vizyondayken kaçırıp seyredemediğimiz filmlerden bahsetmiyoruz. Bildiğiniz hem geçmişte hem de şimdi seyretmek istediğimiz, öyle pek de vizyon filmi olmayan ama bir türlü bulamayıp/ulaşamayıp da seyredemediğimiz filmleri kastediyoruz. Bulamamamız da bizim beceriksizliğimizden değil (vardı da biz mi bulamadık!), filmin internet ortamındaki varlığından veya yokluğundan kaynaklanan bir durum. İşte Death On Satürn's Moon (Satürn'de Ölüm) da bu filmlerden bir tanesi. Hakkında sadece konusu ve festivallerde kazandığı ödüllerden başka bir bilgimiz olmayan
Death On Satürn's Moon, en çok konusuyla ve fragmanından gördüğümüz kadarıyla klostrofobik-karanlık havasıyla bizi cezbetti. Zaten internette arama yaptığınızda da sadece konusu ve fragmanıyla karşılaşıyorsunuz; filmi seyreden/gören bir allahın kuluna veya onların yaptıkları yorumlara rastlamıyorsunuz (hayır, yorum çince bile olsa razıyız buna! En azından birisi görmüş diyeceğiz.). 'Beyazperde' bile kısaca 'iyi film-güzel film, bulabilirseniz seyredersiniz' türünde bir tanıtım yapmış; ama haliyle onlarda da seyreden yok ki kimse eleştiri yazmamış film hakkında. Festivallerde gösterilip çok beğenildiğini 'bildiğimiz' film hangi ödülleri almış diye baktığımızda da sadece kendi sitesinden bu bilgiye erişebiliyoruz. Doğrusu bunca şeyden sonra insanın içine bir kurt da düşmüyor değil, 'Yoksa hayal mi görüyorum?' veya 'Yoksa bu film yok mu? Hiç çekilmedi mi? Gaipten filmler mi görüyorum? Bütün o habaerler sahte mi?' diye. Yine de, şimdiye kadar bulamasak da aramalarımıza son vermiş değiliz; en azından bundan sonra bu filmi gören/duyan veya ulaşanların bizimle iletişim kuracağına inanıyoruz.
Bir de kısaca sağdan soldan okuduğumuz konusuna değinecek olursak filmin, ki bir türlü seyredemediğimiz için bundan da emin değiliz; Satürn'ün ayı olan Titan’da kurulan bir maden araştırma merkezinin başı olan Barnett bir süre önce üzerinde hiçbir koruyucu giysi olmaksızın atmosfere çıktığı için ölmüştür ve bu olayda bir kötü niyet olup olmadığını anlamak görevi de Hayes’e verilmiştir. Araştırma merkezindeki diğer iki bilim adamıyla görüşen Hayes Titan’ı çevreleyen atmosferde garip bir fırtına gözlemler. Duyduğu garip sesler sanki onu fırtınaya doğru çağırır gibidir. Esrarengiz olayların birbirini takip ettiği Titan’da ölüm tuhaf bir oyun oynuyor gibidir. 


OLD BOY/ İhtiyar Delikanlı, Chan-wook Park, 2003, Güney Kore, Dram, Gizem, Gerilim

İntikam nedir? Bir 'intikam' nasıl alınır? İntikamcı kimdir? Bir intikamın sınırları nedir veya ne olmalıdır; dahası sınırı var mıdır? İntikam almak uğruna ne kadar ileri gidebilirsiniz? Old Boy'u seyretmeden önce, diyelim ki DVD'de seyrediyorsunuz ve DVDPlayer'a koydunuz filmi, geçtiniz TV karşısındaki rahat koltuğunuza ve kumandanın 'play' tuşuna basmak üzeresiniz; işte bu aşamada en az birkaç dakika yukarıda sorduğumuz sorulara kendinizce bir cevap vermeye çalışın, hatta mümkünse (filmden sonra tekrar sorgulamak için cevaplarınızı) bir kenara not edin! Sonra basın 'play' tuşuna ve Oh Dae-Su ile tanışın: Bütün cevaplarınızı alt-üst edecek olan adamla!

