Latest Movie :
Recent Movies
Bilim-Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim-Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BİZDEN HABERLER: "İŞTEOFİLM" Yazılarımız

Bir süre önce faaliyete başlayan işteofilm sinema/film sitesinde bizde yazılarımızla yer alıyoruz. Şimdilik blogdaki yazılarımızın paylaşıldığı sitede, önümüzdeki günlerde de paylaşımlarımız devam edecek. "Hayal Gücümüzün Ötesi Filmler" başlığı altında yayınlanan yazılarımızın ilki Mr. Nobody idi. İkinci olarak ise yine daha önce bu blogda yayınlanmış olan "Snowpiercer" başlıklı yazımız paylaşıldı.

SNOWPIERCER, Joon-ho Bong, Kuzey Kore, ABD, Fransa, Çek Cumhuriyeti, 2013, Bilim-Kurgu, Macera



BİZDEN HABERLER: Ters Ninja

Kısa bir süre önce, internette faaliyet gösteren seçkin sinema sitelerinden olan ve editörlüğünü (veya genel yayın yönetmenliğini; buna ne ad verilir tam olarak bilemiyoruz) Landlord Ege Görgün'ün yaptığı Ters Ninja'da ilk yazımızla yer aldık. Son dönemde yapılmış en sıradışı zombie filmi Wyrmwood üzerine yazdığımız yazımızı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. Ayrıca Ters Ninja'da yazmamıza vesile olan Ters Ninja, Aydınlık Gazetesi ve bilimum yerde sinema yazarı Ercan Dalkılıç'a da teşekkür ederiz.

WYRMWOOD, Kiah Roache-Turner, Avustralya, 2014, Zombi, Bilim-Kurgu



THE OBJECTIVE/ Zor Görev, Daniel Myrick, ABD, Fas, 2008, Bilim-Kurgu, Gizem

"The Blair Witch Project"in yönetmenlerinden Daniel Myrick'in sonraki filmi The Objevtive/ Zor Görev, bizi Afganistan'ın bilinmeyen bir bölgesine gerçekleştirilen çok gizli bir görevin sırlarıyla karşı karşıya getiriyor. CIA'nın paranormal olaylarla ilgilenen özel bir biriminde (kült TV dizisi X-Files'ı hatırlayın, ki bu filmin de ondan geri kalır yanı yok) görevli olan özel ajan Benjamin Keynes çok gizli bir görevle Afganistan'a gönderilir. Burada özel bir timle buluşacak olan Keynes, sözde Kutsal Dağlar'da saklanmakta olan bölgede sözü geçen bir dini liderle, Afganistan'daki ABD politikalarını deteklediğine dair bir video kayıt yapacaktır. Ancak ekip Kutsal Dağlar'a yaklaştıkça hem ellerindeki elektronik cihazlar çalışmamaya hem de geceleri garip ışıklar ortaya çıkmaya başlar. Bunlara bir de birden bire ortadan kaybolan Taliban saldırıları da eklenince, gizli görevden haberi olmayan ve sadece video kayıt almaya gittiklerini sanan tim elemanları Ajan Keynes'in amacından şüphelenmeye başlarlar.
The Objective/ Zor görev, son darbeyi finalindeki son karede vuran minimalist bir bilim-kurgu. Yani büyük aksiyonların yaşandığı, dijital efeklerin gırla gittiği bir film değil, "bilim-kurgu" türünü görüp de seyredeecekler için önce bunu belirtmekte yarar var (sonra kendileri bunun neresi bilim-kurgu diye parlıyorlar forumlarda, sitelerde; ama bu da bilim-kurgu işte!). Aksine 5-6 kişiyle çekilmiş, dekor olarak Fas dağlarının kullanıldığı, efektlerin neredeyse hiç olmadığı bir film (bu nedenle de minimalist zaten). Ancak film yine de sıkılmadan ve merakla izleniyor baştan sonra kadar. Hatta başta verdiği ipuçları hakkında da biraz bilginiz varsa Ajan Keynes'in aslında nereye ve ne amaçla gittiğini de anlamanız mümkün.
Filmin başlarında, ajan Keynes ve özel tim video kayıtı yapmak için önce dini lider Muhammed Aban'ın evine giderler. Buradayken Aban'ın Taliban'dan saklanmak için Taliban'ın yakınlarına bile gitmekten korktuğu Kutsal Dağlar'a gittiğini öğrenirler. Keynes de Kutsal Dağlar'a gitmeden önce Muhammed Aban'ın evinde ufak bir araştırma yapar ve bu sırada tezgah üzerinde, daha sonra gizlice cebine attığı radyoaktif bir nesne bulur. İki kanadı ve kuyruğuyla modern bir uçağın veya uzay mekiğinin ufak bir modelidir aslında bu nesne. Diğer taraftan filmin kurgusu içinde kullanılan bu nesne aslında tamamen gerçek bir nesnedir ve orjinali Mısır'da Kahire Müzesi'nde bulunmaktadır. İşin ilginç tarafı ise Kuzey Sakkara'daki kazılarda 1898'de bulunan bu nesnenin M.Ö. 200'e tarihleniyor oluşudur; yani bir başka deyişle, bu nesne 2200 yıllıktır. Bu cismin aerodinamiği üzerinde yapılan modern çalışmalar ise, bunun hızı saatte 45-65 mil olan bir kargo uçağının modeli olabileceğini göstermiştir. Ama tabii asıl mesele bu modelin yapıldığı çağda ne bir uçağın ne de onu çalıştıracak bir enerji kaynağının olmadığına inandırılmış olmamızdır bizim... Bu arada araştırmacıların dediğine göre Mısır'da açılan mezarlardan ele geçen buluntulardan Mısırlılar'ın gördükleri her şeyin modelini yaptıkları anlaşılmaktadır.
Filmde görülen uçak modeli.
Mısır'da ve Güney Amerika'da ele geçen orjinal uçak modelleri.
Filmin başındaki bu sahneden sonra, eğer bu örnekler hakkında bir bilginiz varsa anlarsınız ki Keynes uzaylılarla ilgili bir durumun içindedir. Onun asıl amacı özellikle Kutsal Dağlar civarında yoğunlaşan paranormal olayları kayıt etmek ve bunların Güneydoğu Asya mitolojisinde geniş bir yer tutan uçan nesneler Vimanalar olup olmadığını belirlemektir. Özellikle Hint mitolojisinde sıkça karşımıza çıkan Vimanalar üçgen şeklinde ve ortasında ışık saçan uçan nesnelerdir. Filmde de Vimanalar ters üçgen şeklinde (normalde düz üçgen şeklindedirler) ve ortalarından ışık saçar şekilde gösterilmişlerdir. Hatta bu tasvir kimi seyirci yorumlarında, Masonik bir sembol olan "piramit içerisindeki göz" sembolüne benzetilerek subliminal anlamda Siyonizm'in ve Şeytan'ın filmi olarak yorumlanmıştır The Objective. Oysa ki bu sembol kökleri Mısır'a kadar dayanan çok eski bir semboldür ve Horus'un tek gözünü temsil eder. Piramit veya üçgen içerisindeki göz de gökyüzünden bizi seyreden tanrının gözüdür, yorumlarda bahsedildiği gibi Şeytan'ın değil. Bizdeki mavi nazar boncuğu bile buradan gelir; bizi kem gözden koruduğuna inandığımız o boncuk tanrının gözünü tasvir eder (nazar: bakmak, göz atmak).
Filmin son sahnesinde, Ajan Keynes uzay aracından inen canlıların ona temas etmesiyle aydınlanma yaşarken akan görüntülerde Vimanalar'ın görüntüsü de bir çizim şeklinde akar geçer ekrandan ve bu da ters üçgen ve içindeki bir gözden ibarettir. Hemen bunun ardından özel bir hastane odasında uyanan Keynes'in elinde yine Aban'ın evinden aldığı uçak modeli vardır ve onu sıkı sıkı tutar.
Siyonizm'in mi yoksa tanrının aslında bir uzaylı olduğunun mesajı mı?
Aslında The Objective/ Zor Görev'in Siyonizm'in propagandasını yapma gibi bir derdi yoktur, ama çok eski semboller günümüzde ilk anlamlarından farklı olarak algılandıklarından seyirci nezdinde film böyle yorumlanmaktadır. Burada filmin bize asıl bahsetmek istediği şeyse, Roland Emmerich'in ünlü filmi Stargate'de de denmeye çalışıldığı gibi ve Erich von Danikenvari bir şekilde tanrının aslında bir uzaylı olabileceğidir. Çünkü üçgen bir uzay aracı olan Vimana'dır, içindeki gözse insanları gözeten tanrının/uzaylıların gözüdür. Çünkü antik insanların mitolojilerinde tanrılar hep aydınlık bir disk, konik gövdeli bir disk şeklindedir veya tanrıların tepesinde hep bir yıldız parlar. Çünkü antik mitolojilerde tanrılar insanların gözlerine görünmezler, hep bir bulut arkasındadırlar; tıpkı filmdeki Vimana ve uzaylılar'ın da sadece kızılötesi kamerayla görülebilmesi gibi.
Kısaca The Objective/ Zor Görev izledikten sonra bunca zaman neden izlemediğimize pişman olduğumuz, mutlaka seyredilmesi gereken bir film.