Daha filmin başında bir karakolda, sarhoş ve biraz da ipini koparmış bir halde sağa sola saldırırken görürüz Oh Dae-Su'yu. Karakola da aynı sebeple getirilmiştir ve bir kaç saat sonra arkadaşının ödediği kefaletle serbest bırakılır. Ama o gün küçük kızının doğumgünüdür  ve karakoldan çıkar çıkmaz bir telefon kulübesine girerek kızıyla konuşur, sonra telefonu arkadaşına vererek kulübeden çıkar ve... Ve bundan sonra Oh Dae-Su'nun 15 yıl sürecek olan tutsaklığı başlar. Hemen onun peşi sıra telefonu kapatarak kulübeden çıkan arkadaşı, Oh Dae-Su'nun kızına aldığı doğum günü hediyesi olan beyaz kanatlardan başka birşey bulamaz dışarda. Oh Dae-Su ise özel olarak hazırlanmış bir odaya kapatılmıştır ve odada televizyondan başka birşey yoktur. Televizyon sayesinde hem dışarda neler olduğunu takip edebilmekte hem de kapalı kaldığı zamanın farkına varabilmektedir. Bir de arada bir onu ziyarete gelen 'birileri' vardır, ama o bunun farkında değildir, çünkü gelenler üzerinde bir takım hipnotik işler çevirmektedirler. Televizyondan karısının da öldürüldüğünü öğrenen Oh Dae-Su, bunu kendisini oraya kapatanların yaptığını düşündüğünden yavaş yavaş kendini oraya hapsedenlere diş bilemeye ve kaçış yolları aramaya başlar. Kaçış konusunda pek başarılı olamaz ama, intikam alma konusunda ilerleme kaydeder: Çıplak yumruklarıyla duvarlarda antrenman yaparak demir gibi yumruklara sahip olur, ki ilerleyen sahnelerde bir apartman katı dolusu adamın üzerinde bunun ne gibi sonuçları olduğunu da görürüz. Oh Dae-Su yıllarca o odada kapalı tutulduktan sonra birgün, kaçırılmasından tam 15 yıl sonra birdenbire salıverilir. Bundan sonrası, ki filmin büyük bir bölümünü oluşturur, Oh Dae-Su'nun kendisini kaçıranlardan intikam almak için onları arayışının hikayesidir, ama Oh Dae-Su farkında olmasa da onu kaçıranlar bunu istemektedirler zaten. Bu şekliyle Old Boy 'intikam alan-intikam alınan' üzerine kurulu bir film gibi görülebilir, ama aslında bu aşama filmin en sert, şiddet dolu aşamasıdır ve bizi daha da sert, kimine göre iğrenç, kimine göre sapıkça, hatta bütün duygularımızı istismar etmek için özellikle kurgulanmış, insana duvara çarpmış veya Oh Dae-Su'nun yumruklarından birini yemiş hissi veren o 'çarpıcı/sarsıcı/hem rahatsız hem de şok edici' finaline götürecektir.
Finalde, o rahat koltuğumuzda bütün rahatımız kıçımıza kaçmış olarak otururken, intikam alan ve alınan birbirine girecek, hayatta herşeyin 'Game' misali bir oyun veya senaryo olabileceği, hatta yaşadıklarımızın bir kurgu olabileceği ihtimali beynimizi kurcalarken, Oh Dae-Su'nun yapamadığını yapıp dilimizi tutmayı öğreneceğiz.
Aynı zamanda aynı isimli manganın uyarlaması olan Old Boy, artık bilmeyenin/duymayanın kalmadığı Quinten Tarantino'nun çabaları sayesinde Cannes film festivalinde Büyük Ödül'ü almıştır. Yönetmenin intikam üçlemesinin, ki her biri benzer şekilde garip intikam şekilleri içerir, ikinci halkasıdır (merak edenler için diğer iki film “Sympathy for Mr. Vengeance” ve “Sympathy for Lady Vengeance”dır). Replikleriyle de bir çok sitede/forumda karşımıza çıkan Old Boy, beğeneni kadar beğenmeyeni de çok olan bir filmdir; ama unutmamak gerekir ki beğenmeyen kesim finalde karşılaştıkları şokun ahlaki boyutlarından rahatsız oldukları için beğenmezler. Dolayısıyla, eğer bir film bir şekilde izleyenleri rahat koltuklarında bile rahatsız ediyorsa, o iyi bir filmdir!
Son olarak, aslında film boyunca önemli olan, üzerinde düşünmemiz gereken bir tek nokta vardır; Woo-jin Lee'nin Oh Dae-Su'ya dediği gibi: "Asıl soru seni 15 yıl sonra neden serbest bıraktım?"...
Şimdi, bir kenara not ettiğiniz kendi 'intikam' cevaplarınızı yeniden gözden geçirin... Ve cevap verin: 'İntikam almak uğruna ne kadar ileri gidebilirsiniz?'...
Orhan Gencebay'ın da dediği gibi; "Dil yarası, en acı yara imiş...".


DONNIE DARKO, Richard Kelly, 2001, ABD, Bilim-Kurgu, Dram, Gizem

"Kıyametin kopmasına 28 gün 6 saat 42 dakika 12 saniye var." motto'suyla karşılar bizi Donnie Darko. Daha o zamandan başlarız biz "Ne kıyameti?" demeye; öyle ya kıyamet dünyanın, evrenin ya da bilinen bütün zamanların sonu demektir bizim için ve korkutucudur. Oysa filmin bir başka motto'sunda "What would you do if you knew the future?" der yönetmen Richard Kelly, yani "Eğer geleceği bilseydiniz, ne yapardınız?". Aslında bunu şöyle sormak daha mantıklıdır Donnie Darko için; "Eğer geleceğimizi bilseydik en fazla hangi fedakarlığı yapmayı göze alabilirdik?". Bütün film tam da bu soruya cevaptır işte. Karşımızdaki yine farklı bir 'zamanda yolculuk' filmidir. Ama bu sefer gerçekten farklıdır; seveni çok sever, sevmeyeni hiç sevmez, hala seyretmeyeni hala seyretmemiş olmasını övgü kaynağı yapar, seyredip anlamayanı nasıl olup da bu filmi anlamış olan bir diğerini hor görür, anlayanlar ise içine kapanıp hayata küser ve bu liste daha uzar gider! Finalinde, bildiğimiz o bütün klasik zamanda yolculuk filmlerinde gördüğümüz kuralları bir kenara atar film, bu sayede de yukarıdaki listenin oluşmasına sebep olan ve en çarpıcı, beklenmedik, anlaşılmaz vs. sınıflandırmasına girecek olan 'son'u sunar bize. 