                                                      IMDb                      rottentomatoes

Death On Saturn's Moon aka. Ascension/ Satürn'ün Ayında Ölüm, John Krawlzik, ABD, 2000, Bilimkurgu


Daha önce Seyretmek İstediklerimiz başlığında da kısaca değindiğimiz ve varlığından artık ciddi ciddi şüphe etmeye başladığımız bu filmi uzun aramalardan sonra, nihayet bulup izlemeyi başardık.
2057 yılında geçen filmde özel araştırmacı Hayes, Satürn'ün Dünya'dan en uzaktaki ayı Titan'da bulunan bir maden araştırma üssündeki şüpheli bir ölüm veya ortadan kaybolma olayını araştırmak üzere bu üsse gönderilir. Hayes, uzay elbisesi olmadan atmosfere çıkarak ortadan kaybolan (veya ölen) Barnett'in lideri olduğu 3 kişilik araştırma ekibinin geriye kalan diğer iki üyesi Lippert ve Sterner ile bir sorgu kaydı gerçekleştirdikten sonra üste kaybolma olayıyla ilgili inceleme yapmaya başlar ve Lippert'le birlikte Titan'ın atmosferi ve sürekli esen fırtınası üzerine araştırma yapan Barnett'in laboratuvarında yıldız şeklinde garip bir saydam nesne bulur. Ancak yaptığı hiçbir sorgu veya araştırma onu Barnett'e ne olduğu sorusunun cevabına ulaştırmaz. Gerçekten kayıp mı olmuştur yoksa ölmüş müdür? Öldüyse bedeni nerededir?
Üç kişilik bir cast'ı, iki sayfalık bir senaryosu -çok fazla diyalog yok filmde- ve 5 dolarlık bir bütçesi (bir imdb yorumunda böyle diyordu) olmasına rağmen bizce Ascension seyredilmeyi hak edecek kadar merak uyandıran ve yoğun olarak Tarkovski etkisi taşıyan bir film. Bu etki en başta hem klostrofobik ve karanlık atmosferi, hem de Solaris'i hatırlatan senaryosunda açıkça görülebiliyor, zaten sonunda anlıyoruz ki Solaris'in Deniz'i neyse Titan'ın da Fırtına'sı aslında o'dur...

                                                     Resmi Web Sitesi                 IMDb

Yakında: ‪‎Star Wars‬: ‎EpisodeVII‬-‪The Force Awakens‬, J.J. Abrams, ABD, (Aralık) 2015, Bilim-Kurgu

2015'in Aralık ayında gösterime girecek olan Star Wars serisinin 7. bölümü "The Force Awakens"in ilk teaser trailer'ı yayınlandı. Gerçi, "yakında" dediğimize bakmayın neredeyse bir yıl var daha gösterime girmesine ama tadımlık olarak önümüze bu sunulmuş ki, başta ışın kılıcı olmak üzere yeni düzenlemeler bu kısacık videoda da göze çarpıyor... İşte teaser'ıyla son Star Wars bölümü...


Extraterrestrial aka. Visitors/ Yaratık, Colin Minihan, Kanada, 2014, Bilim-kurgu, Macera


Klasik bir teenslasher numarasıyla başlayan filmde, iki erkek üç kız beş arkadaş haftasonunu geçirmek üzere kızlardan birinin babasının bir kasabadaki dağ evine giderler. Aslında bu kasaba filmin açılışında gördüğümüz kadarıyla insan kaybolmalarının yanı sıra çok daha garip olayların yaşandığı bir kasabadır. Gençlerimizin dağ evine gelmesiyle bu garipliğin nedeni anlaşılır, zira dünya dışı yaratıklar dev UFO'larıyla geceleri kasabanın üzerinde dolaşmaktadırlar ve son durakları gençlerin kaldığı dağ evi olur. Burada bir uzaylıyı öldüren gençler, uzaylıları fazlasıyla kızdırırlar ve korkunç olayların başlamasına sebep olurlar. Teenslasher'lardaki Jason, Freddy, Michael Myers gibi seri katillerin (ki onların da uzaylı yaratıklardan bir farkı yok) yerine uzaylıların geçtiği ve gençlerin dünyadışı varlıklarla "Üçüncü Türden Yakınlaşmalar" yaşamalarını anlatan Extraterrestrial'i Spielberg'in E.T.'si izinden giden diğer uzaylı filmlerinden ayıran özelliği, uzaylıların burada pek cana yakın olmamaları elbette. Ama filmdeki bir karakterin açıkladığı gibi, Roswell Olayı'ndan beri ABD ile Uzaylılar arasında bir anlaşma vardır ve buna göre iki tarafta birbirinin yaptıklarına göz yummaktadır. Yani uzaylılar zaman zaman dünyamızı ziyaret ederek belli yerlerden laboratuarları için denekler (insanlar) almakta, buna karşılık ABD'de de oradaki insanların oranın sahibi gibi hareket etmelerine izin vermektedir. Bu anlaşmanın tek bir şartı vardır o da "saldırmama". Dolayısıyla bir uzaylıyı öldüren gençler bu anlaşmayı da bozmuş olurlar ve uzaylıların hiddetini kasabaya çekerler. Sonuçta Shyamalan'ın "Signs/İşaretler"ine benzer şekilde bir kulübede sıkışan gençler, teenslasher geleneği olarak uzaylıların dehşetli tacizlerine maruz kalırken, "Fire In The Sky"daki gibi de UFO'nun içine ışınlanırlar. Bu açıdan filmin son 15 dakikasının çok enterasan gelişmeler ve sürprizler içerdiğini de buraya ekleyelim. Özellikle UFO'nun içindeki sahnelerde UFO'nun içinin çok iyi tasarlandığını görüyoruz. Finaldeki kapanış sahnesi de bir tür itiraf gibi bize aslında yapılan anlaşmanın, ABD'nin yaptığı diğer anlaşmalar gibi, nasıl ahlaksız bir anlaşma olduğunu gösteriyor. 
Farklı bir uzaylı filmi seyretmek istiyorsanız mutlaka seyretmenizi öneririz Extraterrestrial'i... Ayrıca film afişleri ve finale doğru çalan Magnetic Fields'in The Book of Love cover'ıyla da dikkat çekiyor. Yine de filmin en büyük farkını finalde göreceksiniz.