Herşey gündelik hayatında uyurgezer ve yarı-şizofren haller sergileyen ergen Donnie'nin (Donald'ın kısaltılmışıdır) bir yol kenarında, bisikletinin yanı başında uyanmasıyla başlar. Uyku sersemi evine dönen Donnie orada görür ki, evine üstelik tam da kendi odasının bulunduğu kısma nereden geldiği belli olmayan (dahası ucunda uçağı olmayan) bir uçak motoru düşmüştür. Ailesinin odasında uyuyor sandığı Donnie, uyurgezerliği sayesinde bu felaketten kurtulmuştur. Yine de, biz başta anlamasak da bu kaza Donnie'nin hayatında büyük değişimlere neden olacak, yarı-şizofren hali yavaş yavaş şizofreniye dönüşerek, kendine adı Frank olan insan boyutlarında bir Tavşan arkadaş edinecek ve ondan kendisine, geleceğine ve yaşadıklarına dair vahiyler almaya başlayacaktır. Hatta filmin en kayda değer diyalogları Tavşan Frank ve Donnie arasında geçecek, kıyametin kopmasına 28 gün 6 saat 42 dakika 12 saniye kaldığını da filmin başlarındaki ilk karşılaşmalarında yine Frank söyleyecektir. Aslında Donnie'nin film boyunca yaşadıkları ve etrafı hakkında keşfettikleri, başından büyük bir kaza geçmiş herkesin hayatını yaşarken karşılaştıkları veya hissettikleriyle aynıdır: Hiç o kazada ölmeniz gerektiğini, ama bir şekilde ölmediğinizi ve aslında yaşamamanız gereken şeyleri yaşadığınızı düşündünüz mü? Çünkü Donnie aşık olmasının yanı sıra etrafındaki kimi insanların hiç de hoş olmayan gerçek yüzlerini görür ve ailesinin yaşayacağı kötü şeylere tanık olur. Bu aşamada hayatını değiştirecek bir diğer karşılaşmayı yaşar Donnie; insanlar tarafından Ecel Nine (Grandma Death) olarak adlandırılan yaşlı ve kaçık Roberta Sparrow ile. Vaktiyle 'Zamanda Yolculuğun Felsefesi' (The Philosophy Of Time Travel) isimli bir kitap yazmış olan Sparrow, bu kitabın ardından aklını kaçırmış bir vaziyete bürünmüş ve hergün 'evinden çıkıp posta kutusuna gidip beklediği bir mektubun gelip gelmediğini kontrol etme' hareketini sürekli tekrarlar olmuştur (ki filmde başta yine bize anlamsız gelen bu hareketin sebebini de görürüz). Sparrow'un kitabını okuyan Donnie, bir süre sonra zamanda portal açmaya başlar. Başta nasıl ve neden kullanacağına dair şüpheleri varken, bir süre sonra (özellikle kıyamet için geri sayım sona yaklaşırken) kararını verir!
Burada özellikle filmdeki 'kıyamet' kavramının üzerinde durmak gerekir. Kıyamet her durumda insanda bir 'son'u çağrıştırmaktadır ve bu genelde dünyanın, evrenin ya da zamanın sonu anlamına gelmektedir. Ama atladığımız birşey var ki, o da 'ölüm'ün de aslında bir çeşit kıyamet olduğu. Daha küçük, daha kişisel veya bireysel bir kıyamet. Filmdeki 'kıyamet' saati de bunu göstermektedir. Aslında bu geri sayım zamanda geri dönüşü sağlayacak portalın açılacağı anı göstermektedir ve bu anda Donnie bir seçim yapmak zorundadır: Ya portala girecek ya da kalacaktır. Portala girerse şimdi yaşadığı zamandan daha farklı ve bilmediği bir gelecek olacak veya portala girmezse de gördüğü iyi-kötü tüm gerçeklerle bu zamanı devam ettirecektir. O ise yaşadığı, gördüğü bunca şeyin bir anlamı olması gerektiğine inanır; zamanı değiştirebileceğine inanır, yaşanan olayların yaşanmaması gerektiğine inanır, birçok yanlışı ve kötülüğü düzeltebileceğine inanır ve 'ölmesi gerektiği o anda ölmeyip yaşadığı takdirde' neler olacağını görüp yaşamıştır aslında. Ve sonunda tüm insanlara kendisinin içinde olmadığı bir geleceği armağan eder. Filmin bir sahnesinde Donnie ve Gretchen arasında geçen bir diyalog aslında bir kahraman olarak Donnie'nin sonsuz yolculuğunu vurgular: Donnie'nin adını öğrenen Gretchen "Donnie Darko! Ne biçim bir isim bu böyle sanki kahraman ismi gibi!" der, Donnie de ona "Sana öyle olmadığımı düşündüren nedir?" cevabını verir. Yaptığı veya yapacağı seçimle insanların kahramanı olmuş veya olacaktır Donnie, ama her kahraman gibi onun da kim olduğu bilinmeyecek, hatta yaptığı seçimden kimsenin haberi bile olmayacaktır. 
2001 yapımı olmasına rağmen Donnie Darko 80'lerin sonunda (tam olrak 1986) geçer ve film olarak da o döneme ve o dönemdeki filmlere bolca gönderme yapar. Öncelikle neredeyse gençlerden müteşekkil kadrosu ile 80'lerin gençlik filmlerini anımsatan bir yapısı vardır; seçilen oyuncular bile o dönemin ünlü çocuk veya genç oyuncularıdır (Drew Barrymore, Patrick Swayze). Sam Raimi'nin kült filmi Evil Dead (Kötü Ruh)'den E.T. ve Şirinler'e kadar birçok 80'ler filminden alıntı veya filmin kendisinden parçalar görürüz. Kullanılan müzikler bile o döneme aittir. Tüm bu özellikleriyle tam bir dönem filmi gibidir Donnie Darko. Biraz Tavşan Frank'ın da etkisiyle korku filmi etiketini de vurur kendisine. 80'lerde özellikle B tipi filmlerde işlenen 'zamanda yolculuk'  konusuyla da Bilim-Kurgu yaftasını alır. Gösterime girmesinden 10 yıl sonra artık psikolojik- şizofren filmler listelerinde yer almaya başladığını da görüyoruz internette. Bu nedenlerle olsa gerek türlerarası bir film olarak tanımlanır Donnie Darko. Bu özelliği yanı sıra senaryosu, diyalogları ve kurgusuyla da yönetmeninin ilk filmi olmasına rağmen 'muhteşem' sıfatını hak eder ve yine aynı sebeplerle sonraki filmlerinde yönetmen Richard Kelly'nin 'Shyamalan Sendromu' (yok öyle birşey ben uydurdum şimdi; yönetmenin ilk filmindeki büyük başarısını sonraki filmlerinde tutturamaması, izleyicinin beklentisini karşılayamaması anlamında) yaşamasına da sebep olur. Belki ilk seferde anlamazsınız filmi (bu normaldir), ama ikinci seferde taşlar yerine oturmaya başlar yavaş yavaş (çünkü artık neyle karşı karşıya olduğunuzu biliyorsunuzdur ve neyi nerede arayacağınızı veya nereye bakacağınızı) ve ancak üçüncü de bir puzzle sahnesi gibi, film tüm sırlarıyla karşınızda duruyordur artık.  Bu noktadan sonra ya çok seversiniz Donnie Darko'yu ya da nefret edersiniz!


Belki Wikipedia'da bulunan bu ayrıntıları paylaşmak filmi anlamanızı daha da kolaylaştıracaktır:

    ONDAN ÖNCE BU VARDI: THE INCREDIBLE HULK/ Hulk, 1978-1982, ABD, Fantastik, Macera


    2003 yılında sinemalarımıza konuk olan çizgi-roman fabrikası Marvel'ın aynı isimli çizgi-roman uyarlaması olan ve yönetmenliğini Ang Lee'nin yaptığı Hulk'un, bundan 30 yıl önce televizyon dizisi olarak yapılmış uyarlaması. Söz konusu olanın bir çizgi-roman uyarlaması ve çizgi-romanlardaki hayalgücünün de ne kadar geniş olduğunu göz önüne alırsak, o dönem için bu tür bir uyarlama gerçekleştirmenin de ne kadar zor olduğunu anlayabiliriz sanırım. 2003 versiyonunda Bruce Banner normal (dijital olmayan!) bir oyuncu tarafından canlandırılırken, Banner'ın değişim geçirmiş hali olan Hulk tamamen dijital bir canlandırma olarak karşımıza çıkıyordu. 1978 yılında yapılan ilk uyarlamanın zamanında ise böyle bir dijital evrim söz konusu değildi henüz ve bu nedenle de en azından Hulk'un yapısına uygun 'dev gibi' birinin Banner'ın diğer benliğini canlandırması gerekiyordu. İlk uyarlamada Bruce Banner'a Bill Bixby hayat verirken, onun Hulk'a dönüşmüş halini de dönemin vücut geliştirme şampiyonu ve Arnold Schwarzenegger gibi defalarca Mr. Universe olmuş, yani bir nevi dev sayılabilecek Lou Ferrigno canlandırıyordu. Biz de Bruce Banner Hulk'a dönüşürken, Bill Bixby'nin içinden bir 'yeşile boyalı ve kırçıl saçlı Lou Ferrigno' çıkışına şahit oluyorduk. Bu arada Lou Ferrigno'nun da en azından o dönemde, şimdiki dijital Hulk'tan bir farkı olmadığını da belirtmekte fayda var. İlk Hulk'un aktiviteleri, şimdiki gibi ve çizgi romanda olduğu gibi kilometrelerce zıplayıp arabaları, helikopterleri bir fıskesiyle duvara çarpmaktan ziyade kırıp dökme üzerine kuruluydu ve Banner Hulk'a dönüşürken yırtılan elbiseleri de sağdan soldan çekiştirilerek yırtılıyordu. Yine de dönemi için, Hulk gibi bir çizgi-romanı uyarlama gayreti gösterdiği için başarılı sayılırdı bu dizi. Seriye gönderme olarak 2003 versiyonunda Ang Lee, Lou Ferrigno'ya da ufak bir güvenlik görevlisi rolü vermişti. Ayrıca yeni gösterime giren 'Avengers'daki Hulk'a da sesiyle can veriyordu Ferrigno.


    MR. NOBODY/ Bay Hiçkimse, Jaco Van Dormael, 2009, Kanada, Belçika, Almanya, Fransa, Dram, Fantastik

    Zamanda yolculuk üzerine kurulu filmleri hepimiz biliriz, buna en iyi örnek Geleceğe Dönüş serisidir. Bunları seyrederken, senaryo ne kadar iyi olursa olsun, filmden sonra hep bir eksiklik hissederiz; hissederiz ama onun ne olduğunu bir türlü bulamayız. Bunun en büyük nedeni bu tür filmlerin öznel yani (zamanda yolculuğu yapan) kahramanın gözünden anlatılıyor olmasıdır. Adam koskoca bir evreni ve zamanı bırakarak geçmişe gider; bu da demektir ki kahraman evrenin bütün zamanını geri alarak, yani bütün doğum ve ölümleri, süpernovaları, evrensel hareketleri vs. ufak bir 'Big Crunch/ Büyük Sıkışma'ya (Big Bang/ Büyük Patlama'nın tam tersi, evrenin daralarak başladığı noktaya dönmesi demektir. Bir çeşit Kıyamet olayı diyebiliriz.) sebep olmaktadır. Ama bu tür filmlerde bu geri dönüş hiç gösterilmez, çünkü imkansız olduğu için seyirciye mantıklı gelmez bu, bir kişiyi geçmişe yollamak daha kolaydır, sadece onun zamanını değiştirmek daha mantıklıdır. Oysa değildir işte, çünkü kahraman geçmişe gittikten sonra aslında geride bıraktığı evren ve zaman işlemeye devam eder. İşlemeyen kahramanın kendi zamanıdır! 