The Signal/ Sinyal, William Eubank, ABD, 2014, Bilimkurgu, Macera


 Önceki filmi "Love/Aşk" ile başta Kubrick klasiği "2001: Space Odyssey/ 2001: Bir Uzay Macerası" olmak üzere bir seri bilim-kurgu klasiği filme saygı duruşu yapan ve bizi "duyguyu keşfetmek isteyen" makinelerin dünyasına götüren William Eubank, son filmi Sinyal'le çıtayı biraz daha yükselterek hem makinelere hem de uzaylılara selam veriyor bu sefer. Yine Aşk'daki gibi sade ve şiirsel bir anlatıma sahip olan film, iki üniversite öğrencisi hacker'ın bir kız arkadaşlarıyla beraber Nomad/Göçmen isimli bir hacker pirinden aldıkları çağrının peşinden gitmelerini anlatıyor. Üniversite birinci sınıf öğrencisi olan Nick ve Jonah bilişim teknolojisinde uzmanlaşmaya çalışmaktadır. Diğer yandan da hackerlık en büyük tutkularıdır. Nick'in kızarkadaşı Hailey, 1 yıllığına başka bir üniversitede okumaya gidecektir. Nick ve Jonah, onu yeni üniversitesine kendileri götürmeye karar verirler. Bunu yaparken de biraz gezme şansları olacaktır. İki kafadarın peşinde olan ve Göçmen lakabını kullanan bir hacker vardır. Ve yolculuk sırasında da onları rahat bırakmamakta kararlıdır. Nick ve Jonah, Göçmen'in yerini nihayet tespit eder. İkili, onu görmek için adeta yanıp tutuşmaktadır. Sonunda Göçmen ile çölde yüzleştiklerindeyse sonuç korkutucu olur. Nick, Jonah ve Hailey, uyandıklarında kendilerini bir tür hapishanede bulurlar. Buraya nasıl geldiklerini ya da neden tutsak olduklarını anlamaya çalışırlarken aslında çok daha büyük bir tablonun parçası olduklarını fark ederler. Film boyunca aşama aşama bu tablo bize de açık edilmesine rağmen asıl sürpriz hem bizi hem de Nick'i finalde beklemektedir. Finalde birden karşımıza çıkan o bir dakikalık sekans bir yandan film boyunca aklımızda yankı bulan sorulara cevap verirken bir yandan da bize 'neden şimdi burada bitti ki' dedirtmektedir. Zaten finaldeki sürpriziyle "Dark City/Gizemli Şehir"in finalini fazlasıyla anımsatan film, anlaşılıyor ki kurduğu uzaylı-makine ilişkisiyle de aslında Dark City'den feyz almaktadır. Dark City'de uzaylıların insanı insan yapan şeyi keşfetmek için kurdukları laboratuar-dünya söz konusuyken, Sinyal'de de bu dünya uzaylı teknolojisinin denendiği bir alana dönüşmüştür. Üstelik her iki filmde de baş kahramanımız finalde -gerçekliği saklayan-  duvarı yıkarak hakikate ermekte ve biz bunu her iki filmde de aynı açıdan görmekteyiz (sürprizi bozmamak için daha fazla detay vermiyoruz). Dolayısıyla nasıl ki "2001: Bir Uzay Macerası"nı seyretmeden "Love/Aşk"ı seyretmek filmi anlamanızı zorlaştıracaksa, "Dark City/ Gizemli Şehir"i seyretmeden de Sinyal'i seyretmek filmin özellikle finalini anlamanızı o kadar zorlaştıracaktır (NOT: Bu bir blogger ukalalığı değildir, her iki filmi de seyrederseniz ne demek istediğimizi daha iyi anlarsınız). Aslında finale kadar filmde ne olduğunu tam anlamakta zorlansanız da, veya hikayenin nasıl bir sona gideceğini çıkaramasanız da finaldeki son sahne herşeyi açıklamaya yetiyor... Yine tıpkı Dark City'deki gibi. 
Love/Aşk gibi sinemasal bağlantılar üzerine kurulu ve en sade şekilde çok şey anlatmayı başaran seyredilmesi gereken bir film Sinyal. 

NOT: Dark City/ Gizemli Şehir ve Sinyal filmlerinin final sahnelerinin ne kadar benzeştiğini görmek için buraya tıklayabilirsiniz. Ama film zevkiniz açısından bunu filmi seyrettikten sonra yapmanızı öneririz...
                                IMDb                             rottentomatoes                          metacritic

LOS ULTIMOS DIAS/ Dünyanın Son Günleri, David Pastor, Àlex Pastor, İspanya, 2013, Bilim-Kurgu, Macera