    Mr. Nobody/ Bay Hiçkimse tam da bu konu üzerine kurulu bir filmdir. Ancak sadece bununla sınırlı kalmaz, bunu yaparken bize bir evreni bütün zaman ve varlık boyutlarıyla göstermeye çalışır ve bu nedenle de fiziğin evrenin işleyişini açıklamak için kurduğu/ oluşturduğu bütün teorileri de bize sunar. Film Nemo Nobody isimli kahramanın tanıklığıyla, Güvercinin Batıl İnancı, Sicim Teorisi ve Herşeyin Teorisi, Kelebek Etkisi başta olmak üzere seçimlerimizde, yaşantımızda etkili olan bir çok Quantum Fiziği teorisini açıklamaktadır. 2092 yılında 118 yaşına girmek üzere olan Mr. Nobody hakkında hiçbir kayıt bulunmayan yeryüzünde kalmış son ölümlü insandır ve ölmek üzeredir. İnsanlar oy kullanarak onun ölmesine izin verilmeli midir yoksa yapay yollarla yaşatılmalı mıdır tartışmasını yapmaktadılar. Mr. Nobody ise bir psikologun karşısında yoksa bir gazetecinin mi demeliydim, ona hatırladığı kadarıyla hayatını anlatmaktadır ama hatırladığı herşey birbirine girmiş durumda ve daha küçük bir çocukken tren istasyonunda yapmak zorunda kaldığı 'annesiyle mi gitmeli yoksa babasıyla mı kalmalı' seçimi üzerine kuruludur. Ancak Mr. Nobody'nin de dediği gibi, "Eğer hiçbirini seçmezsek, bütün olasılıklar varlığını sürdürür" ve herbiri yeni bir gerçeklik, zaman ve boyut yaratır. Sicim teorisinde muhtemel bütün olasılıkları barındıran bu boyuta Anerk adı verilmektedir. Kısaca Mr. Nobody, Nemo Nobody'nin bu Anerk'ini anlatmaktadır. Ne var ki seçimlerimizi yaparken kendi irademiz kadar (hatta bundan daha da çok) 'kelebek etkisi' kanunu geçerli olmaktadır ve her seferinde elimizde olmadan yeni olasılıklar ve yeni boyutlar yaratmaktayızdır, fakat biz sadece kendi seçimimizi yaşarız. Diğerlerinden haberimiz bile olmaz! Mr. Nobody ise henüz cennette doğmak üzere sıra beklerken, unutuş melekleri onun üst dudağına dokunarak herşeyi unutmasını sağlamayı unuttukları için (bu dokunuşun bir izi olarak üst dudağımızda çukurluk vardır), herşeyi bilerek doğar. Çünkü doğmadan önce geleceğimize dair herşeyi biliriz (bunu bilmek insana acı vereceği için melekler bu bildiklerimizi bize unuttururlar işte). Bu nedenle de insanlar geçmişi hatırlarken, Mr. Nobody geleceği hatırlar. 117 yaşına geldiğinde artık hatırlayacağı bir şey kalmadığı için, kendisi de kendi hakkında hiçbir şey hatırlamaz. Hatırladıkları sadece bütün seçimlerdir ve kendisi dahil seyirci olarak biz de onun gerçekten hangisini yaşadığını bilemeyiz/ anlayamayız filmin sonuna kadar. 


    Yukarıda andığım ve hiçbir fikriniz olmadığını varsaydığım onca fizik teorisi sizi korkutmasın, filmdeki bazı bölümlerde Fizikçi Nemo Nobody tarafından bu teoriler bir ders ya da belgesel tadında açıklanmakta ve seyircinin de bunlar hakkında bir fikri olması sağlanmaktadır. Zira film dediğim gibi bütün bu teoriler üzerine kuruludur. Film boyunca izlediğimiz Mr. Nobody'nin seçimleri yani farklı hayatlar/zamanlar ve boyutlar arasındaki geçişler, sanırım şimdiye kadar yapılmış ‘en iyi geçişler’ nitelemesini de hak ediyordur. Kelebek Etkisi’nden Donnie Darko’ya, The Jacket’ten Sil Baştan’a ve hatta Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi’ne kadar zaman, paralel evrenler ve gerçeklikler, başka boyutlar üzerine kurulu birçok filmi anımsatan Mr. Nobody, sonunda onların hiçbirinin yapmaya cesaret edemediğini yapıp zamanda yolculuğun ‘evrende’ nasıl gerçekleşeceğini bize gösteren bir film.
    Sonunda, Mr. Nobody’nin baştaki "Eğer hiçbirini seçmezsek, bütün olasılıklar varlığını sürdürür" cümlesine takılan aklımızla; acaba hiçbirini seçmediği için mi bütün olasılıkları yaşamış gibi hatırlıyor diye de sormadan edemiyoruz!

    LOOSE CHANGE Final Cut, Dylan Avery, 2007, ABD, Belgesel


    Final Cut (2007) dışında Second Eition (2006) ve 9/11: An American Coup (2009) alt başlıklarını taşıyan versiyonları da bulunan Loose Change, hepimizin çok iyi bildiği ve defalarca TV ekranlarında çok yakından izlediğimiz bir vahşet ya da büyük bir plan üzerine yoğunlaşarak, olayı bize farklı bir açıdan gösteriyor: 11 Eylül 2001 tarihinde Amerika'daki İkiz Kuleler'e ve Pentagon'a yapılan terörist saldırıları! Artık İkiz Kuleler söz konusu olduğunda ağlanmalarına ve hemen ardından Müslümanlar'ı suçlamalarına alıştığımız Amerikalılar'ın aslında hiç de o kadar masum olmadıklarını (ki bunu biliyorduk zaten) anlatmaya çalışıyor bize bu belgesel. Bizim bildiğimiz birşeyin, onlar tarafında birileri tarafından yapılması da ayrıca önemli yapıyor bu filmi; ama bu 'onlar tarafından biri tarafından yapılması' sırf 'kontrollü bir muhalefet' yaratmak için yapılan bir olay değil. Yani, aslında bildiğiniz sistemin 'tekerine çomak sokma' olayıdır bu filmde seyrettiğimiz görüntüler. Çünkü 'uçaklar İkiz Kuleler'e çarpmadan birkaç saniye önce Kuleler'in bodrumundan gelen patlama sesinden' tutun da 'bu eylemin provolarının ABD hükümeti tarafından yıllar öncesinden yapılmaya başlanmasına' kadar öyle 'acayip' ithamlar var ki film içinde, masum olmadığını bildiğimiz ABD hükümeti için bile 'hadi canım!, yok daha neler!' gibi ünlemli cümleler kurdurtmaktadır insana seyrederken. Genelde görgü tanıklarının ve binalardan sağ kurtulmayı başarmış insanların ifadelerinden, ABD hükümetinin önceki yıllarda izlediği politika ve uygulamalarla hükümet yetkililerinin açıklamalarından yola çıkan yönetmen Avery, ABD hükümetine ve olayı araştıran kurullara ağır eleştiriler getirmektedir. Film bu korkunç saldrıyı, uzun yıllar öncesinden hazırlanan ve takip edilen planlı ve programlı bir ABD (hükümeti) eylemi olarak bize sunmakta ve kendince de bunu kanıtlamaktadır (bu aşamada biz de ABD'nin kendi çıkarları için yapmayacağı/ girmeyeceği hareket, eylem, savaş vb. bir plan olmadığını biliyoruz zaten).
    Belgesel, yapımcı şirket "Louder than Words"ün tüm yayın haklarından vaz geçmesiyle birlikte internette serbestçe izlenebilmektedir.



    İşte belgeselde üzerinde durulan kanıtlar:

    1. 1999'da Kuzey Amerika Hava Savunma Komuta Merkezi (NORAD), bir uçağın kaçırılıp İkiz Kuleler ve Pentagon'a çarpmasıyla ilgili tatbikatlara başladı.
    2. 24 Ekim 2000: Pentagon, ilk egzersizleri MASCAL adıyla yürürlüğe koydu. Boeing 757'nin Pentagon'a çarpması simülasyonu bunlardan biriydi.
    3. Nisan 2001: Usame bin Ladin, Dubai'deki Amerikan Hastanesi'nde CIA'nın bölge şefi tarafından ziyaret edildi.
    4. 24 Temmuz 2001: Dünya Ticaret Merkezi'nin sahibi Larry A. Silverstein, olaydan 6 hafta önce kuleleri 99 yıllığına kiraladı. 3.5 milyar dolarlık sigorta poliçesi terörizmi de kapsıyordu.
    5. 6 Eylül 2001: Bomba koklayıcı köpekler kulelerden çekildi. Güvenlik görevlilerinin vardiyaları 2 hafta boyunca 12 saatin sonunda bitiyordu.
    6. 10 Eylül 2001: Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice, San Francisco Belediye Başkanı Willie Brown'u arayarak ertesi sabah uçmamasını söyledi.
    7. 11 Eylül 2001: Washington, Andrews Hava Üssü'nden üç F-16'yı, Pentagon'dan 15 mil uzaktaki Kuzey Carolina'daki eğitim görevine gönderdi. ABD'yi korumak için 14 uçak kaldı.

    THE LOST BOYS/ Kayıp Gençler, Joel Schumacher, 1987, ABD, Korku-Komedi, Fantastik.