Bir yanardağ patlamasıyla dünyanın atmosferine yoğun miktarda kül yayılır ve bu küllerle birlikte yeryüzünün derinliklerinden gelen bir virüs de insanlığı kısa sürede etkisi altına alır. Ya da, filmdeki bilim adamlarının birdenbire ve sebepsizce ortaya çıkan ve kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına alan bir "salgın hastalığın" sebebini, çok da bilinçli olmadan, salgınla eş zamanlı olarak gerçekleşen bu yanardağ patlamasına bağlarken yaptıkları açıklama budur. Aslında filmde karşımıza çıkan salgın hastalık bizim birer seyirci olarak çok da yabancısı olmadığımız türde bir salgın. Daha önce "sebepsizce ortaya çıkarak tüm dünyayı etkileyen metafiziksel salgın" örneklerini Shyamalan'ın "Happening/ Mistik Olay" filmiyle başlayıp "Blindness/ Körlük" ve "Fin/ Dünyanın Sonu" ile devam eden süreçte sinemalarda izlemiştik. Happening'de sebepsizce birdenbire delirerek intihar eden insanlar varken, Körlük'de ise birdenbire sebepsizce körleşen insanlar vardı (yalnız bu siyah bir körlük değil beyaz bir körlüktü. Görme yetisini kaybedenler bembeyaz bir boşluk görüyorlardı -gerçi körlerin siyah bir boşluk gördüklerini nereden biliyoruz ki?). Fin/ Dünyanın Sonu'nda da insanlar birdenbire ve sebepsizce ortadan yok oluyorlardı. "Los Ultimos Dias/ Dünyanın Son Günleri"nde ise "Panik" adı verilen hastalığın etkisiyle insanlar birdenbire ve sebepsizce bir "agorafobi"ye kapılıp, evlerinden, işyerlerinden dışarı çıkamaz hale geliyorlar. İnsanlar hastalığa yakalandıklarında neredeyse hayatlarının geri kalanını da orada geçirmek zorunda kalıyorlar. Dışarı çıkmayı denediklerinde ise ölümle sonuçlanan bir panik-atak krizi geçiriyorlar; filmin özellikle bu sahnelerinde panik-atak sahibi seyirciler kriz anlarının ne kadar gerçekçi ifade edildiğini çok iyi anlayacaklardır. İnsanlar gökdelenlerde, iş merkezlerinde, AVM'lerde, metro duraklarında, evlerinde hapi kalmış şekilde yaşamlarını devam ettirirken; iyi organize olmuş gruplar hayatta kalıp su ve yiyecek sıkıntısı çekmezken, organize olamayan gruplar ise açlık ve susuzlukla karşı karşıya kalıp su ve yiyecek için savaşmaktadırlar. Kimi gruplar da hapis kaldıkları binaların bodrumlarından metro tünellerine yeni tüneller açarak, şehir de ve binalar arasında dolaşabilmektedirler.
Yoksa doğa filmler aracılığıyla bize bir mesaj mı vermeye çalışıyor?
Hastalığa yakalandığında iş yerinde olan kahramanımız Marc da bu tünel kazan gruplardan birindedir ve metro tünellerine çıkıp hamile sevgilisine ulaşmayı amaçlamaktadır. Kazdıkları tünel metroyla birleştiğinde yatalak babasının yattığı hastaneye gitmek isteyen ve bir GPS'i olan Enrique ile iş birliği yapar. Film bir yandan onların yer altındaki yolculuklarını, karşılaştıkları yozlaşmış grupları anlatırken, bir yandan da geri dönüşlerle salgın öncesi hayatlarını ve salgının nasıl başladığını anlatmaktadır. Salgının başlarında panik- atağa dayanamayan insanlar tıpkı Happening'de olduğu gibi intihar etmektedirler, hatta arabada olmaları da onları panik-ataktan koruyamamakta ve kaza yapmaktadırlar. Salgının etkisi olan panik-ataktan korunmanın tek yolu tamamen camdan da olsa bir "mekanda" bulunmaktır. Bu da aslında günümüz modern insanın en büyük hastalığıdır: Kendisini camdan da olsa dört duvarla sınırlandırmak, şehirlerini dört duvar oluşturacak şekilde yüksek betonarme gökdelenlerle, binalarla çevirmek ve kendisini doğadan uzaklaştırmak. Film de bunu vurgularcasına hep cam kaplı yüksek binalara odaklanır, ortada doğaya ait bir tek belirti göremezsiniz. Filme hakim olan metalik-mavi renklerde doğanın canlı renkleri adeta soyutlanmıştır. Doğanın canlı renkleri sadece Marc'ın sevgilisini gördüğü hayallerinde karşımıza çıkar. Aslında bu da bize filmdeki salgının sebebini açıklamaktadır. Tıpkı yukarıda kısaca değindiğimiz üç filmdeki gibi, doğa kendisini dışlayan, diktiği yüksek duvarlarla kendisini bir parçası olduğu doğadan soyutlayan insanlıktan intikam almaktadır. "-Ne kaldı Marc?" diye sorar filmin bir sahnesinde Enrique, ve ekler "-Zaten biteli çok olmuştu!". Çünkü insanoğlu uzun süredir doğadan kopuk olarak yaşamaktadır, Enrique ise cebinde sağdan soldan topladığı tohumları taşımaktadır doğaya borcunu ödemek için. Salgının en ilginç noktası ise, salgın henüz dünyayı tamamen etkisi altına almamışken aslında ilkel kabilelerin bu hastalığa karşı bir tür bağışıklıkları olduğunun anlaşılmasıdır. Çünkü bu ilkel kabileler doğaya saygılı, onun hayatlarındaki yerini ve önemini bilen, kendilerini yüksek duvarlarla sınırlandırmayan, doğayla içiçe yaşayan insanlardır; kendisini sürekli bir mekan içerisine yerleştirmeye çalışan ve ancak bir mekanla ve mekanda varolabileceğini sanan modern insanın aksine. Filmin bir sahnesinde Marc ve Enrique sığındıkları kilisede bir ayıyla karşılaşırlar ve onu öldürmek zorunda kalırlar. Bu sırada ayının boynundaki madalyonu görüp kahkaha krizine tutulurlar. Ayının madalyonunda "Zoo Barcelona/Barselona Hayvanat Bahçesi" yazmaktadır; ayı oraya yürüyerek ve serbestçe gelmiştir, kendileri ise şimdi gerçekten bir Barselona Hayvanat Bahçesi olan, beton duvarlar arasında hapistirler. Evet, insanlar dışarıya çıkamasa da hayvanlar özgürce gezmektedirler artık dışarda. 
Finalde hamile sevgilisini bulan Marc'ın karşısında çok büyük bir sorun vardır. Metro tüneli sadece sevgilisinin bulunduğu binanın karşısındaki binaya kadar gelmektedir. Tünelin ötesi tıkanmıştır, tıpkı o anda Marc'ın da tıkandığı gibi. Karşı binaya geçebilmesi için tek seçeneği vardır, dışarı çıkmak... Enrique'nin ona verdiği doğanın yeniden dirilişi ve doğayla yeniden iş birliği yapmak anlamına gelen tohumları da cebine koyan Mark, belki de tohumları taşıdığı için doğanın ona acıması/ bir şans daha vermesi nedeniyle, sonunda karşıya geçmeyi başarır. Yıllar sonra, onları hem çocukları doğmuş hem de bir serada tohumları yetiştirir olarak görürüz. Dünyadaki bütün betonarme binalar doğanın özgürce büyümesi sonucu yeşil dallarla kaplanmış ve adeta doğa tarafından o kötü renkleri ve biçimleri silinmiştir. 
Üstelik yeni doğan çocuklarda artık Panik hastalığının etkileri de görülmemekte ve dışarı çıkabilmektedirler.
Aslında doğa insanlığı formatlamıştır. Anne babaları eski/kötü nesil olarak binalar içinde yok olacakken, onlar korkusuzca dışarda dolaşıp doğayla barışık yeni bir dünya kuracaklardır...
Özellikle ülkemizdeki şartları ve iktidar politikalarını göz önünde bulunduracak olursak mutlaka izlenmesi gereken bir film Dünyanın Son Günleri. Özellikle Mistik Olay, Körlük ve Dünyanın Sonu'nun dahil olduğu kategorinin en iyi filmi olduğunu da belirtelim.
"-Ne yani artık lağımlarda mı yaşayacağız?"
Gözlük ve pencere camları tarafından filtrelenmeden gelecek olan güneş ışınlarına hazır mısın Marc?