    Yine 2000'lerde yapımcıların ancak geriye kalan kırıntılarını üzerinden nemalanabildikleri bir 80'ler filmi daha. Bugün eğer Alacakaranlık serisi, True Blood veya Vampire Diaries gibi 'vampirli' filmler ve diziler varsa bu kesinlikle The Lost Boys/ Kayıp Gençler sayesindedir. Başrolünde yine döneme uygun olarak genç oyuncuların oynadığı (genç Jason Patric, genç Kiefer Sutherland, genç Corey Haim gibi) filmde, anne-babası boşanan Sam ve Michael anneleriyle birlikte büyükbabalarının Santa Carla'daki evine taşınırlar. Özellikle gençlerin kendilerini eğlenceye, partilerde ve discolarda geçirilen uzun gecelere adadığı bir kent olan Santa Carla'da ilginç bir şekilde gençler ortadan kaybolmaktadır. Sam'in ağabeyi Michael aşık olduğu kız için başını David'in (Kiefer Sutherland) çektiği farklı bir gençlik grubunun içine girer. Ancak Michael'ın bu grup içine girmesiyle birlikte Sam, ağabeyinde ufak(!) değişiklikler sezmeye başlar. Aslında Michael, David'in ona içirdiği bir şeyle (kan) birlikte yavaş yavaş bir vampire dönüşmekte ve içindeki 'kan' arzusuna karşı koymaya çalışsa da başta ailesi olmak üzere çevresi için tehlikeli olmaya başlamaktadır. Sam, çizgiroman dükkanında tanıştığı ve birer korku-çizgiromanı bağımlısı sayılabilecek Edgar ve Alan Frog (ünlü gotik korku yazarı Edgar Allan Poe'ya yapılan açık bir göndermedir aslında bu) kardeşlerle birlikte ağebeyini bu durumdan kurtarmak için ne gerekiyorsa yapmaya çalışacaktır. Kahramanlarımızın vampirleri yok etmek için çizgiromanlardaki bilgilerden yararlanması da, aslında filmin geleneksel vampir mitolojisine bağlı kaldığını (güneş ışığında yanmak, sarımsaktan, haçtan, kutsal sudan korkmak, ev sahibi tarafından eve davet edilen vampirin bütün bunlara karşı bağışıklık kazanması gibi) göstermektedir bize. Bu özelliğiyle film bir 'vampir ansiklopedisi' niteliği taşımaktadır. Ancak, çok değil 7 yıl sonra Anne Rice'ın aynı isimli romanını sinemaya uyarlayan Neil Jordan, "Interview with the Vampire: The Vampire Chronicles" ile bu mitolojiyi ters yüz edecektir. Yine de The Lost Boys hala bütün vampirli film ve dizilerin atası/ağa babası sayılmaktadır.


    THE MONSTER SQUAD/ Canavarlar Takımı, Fred Dekker, 1987, ABD, Korku-Komedi, Macera


    80'lerde oldukça moda olan başrollerini çocukların oynadığı ve bu nedenle aynı zamanda 'aile' filmi olarak da kabul edilen, bir şekilde Steven Spielberg veya Shane Black'in de (yazar, yönetmen ya da yapımcı vs.olarak) içinde bulunduğu korku-komedi türünün en güzel sıfatlarla tanımlanabilecek örneklerinden bir tanesidir Canavarlar Takımı. J. J. Abrams'ın yazıp yönettiği ve geçen sene gösterime giren 'Super 8' de senaryosu, olayın geçtiği zamanı (80'ler) ve oyuncularıyla 80'lerin gerçek korku-komedi filmlerine zamanımızdan bir saygı duruşu niteliği taşımaktadır. Afişindeki "You know who to call when you have ghosts but who do you call when you have monsters?" (Hayaletlerle karşılaştığınızda kimi çağıracağınızı biliyorsunuz, ama canavarlarla karşılaştığınızda kimi çağıracaksınız?) tanıtım yazısından da anlaşılacağı gibi "Canavarlar Takımı" bir yandan da  yine ünlü 80'ler filmi "Ghstbusters/Hayalet Avcıları"na gönderme yapmaktadır; ama elbette her iki takımın uzmanlık alanları farklıdır ve birbirleriyle karşılaştırılamazlar! Filmin adında geçen "canavarlar" aslında hepimizin yakından tanıdığı şahsiyetler: Kont Drakula, Frankenstein, Kurt Adam, Bataklık Canavarı ve Mumya. Dünyayı ele geçirmek isteyen Kont Drakula, etrafına topladığı canavar arkadaşlarıyla birlikte, dünyayı kontrol etmesini sağlayacak tılsımın bulunduğu küçük bir Amerikan(!) kasabasına ayak basar. Ancak burada kendi çapında bir canavar uzmanı olan 12 yaşındaki Sean Crenshaw ve arkadaşlarının kurduğu, Canavarlar Takımı'yla yüzyüze gelirler. 80'lerde çocuk ya da genç olanların mutlaka seyrettikleri ve şimdi yeniden hatırlayacakları filmlerden birisidir Canavarlar Takımı.


     
    Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
    Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
    Template Created by Creating Website Published by Mas Template
    Proudly powered by Blogger