YAKINDA: MAD MAX - Fury Road, George Miller, ABD, 2014, Bilim-Kurgu



Mel Gibson'la hem hafızalarımızda, hem de sinema tarihinde kendisine özel bir yer edinen nevi şahsına münhasır post-apokaliptik anti-kahraman Çılgın Max'imiz bu sefer Tom Hardy'nin nezdinde ve oyunculuğuyla yeniden beyazperdeye aktarılıyor. Kadın oyuncu olarak Charlize Theron'un yer aldığı yeni Mad Max filmi önceki versiyonlarını geçer mi bilemeyiz ama Mad Max olması itibariyle zaten oyuna 1-0 önde başlıyor. Henüz fragmanı olmasa da -aşağıda paylaştığımız- bir "sneak-peek" (filmler henüz adam gibi piyasaya çıkmadan önce ona göz atmak: bir nevi tadımlık) videosu ortalarda dolaşıyor. 
Merakla bekliyoruz...

Dört Gözle Beklenenler: Nation Awakes, Umair Nasir Ali, Pakistan, 2016, Süper-Kahraman, Bilim-kurgu


Nation Awakes, yani "Bir millet uyanıyor" gibi bir isme sahip olan bu film Pakistan nezdinde dünyayı kurtaracak olan ve adı da, tıpkı Amerika nezdinde dünyayı kurtaran Kaptan Amerika gibi,  "Pakistan" olan yeni bir süper kahramanın hikayesini anlatıyor veya anlatacak diyelim. Çünkü henüz daha işin çok başında yapımcıları ve senaryosunun da %80'i tamamlanmış durumda. Çok acayip afişlere sahip bu Pakistan filminin hem senaryo yazarı hem de "Pakistan" isimli süper kahramanını canlandıracak kişi olan Aamir Sajjad için yapılan en güzel yorum ise, "Hollywood'un Örümcek Adam ve Batman'i varken, Hindistan'ın Ra.One ve Krish'i varken, O, Pakistan'ı temsil edecek bir süper kahraman yaratmanın gerektiğini düşündü." şeklinde. Henüz senaryosunun yazım aşamasında olan filmin gösterim tarihi olarak 2016 öngörülüyor. Şu an ortalarda sadece 2D animasyon bir fragmanı var ve onda da sadece süper kahraman Pakistan'ın resmini görüyorsunuz.  Aslında hem filmin adından hem de Aamir Sajjad için yapılan yorumdan da anlaşılacağı gibi batının dünyayı kurtarma ve süper kahraman enflasyonuna karşı ve 'Hindistan yapıyorsa biz de yapabiliriz' fikrinden yola çıkarak yaratılmış bir kahraman var karşımızda. Ancak batının tekelinde tuttuğu kimi düşüncelere (süper kahramanlar, dünyayı kurtarmalar vs.) karşı olarak üretilmiş, Doğu'yu yüceltecek her iş gibi bunun da sonuna kadar arkasındayız. Burada tek mesele 2016'ya kadar nasıl bekleyeceğimiz!
Bollywood ve Pakistan bile süper kahraman filmini yaratmışken bizim hala böyle bir kahramanımızın olmaması ilginç. Zira DC Comics bile bir süre önce adı "Janissery/ Yeniçeri" olan, bir elinde ucu kıvrık kılıç, bir elinde Kur'an ve göğsünde de Ay-Yıldız taşıyan bir kadın süper kahraman yaratmıştı. Kaldı ki Türk bir süper kahramana Yeniçeri adının ne kadar çok yakışacağını da bizden daha iyi bilemezlerdi herhalde... Bu arada Pakistan'ın kostümü her ne kadar Green Lantern/Yeşil Fener ve Kaptan Amerika'yı andırsa da gerçekten muhteşem olmuş. Dört gözle bekliyoruz...
Bu da gavur icadı Türk ve kadın süper kahraman Yeniçeri.
Nation Awakes (Resmi Web Sitesi)                 IMDb

PIG, Henry Barrial, ABD, 2011, Gizem, Dram, Bilim-Kurgu


Konusunu anlatmaya nereden başlasak elimizde kalacak şekilde spoiler/sürpriz bozan içereceği için çok kısa özetleyelim istedik. Öncelikle hem afişinden hem de "tagline/tanıtım cümlesi"nden anlayabileceğiniz gibi karşımızda yine insan zihni ve anılarıyla oyun içerisinde olan bir film var. Adı ve kim olduğu dahil olmak üzere geçmişine ait hiç bir şey hatırlamadan, elleri bağlı ve başında da siyah bir çuvalla çölde uyanan isimsiz kahramanımız içinde bulunduğu durumu sorgularken cebinden üzerinde "Manny Elder" yazan ufak bir kağıt parçası çıkar. Bunun adı olabileceğini düşünürken çölün ortasında bayılır. Daha sonra gözlerini açtığında İsabel isimli çocuklu bir kadının evindedir ve kadın onu çölde baygın vaziyette bularak evine getirmiş ve çağırdığı doktora da tedavisi yaptırmıştır. Bir süre Isabel ve oğluyla yaşayan, hatta Isabel'le arasında duygusal bir ilişki oluşan isimsiz kahramanımız, cebinde bulduğu kağıtta yazan ismi araştırarak kendi geçmişini, adını ve kim olduğunu öğrenmek ister. İşte bundan sonrası biraz karışarak devam eder filmin. Çünkü kahramanımız kendini tanımak adına ilerleyip, belirli aşamalara geldikçe tekrar ve tekrar çölde uyanıp aynı şeyleri yaşamaya başlar -ancak burada film bizim zaten izlemiş olduğumuz uyandıktan sonraki her şeyi anlatmadan doğruca kaldığı yere bağlanır; hatta bazen bağlanmadan yarım kalır ve tekrar başa döner-. Hatta filmi seyrederken ekrana dikkat ederseniz, her "çöldeki uyanış" sırasında ekranın sol altında 1.2, 1.3, 1.4 şeklinde kendine gelmenin "versiyonları" yazmaktadır. Önce bu anlamsız gelebilir size ama finaldeki açıklamadan sonra bunun nedenini anlarsınız. 
Dediğimiz gibi daha fazlası her türlü spoilerı/sürpriz bozanı açık edeceği için gerisini izleyin deriz. Film genel olarak yavaş ilerleyen bir film olsa da, uyandırdığı merakla veya sonunda ne olacağı düşüncesi ile kendisini izlettiriyor. Bu nedenle forumlarda karşınıza çıkacak kötü yorumlara aldanıp filmi bir kenara koymayın ve izleyin. İsimsiz kahramanımızın sebep olduğu ailevi bir felaketin etkilerinden kurtulmak için neleri göze aldığını görün ve onun yerinde siz olsaydınız ne yapardınız onu düşünün... 
Ya da böyle bir şey yapar mıydınız? Onu düşünün...

“Sen kimsin? Sana kim olduğunu anlatacağım. Sen yaşın değilsin, geçmişin, etnik kökenin, ten rengin de. Sen mesleğin değilsin, malın mülkün, hobilerin, inançların da. Eğer her şeyi hayatından çıkarabilseydin, çocuklar, aile, her şeyi. Geriye ne kalırdı? Bilincin, özün. Gerçek olan. Bütün diğer şeyler etiketlerindirler ve etiketler hakkındaki gerçek ise doğru olmadıklarıdır. Etiketlerin sen değildir. Öyleyse neden etiketler? Kendimizi acıdan korumak için. Sadece fiziksel acıdan değil, duygusal acıdan da. Peki duygusal acının ana kaynağı nedir? Anılar. Travmatik anılar. Örneğin eğer tacize maruz kalarak büyümüşseniz veya korkunç bir suçun mağduruysanız veya meslek gereği korkunç şeyler yapıyorsanız hep bu anıların davetsiz yansımalarıyla yaşamak zorunda kalırsınız. Anıların yeni bir tasarımcıya kavuştuğu yeni bir çağa giriyoruz. Neuroids bize gerçek bir seçenek sunuyor.

Eğer etrafınızdaki herkes dertlerinden arınmış olsaydı sizce günlük yaşantınız nasıl değişirdi? İnsanlar arasındaki olası ilişkileri ve aleniyeti hayal edebiliyor musunuz? Buradaki iyi niyeti?

Zihni kurtar ki sonunda insanlığı kurtarabilelim.”


THE WORLD'S END/ Dünyanın Sonu, Edgar Wright, İngiltere, 2013, Bilim-Kurgu, Komedi


Basit bir İngiliz komedisi gibi başlıyor The World's End/ Dünya'nın Sonu, basit dediysek hani biz Türk seyircisinin anlayamayacağı türde Benny Hill'vari soğuk espirilerden bahsediyoruz; hatta bu tür espirilerin yoğun olduğu ilk 30 dakika biraz zor geçiyor izleyici için. Ancak o ilk yarıdan sonra senaryonun yazarları  Edgar Wright ve Simon Pegg, beraber ortaya çıkardıkları önceki filmlerinden de aşina olacağınız gibi, öyle bir sıçrama yapıyorlar ki izlediğiniz film önce bir uzaylı istilasına, en sonunda da apokalyptik bir bilim-kurguya dönüşüyor. 
"The World's End/ Dünyanın Sonu", Lisedeyken bir gece, yaşadıkları kasaba Newton Haven'daki 12 barı her barda birer bira içerek bir gecede turlamak anlamına gelen "Altın Tur"u yapmaya kalkışan ancak 9. bardan sonra yarıyolda sızan beş lise arkadaşının 20 yıl sonra bu turu tamamlamak için Newton Haven'a dönmelerini ve bundan sonra yaşadıkları garip ve komik  olayları anlatıyor. The World's End/ Dünyanın Sonu ise altın turdaki barların sonuncusunun adıdır ve oraya ulaşmak aslında kıyameti yaşamakla aynı şeydir, çünkü dünyası küçük Newton Haven'la sınırlı kasaba halkı için orası dünyanın sonudur. Tabii 20 yıl sonra tekrar bir araya gelen, daha doğrusu arkadaşlardan hala lisedeki gibi haylaz, serseri, enerjik, sınır tanımaz kalabilen Gary King'in biraz da zorlamasıyla bir araya gelen 5 kişiden diğer 4'ü tüm o enerjilerini kaybetmiş, şişmanlamış, "büyümüş", iş sahibi olmuş ve kendilerini sağlama almış kişilerdir artık ve çok da gönüllü katılmamışlardır bu tura. Ancak 20 yıl önceki altın tur hezimeti Gary'nin ruhuna işlemiş, hatta onu akıl hastası yapmıştır. Dolayısıyla arkadaşları da onun bu saplantısından kurtulup huzura kavuşmasını sağlamak için bir an önce turu tamamlayıp, kendi güvenlikli hayatlarına dönmek istemektedirler. İlk başlarda her şey normal, çok sıradan gibi görünse de, hatta bu sıradan görünen anlar işte sizi başta biraz sıkabilir ama dayanın, turdaki ilk bir kaç barı gezdikten sonra olaylar tamamen farklı bir boyutta gelişecektir. Girdikleri hiçbir barda o eski, ama artık yaşlanmış barmenlerin kendilerini tanımadıklarını fark eden Gary, bunun sebebini bir kaç bar dolaştıktan sonra anlar ve bir barın tuvaletinde "ruhsuz" görünüşlü Newton Haven'lı bir gençle giriştiği kavgada gencin kafasını dağıtınca, gerçekten de dağıtıyor mecazi anlamda değil, aslında Newton Haven'lı bir çok insanın uzaylı bebeklerle değiştirilmiş olduğunu keşfeder. Bundan sonrası ise 5 arkadaş ve uzaylı kasaba halkı arasındaki The World's End/ Dünyanın Sonuna kadar sürecek bir kovalamacadır. Bu kovalamacada  arkdaşların altın turdan vaz geçtiğini düşünmeyin sakın, çünkü en azından Gary'nin kesinlikle öyle bir fikri yoktur ve Dünyanın Sonu'na kadar gidecektir...
Ne var ki Dünyanın Sonu'na ulaşmayı başaran Gary'i daha büyük bir sürpriz beklemektir; çünkü o bar artık uzaylıların üssüne dönüşmüştür ve hepsi orada onu beklemektedir. Ampul gibi tepesinde ışıldayan uzaylıların lideri de dahildir buna: 

"Galaksideki sayısız gezegende yaptığımız gibi senin tüm potansiyelini ortaya çıkarmak için buradayız. 
Nüfusun küçük bir bölümünü gezegen üzerindeki 2000 civarı noktadan ele geçiriyoruz. Bu da en geniş alana yayılmamızı sağlıyor. Buradan sonra taklitler yaratıp mesajımızı barışçıl yöntemlerle paylaşmaya çalışıyoruz. Amacımız gayet basit. Nüfusu galaktik topluluğumuza katılmaya hazır hale getirmek. Bu metot küçük bir fedakarlık da gerektiriyor. Ama ne kadar az değiştirme işlemi yapmak zorunda kalırsak kendimizi o kadar başarılı sayıyoruz. Tabii gönüllü olarak gelenleri hoş karşılıyoruz. Birleşme için gönüllü olanlara gerekli motivasyonu verecek şeyler sağlıyoruz. Tekrar gençliğe dönmek, ama belirli anıları kaybetmemek gibi. Böyle bir şeyi istemez miydin? Hep istediğin şey değil miydi bu? Sistemimizin güzelliği hepimizin kazanıyor olması. Kaybeden yok.
Biz "Şebeke"yiz. Buraya sizi daha iyi yapmak için geldik. Son 23 yılda, bilgi teknolojilerinin bu derece ilerlemesine hiç şaşırmadın mı? Bağlantı güçlendikçe, dünya giderek küçüldü bu bizim eserimiz. Ve bu sadece bir başlangıç."

İlgintir ki buradaki uzaylılar da kendilerine, Utopia/Ütopya'daki gizli teşkilat gibi, "Network/Şebeke" adını vermişlerdir. Ancak tabii onlar gerçek anlamda bir şebeke, yani iletişim ağıdırlar ve nüfuz ettikleri şehirlerde değiştirdikleri insanlar aracılığıyla bu teknolojinin hızlı bir şekişlde gelişmesini sağlamışlardır. Gerçekten sizce de bunca şeyin son 25 yıl içerisinde gelişim göstermiş olması rastlantı mıdır? Yoksa "Roswell" gibi ABD'nin uzaylılarla ilişkiye geçtiği yerlerin varlığı ve bu teknolojilerde uzaylı parmağı olduğu teorisi gerçek midir? Ancak dünya uzaylı "ampul"ün tanımıyla "kendi kendine zarar verme döngüsüne tekrar tekrar girmiş ve şu anda galaksinin en az gelişmiş gezegeni"dir ve "Galaksi sizin gibi bir gezegen dolusu insana katlanmak zorunda mı?" diye sormaktadır Gary'e. Bu nedenle de dünyadaki insanları galaktik topluluğa hazırlamak için böyle bir girişimde bulunmuşlardır. Ancak, en azından Newton Hevan'daki işbirliğini kabul eden insanların sayısından anlaşıldığı kadarıyla (sayıları üçtür bunların), tüm dünyada bu konuda da başarılı oldukları söylenemez. Bunu finalde daha iyi görürüz, çünkü dünyayı terkeden uzaylılar tüm network'u yani şebekeyi havaya uçurarak dünyayı tarihöncesi çağlara geri döndürürler. Aslında bundan bir kere daha anlıyoruz ki, daha önce Otostopçunun Galaksi Rehberi'nde de karşımıza çıktığı gibi, galaksi söz konusu olduğunda Dünya yok edilmesi kaçınılmaz derecede değersiz ve çok küçük bir parçasıdır evrenin o kadar. Diğer taraftan uzaylıların insanlığı yüceltmek ve yükseltmek için insanlarla birlikte dünya üzerinde kurmaya çalıştıkları -kendilerince- mükemmel sistem, gene insanların "rezillikleri" sayesinde işlememektedir ve bu da neredeyse tüm insanlığı kopyalarıyla değiştirmek zorunda kalmaları anlamına gelmektedir. Tıpkı Matrix'in ilk versiyonunda yaratılan o mükemmel 1990'lar senaryosuna tarlalardaki bedenlerin tepki gösterip birinci versiyonun çökmesine sebep olmaları gibi, mükemmeliyet insanoğluna göre değildir. O benliğinde her türlü iyiliği barındırdığı gibi kötülüğü de barındırır ve doğum ve ölümü yaşamdan ayıramayacağımız gibi, kötüyü ve kötülüğü de insanın varoluşundan ayıramayız. Buna en güzel cevabı Gary verir; "Rezil olmak en temel insan hakkıdır. Bu medeniyet rezaletler üzerine kuruldu!". Ama biz bundan da gurur duyuyoruz. Çünkü bu da bizi insan yapan değerlerden biridir.
Dediğimiz gibi onca Kemal Sunal filminden sonra, Türk seyirciye yabancı gelecek bir espiri anlayışı hakim filmde; bu nedenle filmdeki İngiliz espirilerine biraz Fransız kalabilir Türk halkı! Ancak arada (en azından biz Türk seyirci için) gerçekten de güzel espiriler görmek mümkün. Özellikle 5 arkadaşın Newton Haven'a giderken otomobildeki Üç Silahşörler muhabbeti, Donnie Darko'daki o efsanevi Şirinler muhabbetindekine benzer bir etki yapmaktadır insanın üzerinde.  

"-Geri döndük! Aynı Beş Silahşörler gibi.
- Üç Silahşörler değil miydi o?
- D'Artagnan'ı da sayarsan dört.
-Kimse gerçekte kaç tane olduklarını bilmiyor ki tarih kitapları değişip duruyor.
-Üç Silahşörler’in hayal ürünü olduğunu biliyorsun değil mi? Alexander Dumas yazmıştı.
-Aynısını insanlar bugünlerde İncil için de söylüyor.
-Ne? Alexander Dumas tarafından yazıldığını mı?
- Saçmalama Steven! Onu İsa yazdı!
-Her neyse, beş kulağa çok daha güzel geliyor. Herkesi üç kişiyiz diye kandırmışlardır. Çünkü eğer beş kişilerse iki tanesi ölebilir, geriye yine üç tane kalır!" 

Aslında bu filmdeki espirileri anlayabilmek için biraz da yönetmen Edgar Wright ve Simon Pegg'in ortak işlerini de seyretmiş olmak veya en azından haklarında bir fikir sahibi olmak gerekmektedir. Sonuçta World's End/ Dünyanın Sonu, ikilinin beraber yazdıkları ve yine birinin yönetmen diğerinin de oyuncu olarak yer aldığı Shaun of the Dead/ Yaşayan ölüler'in Şafağı ve Hut Fuzz/ Sıkı Aynasızlar'ın da içinde bulunduğu "The Blood and Ice Cream Trilogy", Kan ve Dondurma Üçlemesi'nin son parçası (her bölümde dondurmalı bir kornet karşımıza çıktığından bu isim verilmiş). Dolayısıyla en azından espirileri anlamak açısından diğer ikisini de seyretmiş olmak, üçüncü filme antremanlı başlamak anlamına gelecektir. Bu yüzden eğer izleyeceğiniz film bir İngiliz filmiyse çeşitli forumlarda okuyacağınız film hakkındaki olumsuz görüşleri çok da dikkate almayın. 
Ve unutmayın bu bir bilim-kurgu olsa da alt tür olarak bir komedi filmi...

                 The World's End        IMDb         Beyazperde        Rotten Tomatoes        Metacritic    

UTOPIA/Ütopya, Dennis Kelly, TV Dizisi (2013-...), İngiltere, Bilim-Kurgu, Gizem, Macera

İngilizler'den kült olmaya aday bir dizi: Ütopya. Diziye adını veren ve dizide de sıkça karşımıza çıkan "Ütopya", "kuruntulu paranoyak bir şizofren olan Mark Dane'nin iki yılını geçirdiği Sherley denen akıl hastanesinde yazıp çizdiği" grafik bir roman. Akıl hastanesinde geçirdiği iki yıldan sonra intihar eden Mark Dane, Ütopya'nın 1985 yılında yayınlanan ilk ve tek sayısındaki çizimlerinde, ancak 1989 yılında tespit edilebilen ve "Deel Sendromu" olarak adlandırılan dejeneratif bir genetik hastalığın izlerini yerleştirmiştir. Bu nedenle Ütopya, "gelecek felaketleri haber veren çizgi roman" olarak ün yaparken Mark Dane de onun gizemli çizeri olarak ün yapmıştır.
"Ütopya Deneyimleri adı. Bilgi için şeytanla anlaşma yapan bir bilim adamı hakkında ve şeytan farklı şekillerde görünüyor. Ama her zaman yarı hayvan, yarı insan bir melez, çoğu zaman bilhassa tavşan."
Ütopya çizgi romanı üzerine tartışmaların yaşandığı, insanların birbiriyle bilgi alışverişinde bulunduğu bir internet forumu olan "Utopia Experiment"te tanışan Bejan, Wilson Wilson, Becky, Grant ve Ian isimli beş kullanıcı, Bejan'ın Ütopya'nın ikinci sayısının taslaklarına sahip olduğunu ve onlara bunu göstermek istediğini söylemesi üzerine buluşmayı kararlaştırırlar. Ancak Bejan buluşmaya gidemez, çünkü o sırada 2. sayının taslaklarının varlığını öğrenen "Network/Şebeke" isimli gizemli ve gizli bir örgütün iki psikopat görünümlü adamı, taslakları almak için evine girdikleri Bejan'ı öldürürler. Ancak bunun kısa bir zaman öncesinde, aslında biraz şüpheci ve içine kapanık 8 yaşındaki bir kişilik olan Grant, ufak bir casusluk hareketiyle Bejan'ın evini bulmuş ve taslakların peşine düşmüştür. Network'un adamları Bejan'ı öldürürken de bu olaya şahit olur ve taslakları alıp oradan kaçar. Her ne kadar Network'un adamları peşine düşse de Grant'ı yakalayamazlar, ama kaçarken geri de bıraktığı bir kan damlası daha sonra onun başını iyice belaya sokacak; hatta bir ilkokulda yaşanan katliam üzerine kalacaktır. Tabii Network'un peşine düştüğü insanlar sadece Grant'la sınırlı kalmayacak, Bejan'ın randevu verdiği diğer üç kişi de ondan nasibini alacaktır. Sonunda bir araya gelen bu dört arkadaş Utopya'nın taslaklarıyla birlikte Network'tan kaçarken, bir yandan da bu yeni sayıdaki gizemi çözmeye çalışacaklardır.
Özellikle dizinin birinci bölümünün en büyük gizemi, dizinin açılışında daha sonra Bejan'ı öldürecek olan iki Network memurunun Bejan'ın taslakları satın aldığı çizgi-roman dükkanına yaptıkları baskında karşımıza çıkar. Satıcıya Ütopya taslaklarını soran Arby (iki memurdan bakışı ve hareketleriyle iyice psikopata bağlamış olanının adı), Bejan'ın bilgilerini aldıktan sonra satıcıya "Where is Jessica Hyde?/ Jessica hyde nerede?" diye sorar, ki daha sonra kendisi bu soruyu bir kaç kişiye daha soracak ve aldığı olumsuz yanıtlar karşısındaki için hiç iyi sonuçlar doğurmayacaktır! Allah'tan dizi Arby'i değil ama bizi fazla merakta bırakmıyor da birinci bölümün sonunda Jessica Hyde'ı karşımıza çıkarıyor. Ancak ufak bir spoiler verelim birinci sezon finaline kadar Jessica Hyde gizemini korumaya devam ediyor ve finalde kendisi dahil, kimsenin ummadığı "biri" oluveriyor...
Genel olarak Ütopya merkezine komplo teorilerini alan bir konuya sahip. Özellikle devletler ve şirketler arsındaki milyar dolarlık ilaç ve aşı anlaşmaları üzerinden hareket eden bir teması var ve farklı dönemlerde dünyayı kasıp kavuran, binlerce insanın ölümüne sebep olan (Çin Gribi, Domuz Gribi vs. gibi) adı "grip"le biten bütün salgın hastalıkların aslında sadece insanlara aşı satmak için laboratuvarlarda üretildiğini, bu hastalıklardan kaynaklı ölümlerin de aslında kimyasallarla yaratıldığını söylüyor. Tabii Ütopya'nın ikinci sayısının taslaklarıyla beraber Network'un daha büyük başka bir planı olduğu açığa çıkıyor: Janus! Yani insanlara iki farklı yolla verilecek bir tür protein ve aminoasitin insanların bedenlerinde birleşerek onları kısırlaştırması. Amaç ise, 7 milyar civarında seyreden dünya üzerindeki insan popülasyonunun artmak bir yana 100 yıl içerisinde 2 milyara düşmesini sağlamak. Böylece dünya üzerinde tükenmekte olan kaynaklar bu sayede insan ihtiyacını karşılayabilir düzeye geleceklerdir. İki farklı yapıtaşının iki farklı yolla alınması da bütün insanların kısırlaşmasını engelleyecektir.Genetiğiyle oynanmış mısırlara yerleştirilen proteinin etkin hale gelmesi için özel olarak üretilmiş aminoasitle birleşmesi gerekmektedir. Aminoasit de hükümet tarafından yaratılan sözde "Rus Gribi" salgınına karşı hazırlanmış olan aşılarla istenen bölgelerdeki insanlara enjekte edilecek ve iki yapıtaşını alan insanların da genetik yapıları değiştirilmiş olacaktır. Tabii şimdi bütün konuyu burada ifşa ettiğimizi düşünebilirsiniz ama, eğer diziyi seyrederseniz bünyesinde barındırdığı ufak sürprizler sayesinde olayın bu kadarla da kalmadığını görürsünüz. Çünkü dizinin senaristleri birinci sezon finalinde bizi tamamıyla ters köşeye yatırıp, hikayenin de yönünü değiştirmektedirler.
Ütopya, ilgi çekici konusu bir yana yönetmenlik açısından da seyredilmesi gereken bir dizi. Her sahne, her kare özenle hazırlanmış bir fotoğraf karesi gibi karşımıza çıkıyor, kameranın her hareketi bizi varlığı üzerinde tartışabileceğimiz bir acayip açıya taşıyor. Ayrıca renk skalasıyla da (afişlerinden de bunu anlayabilirsiniz) tam bir çizgi roman havasını yansıtıyor bize dizi.
Kadraj sürekli böyle ya enine ya da boyuna doğal bir ayrımla ikiye bölünüyor. Hiçbir şey yapmazsa bir diagonal atıyor yönetmen.
O namlunun ucunda öyle bir dolanıyor ki kamera sizin de eliniz ayağınız birbirine dolanıyor. Tabii bunda arkadaki duvara fışkırmış kan izlerinin hiçbir payı yok! Psikopatın önde gideni dedik ya bu Arby...
"O ırklardan bahsetmiyordu, o hayatta kalmaktan bahsediyordu. Gezegende 7 milyarı geçtik. Ben doğduğumda 2 milyarı biraz geçmiştik. Yiyecek fiyatları artıyor, petrolse bitiyor. Kaynaklarımız 20 yıl içerisinde bittiğinde, her şey türlerimize verildiğinde sadece paylaşacağımızı mı düşünüyorsunuz?
...
Bizim cevabımız, Janus. Janus protein ve aminoasit içeriyor. Birbirlerinden bağımsızlarken zararsızlar. Ama bir denekte bir araya getirildiğinde kromozomal bölünmeyi engelleyici olarak harekete geçiyor. Hücre artık kendini yenilemez hale geliyor ve en nihayetinde kullanılmaz oluyor. Değişim kalıcı ve genetik.
...
Janus'un amacı dünyadaki tüm insanları kısırlaştırmak."
Janus'un yapılış nedenini düşününce gayet mantıklı geliyor kulağa değil mi, tıpkı Wilson Wilson'a geldiği gibi! Ütopya seyredilmesi ve takip edilmesi gereken, insana stilize tatlar sunan bir dizi. Mutlaka izleyin!
 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger