Latest Movie :
Recent Movies
Filmsel Kavramlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filmsel Kavramlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

FİLMSEL KAVRAMLAR: "Standart Lineer Programlama" (Order of Chaos/ Kaos Düzeni, Vince Vieluf, ABD, 2010)

Order of Chaos veya Kaos Düzeni, subliminal (bilinçaltının en derinlerine hitap eden) mesajlar içeren bir film. Gayet düzenli hayatı olan bir beyaz yakalının hayatının nasıl bir kaosa sürüklendiğini anlatan film boyunca, arka sahnede bir duvar yazısı, son dakika haberi, radyo konuşması vs. şeklinde öndeki sahneye eşlik eden bir mesaj verilmekte. Aşağıdaki metin de, kahramanımız işinden kovulmasının ardından arabasının içinde hezeyan geçirirken arkada araba radyosundan yükselen bir konuşma. Bir "Komplo Teorisi" niteliği taşıyan konuşmanın içeriği aslında bize çok da uzak değil. Arap Baharı, Turuncu Devrimler ve bizdeki #Gezi olaylarının yanı sıra Ortadoğu'daki karışık durumun da bir nevi sebebini anlatıyor bize. İşte "Standart Lineer Programlama":

"... daha çok kimyasal silah kullanımı, halka ve dünyaya açıklamalarını işte böyle yapıyorlar. Bu sonuca nasıl vardılar ya da bu senaryolar için milyonlar ödenen düşünce kuruluşları bunu nasıl hayal edebildiler bilmiyorum. Şöyle devam ediyor, beyne monte edilen bilgi yongaları, elektromanyetik atım silahları. Orta sınıf artık devrimci oluyor, Marksist proletaryanın görevini onlar üstleniyor. Ortadoğu'daki ülkelerin nüfusları %132 oranında artarken, doğurganlık düştükçe Avrupa'nın nüfusu da düşüyor. Hızlı kalabalıklar. Hızlı kalabalıklar, bunlar hızla ortaya çıkan gruplardır. Bunlar bazan suç grupları tarafından ya da terörist gruplar tarafından organize edilebiliyorlar. Şimdi, şu pragrafın üzerinden bir daha geçelim. Dediğim gibi halka işte bu şekilde sunuluyor. Bu, Standart Lineer Programlama. Ve size bir taraftan bu sonuçlara nasıl vardığını açıklamadan korku vermeye çalışırken..." (Radyo burada kapanıyor)

Bu durumda, yukarıdaki konuşmaya göre "Standart Lineer Programlama", insanları korkuyla tehdit ederek onları önceden belirlenmiş seçimleri yapmaya yönlendirmek anlamına geliyor. Tabii insanlar yaptıkları bu seçimlerin kendilerinin seçimi olduğunu düşünmesine rağmen, aslında bu sadece bir toplumsal programlamadır. Konuşmanın başında geçen kimyasal silah kullanımı veya bir ülkenin nükleer silahlara sahip olduğu söylenceleri hep toplum üzerinde korku yaratmayı ve taraflar oluşturmayı amaçlamaktadır. ABD, Irak'a müdahale ederken Saddam'ın nükleer silahlara sahip olduğu söylencesini yaymıştı, bir süre önce Suriye'de sivillere karşı kimyasal silah kullanıldığı söylenceleri ortaya çıkınca sözde Esad'a karşı savaşan ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) kimyasalları Esad'ın kullandığını, Esad da ÖSO'nun kullandığını savunmuştu. Dünyada ise AKP gibi Esad'ın devrilmesini isteyenler kimyasalları Esad'ın kullandığını, Esad'ın devrilmesini istemeyenler ise ÖSO'nun kullandığını savunmuşlardı. Sonuçta hem Suriye hem de dünya nezdinde iki taraf oluşturulurken; gerçekte kimyasal silah kullanıldı mı, kullanıldıysa kim kullandı soruları cevapsız kalmıştı. Çünkü önemli olan sadece söylencenin ortaya atılıp yayılmasıydı, gerçekle kimse ilgilenmiyordu. Peki bu senaryoları kimler hazırlayıp yürürlüğe koyuyorlardı? Elbette konuşmada sözü geçen ve hükümetler tarafından milyonlar ödenen düşünce kuruluşları, ki bunlar her ülkede Sivil Toplum Kuruluşu olarak faaliyet göstermektedirler. Bunların en ünlüsü George Soros'un kurmuş olduğu Açık Toplum Enstitüsü'dür. Bu kuruluş, 2000 yılında Sırbistan'da Slobodan Miloseviç'i deviren ve Sırp demokratik gençlik hareketi olan OTPOR aracılığı ile Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna, Belarus ve Venezuella'da hükümetleri devirerek, son olarak Arap Baharı'nın yaşandığı ülkelerde bu hareketi başlatmıştır (NOT: Soros verdiği bir demeçte, Gürcistan'da 2003 yılında gerçekleşen Kadife Devrimi'ni mali olarak desteklediğini açıklamıştır). Yine bir başka düşünce kuruluşu da ödeneğini her yıl Dışişleri Bakanlığı aracılığı ile ABD Kongresi'nden alan NED'dir. Adı, "National Endowment for Demokracy/ Ulusal Demokrasi Fonu"'nun kısaltması olan NED, 1983'te Sovyetler Birliği yıkılmadan önce hem birlik içinde hem de çevre ülkelerde anti-komünizm ve anti-sovyetizm faaliyetlerini finanse etmek için kurulmuştur. Aslında kuruluş amacı bile NED'in komünist doğu blokuna karşı, demokrasi kisvesi adı altında kapitalist batıyı savunduğunu ve ona hizmet ettiğini  açıkça göstermektedir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ise NED, OTPOR ve daha sonra OTPOR elemanları tarafından kurulan CANVAS gibi örgütleri finanse ederek, ABD çıkarlarına uygun olarak istenmeyen hükümetlere karşı şiddet içermeyen sivil itaatsizlik eylemlerini hayata geçirmektedir. Gündemle de alakalı olarak son bir örnek de ABD'deki Doğu Batı Enstitüsü'dür. Yeni cumhurbaşkanı adayımız Ekmeleddin İhsanoğlu'nun da "Hayat Boyu Başarı Ödülü" aldığı bu kuruluş da aslında CIA'nın yan kuruluşu konumundadır ve ABD çıkarlarını gözetmektedir. Dolayısıyla bu kuruluşlar da "Standart Lineer Programlama"nın birer parçasıdırlar.
Alıntılanan konuşmadaki bir diğer önemli satır ise "Orta sınıf artık devrimci oluyor, Marksist proletaryanın görevini onlar üstleniyor." cümlesidir. Bu da açıkçası birer devrim olarak önümüze sürülen Kadife Devrim, Turuncu Devrimler, Arap Baharı ve hatta bizim Gezi olaylarının neden birer devrim olmadığını açıklıyor. Zira sistemin sunduğu her şeye, bir işe -devlet memuru-, birer ev ve arabaya, yazlığa, her yıl düzenli çıkılan bir tatile, mutlu bir aileye sahip olan orta tabakanın devrim yapma ve bunu başarma gibi bir özelliği yoktur; çünkü sürekli olarak bir şeyler kaybetme endişesi taşıyan insanlar devrim yapamazlar veya akşam beşte işten çıktıktan sonra devrime katılınmaz/yapılmaz. Bu sadece "Standart Lineer Programlama"nın bir paçasıdır. Bu tür hareketler sadece 68'de başarılı olmuş ve hükümetleri bir nebze de olsa sarsmış ve korkutmayı başarmıştır. Ondan sonra sürekli olarak belli aralıklarla bu hareketler tekrar etmiş, ama bırakın hükümetleri sarsmayı onların politikalarına bile yardımcı olmuştur. Çünkü eğer toplum belli periyodlarda bu hareketlerle bir devrim yaptığı hissine büründürülmezse, içlerinde biriken devrim ihtiyacı toplumda çok daha yüksek bir depreme (devrime) sebep olup hükümetleri devirebilir. Ve bu hareketlere dikkat edin içlerinde proletarya sınıfından hiç kimse yer almaz (zaten bu sınıfın devrim yapma ihtimali düşük ücret, işveren tehditleri, sendikal haksızlıklar, fakirleştirme politikaları ile yok edilmiştir) ve ne ABD ne de kapitalizm/emperyalizm aleyhine bir slogan görürsünüz. Çünkü bu "Standart Lineer Programlama"dır.
Yine yukarıdaki konuşmadaki önemli bir satır "Ortadoğu'daki ülkelerin nüfusları %132 oranında artarken, doğurganlık düştükçe Avrupa'nın nüfusu da düşüyor. Hızlı kalabalıklar. Hızlı kalabalıklar, bunlar hızla ortaya çıkan gruplardır. Bunlar bazan suç grupları tarafından ya da terörist gruplar tarafından organize edilebiliyorlar."dır. Biliyorsunuz Başbakan Erdoğan'ın en büyük politikası her aileye 3 çocuk yaptırabilmek, hatta bunu beşe çıkarıp nüfusu "hızla" büyütmek. Ancak hızla büyüyen bu nüfusun eğitim-öğretimi, çalışma olanakları nasıl olacak ona hiç değinilmiyor, onları nasıl bir gelecek bekliyor hiç üzerinde durulmuyor. Burada önemli olan sayısal olarak çoğalmak/artmak ve hızlı kalabalıklar biçimine dönüşmek. Çünkü böylece hem gelecekteki İslami teröre potansiyel militan yetiştirilmiş olacak, hem de eğer militan olmazlarsa hızla büyüyen kalabalıklar içinde eğitimsiz ve işsiz olacaklarından suça sürüklenip, suç dünyasının birer elemanı haline geleceklerdir. Hiç olmadı, her durumda kapitalizm için en ideal tüketici haline dönüşecektir "hızlı kalabalıklar". "Ortadoğu'daki ülkelerin nüfusları %132 oranında artarken", orada terör, sefalet, cehalet de artmaktadır, ama nüfusu düşen Avrupa'da eğitim-öğretim seviyesi arttığı gibi, işsizlik oranı da düşmekte ve refah düzeyi yükselmektedir. Erdoğan 3-5 çocuk isterken yapılan aslında sadece "Standart Lineer Programlama"dır, ve bu isteği veya istediklerini o kadar çok tekrarlarlar ki o istek ister istemez "beyne monte edilen bilgi yonga"sı haline gelir artık. Siz de devrim yapmakla, 3-5 çocuk yapmakla yanıp tutuşursunuz...
Subliminal-1: Aman İlluminati'ye dikkat edin mi diyor, yoksa gerçeği görmek için 3. gözünüzü açık tutun mu?
Subliminal-2: Bir tuvalet yazısı; "9.11 (İkiz Kuleler) devletin işiydi" diyor.
Subliminal-3: Televizyon haberlerinde 3 farklı zamanda verilen son dakika haberlerini yan yana koyduğunuzda, bize Amerika'nın savaş çıkarma konusunda uzman olduğu hakkında uyarı verdiklerini görüyorsunuz. "9.11"den bu konuda gerçekten de iyi olduklarını biliyoruz aslında biz.

FİLMSEL KAVRAMLAR: "Zamanda Yolculuğun Felsefesi" (Donnie Darko, Richard Kelly, ABD, 2001)

ZAMANDA YOLCULUĞUN FELSEFESİ 

 (Zaman Üzerine Saçma Sapan Bir Deneme)

Donnie Darko’ya
Zamanda yolculuk nedir?
Nasıl yapılır?
Hangi zamana gideceğimizi nasıl belirleyeceğiz?
Kimler zaman yolcusu olabilir?
Zaman ya da yapısı değiştirilebilir mi?
Yaşanılan olaylar değişir veya değiştirilebilir mi?



Buradaki şemada görüldüğü gibi, zamanı başı ve sonu olmayan düz bir hat olarak kabul eder ve zamanda “şimdi”den geçmişe doğru geriye gidersek, düz bir hat olan zaman bizim kendi zamanımızı terk ettiğimiz anda da ilerlemeye devam etmektedir. Dolayısıyla bizim terk ettiğimiz zaman olan “şimdi”miz biz onu terk ettiğimiz andan itibaren “geçmiş” olmaktadır. Ancak, ‘şimdi’mizi terk edip ‘geçmiş’e doğru yaptığımız yolculukta vardığımız nokta bizim ‘şimdi’miz olmaktadır. Dolayısıyla zamanda terk ettiğimiz ‘şimdi’ geriye doğru yolculuktan sonra ‘geleceğimiz’ olacaktır. Bu durumda da bizim geleceği bilme yeteneğimiz doğacaktır. Ancak burada biz gelecekten gelen konumunda olduğumuz için, aslında zaten yaşanmış olan geleceği ilmemiz normaldir; çünkü biz, bize göre geçmişi bilmekteyizdir. Ama unuttuğumuz bir şey vardır ki, o da bu teorinin “öznel zaman”a göre düşünüldüğüdür. Yani burada sadece zaman yolcusunun “kendi zamanı” göz önünde bulundurulmaktadır; oysa geride bırakılan dünyanın, evrenin ve insanlarında nesnel bir zamanı vardır. Şekilde de görüldüğü gibi yolcu zamanını terk ettikten sonra da, bıraktığı zaman akmaya devam edecektir. Çünkü tüm insanların, dünyanın ve hatta evrenin zamanını değiştirmek, onları ileri ya da geri almak imkansızdır. Bu dünyanın evrendeki konumunu değiştirmek, evrenin yapısını değiştirmek (o zamana kadar nova, süpernova, yıldız kayması vs. gibi evrensel olayları geri almak), ölü insanları diriltmek, tabiat olaylarını değiştirmek anlamına gelmektedir. Kısaca bu ‘Tanrısal bir güç’ gerektirmektedir. Bu nedenle geriye giden zaman yolcusu gittiği zaman için geleceği bilecektir, ama bu hiç bir şeyi değiştirmeyecektir; bir kelebeği rahatça öldürebilir ya da kendisi doğmadan önce babasını da öldürebilir, çünkü bunlar akmakta olan “reel gelecek” için zaten yaşanmış olgulardır ve onun için bir tehlike oluşturmamaktadırlar. Aslında yolcu için tam olarak geleceği biliyor diyemeyiz; çünkü gelecek onun için ‘bıraktığı zaman-geldiği zaman’ arasındaki ‘zaman dilimi’dir; ama geldiği zamanda gelecek sonsuzdur, sınırı yoktur. Başka bir deyişle, yolcu kendi zamanını bıraktıktan sonra da zaman aktığı için o ayrıldığı tarihten sonrasını bilemeyecektir; sadece geldiği zamanda bir kahin gibi 100, 200, 300 yıllık bir zaman dilimi için gelecekten haberler verecek ve bir kahin muamelesi görecektir o kadar. Sonuçta ‘kaderde’ –zamanda gerçekleşecek olanı- yazılı olanı değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. 


 Buradaki şemada zaman, başı olmayan ama sonu olan (şimdi) düz bir hat şeklindedir. Burada zamanın sonunu, bizim geçmişe yapacağımız yolculukta zamanı terk edeceğimiz an (şimdi) belirlemektedir. Biz, şimdiyi terk ettiğimiz anda zamanı bitirmekte ve geçmişte ulaştığımız noktada onu tekrar başlatmaktayız. Bu da terk ettiğimiz zamana alternatif olarak yeni bir zaman başlatmaktadır.Ancak burada yeni bir zaman başlattığımız için ayrıldığımız şimdi ile vardığımız şimdi arasındaki zaman diliminde gerçekleşen olayları bilemiyoruz. Çünkü kendimize yeni bir gelecek hazırlamış oluyoruz (ama biz bunun farkına ne zaman varırız onu bilemiyorum). Ne var ki böyle bir yolculukta tüm zamanın yapısını değiştirmemiz söz konusu olmaktadır, bu da ayrı bir ‘tanrısallık’ ya da ‘bilim-teknoloji’ anlamına gelmektedir. 

 


Buradaki şemada da zaman başı ve sonu olmayan bir hat şeklindedir. Burada şimdiden yola çıkıp geçmişe gideriz, ama şuna dikkat edin, biz şimdiden ayrıldığımızda zaman hala ileri doğru akışını sürdürmektedir yani şimdi geleceğe doğru akmaktadır. Fakat geçmişte vardığımız noktada, terk ettiğimiz zamana paralel yeni bir zaman akışı oluşmuştur artık. Buradan itibaren, hiçbir fikrimizin olmadığı yeni bir gelecek bizi beklemektedir. Biz zamanda yolculuk yaparak zaten zamanın işleyişine müdahalede bulunmuş ve onun yapısını bozmuş oluyoruz. Ancak bu bozulma öznel olarak gerçekleşmektedir; biz nesnel ‘şimdi’mizi terk ettikten sonra aslında o şimdi ilerlemeye (zamanda akmaya) devam etmektedir. Ayrıldığımız şimdide yaşayanlar sadece bizim bir yolculuğa çıktığımızı görecekler, ama yaşamlarına devam edeceklerdir. Oysa biz geçmişe gidip kendi öznel şimdimizde yaşayacağız, nesnel şimdiden kopmuş olacağız. Dolayısıyla zamanda yolculuk sırasında yaşayacağımız zaman ya kurgusal bir zaman olacak, ya da geçmişte gittiğimiz anda bir hayalet (gibi) olacağız. Dönüş yolculuğumuzu ise ilerlemiş olan şimdiye yapacağız, ama gelip ayrıldığımız zaman hala kendi hattında ilerlemeye devam edecektir. Böylece kendi zamanımıza paralel yeni bir zaman yaratmış olacağız.

Burada ortaya attığımız üç teorinin sonunda önemli bir sonuçla karşılaşıyoruz: Biz zaman yolculuğundan sonra hangi zamana döneceğiz? Zamanda yolculuğun bir sonucu olarak gelecekte yani ayrıldığımız zamanda da değişiklikler olacak mı? Yani bir “kelebek etkisi” söz konusu mu? Daha da ötesi, zamanda hiç tahmin edemeyeceğimiz daha büyük tahripler yapmış olmamız söz konusu olabilir mi (paralel yeni zaman akışı gibi)?

Einstein’ın rölativite kuramına göre zamanda yolculuk teorik olarak mümkündür. Buna göre ışık hızında hareket eden bir kişi ya da nesne zamanda yolculuk edebilir. Ama bu aslında tam bir ‘zaman yolculuğu’ değildir. Çünkü burada yolculuk ‘yolcunun’ ve geride kalanların hızıyla ilgili bir konudur. Bizim zaman içinde on yılda aldığımız yolu ‘yolcu’ ışık hızında bir çırpıda almaktadır, üstelik zamanın bizim üzerimizde oluşturduğu yıpranmalara maruz kalmadan. Biz on yıl yaşlanırken, o daha yola çıktığı günkü haliyle karşımıza çıkacaktır on yıl sonra. Ayrıca bu yolculuk sadece ‘ileri’ yani ‘geleceğe’ doğru gerçekleşmektedir, geri dönüşü yoktur (aslında ışık hızının üzerine çıkıldığı takdirde zamanın ters işleyeceği yönünde bir söylenti de vardır, ama biz daha ışık hızına çıkamamışken onu aşmayı düşünmek eni konu abesle iştigal olacağı için burada sözünü bile etmiyoruz, belki ilerde). Aslında burada zamanda yolculuğu sağlayan ışığın zamandan daha hızlı hareket etmesidir. Bunu kısaca şöyle açıklayabiliriz: Odanıza girdiniz, ve ışığı açtınız. Siz daha elinizi anahtardan ayırmadan ışık her yeri dolduracaktır. Işık sizden çok daha hızlıdır, öyle ki düşüncenizden bile hızlıdır, siz başka bir şey düşünmeden her yer ışıkla dolmuştur. Sizden, düşüncenizden ve zamandan çok daha hızlıdır ışık. İsterseniz anahtara bastığınız anda ışıktan önce odanın diğer ucuna gitmeyi deneyebilirsiniz, ama bunu asla başaramazsınız. Yeryüzünde bunu başarabilen yegane ‘şey’ takyon denen atomaltı parçacıklardır. Teorik olarak bu parçacıklar ışık hızında hareket etmektedirler ve bu nedenle gözlemlenememektedirler. Çünkü ışık hızında hareket ettiklerinden dolayı aynı ‘anda’ hem ‘şimdide’ hem de ‘gelecekte’ bulunmaktadırlar ve bu da onları gözlemlemeyi zorlaştırmaktadır.
Aslında düşünürseniz, insanoğlu da aynı anda hem şimdide hem de gelecekte hem de geçmişte bulunabilmektedir: ‘Yaşadığımız şimdi, aslında bir an öncesinin geleceği ve aynı zamanda da bir an sonrasının geçmişidir’. Bu noktada Einstein’ın “Geçmiş ve gelecek yoktur, sonsuz bir şimdi vardır” sözü de gerçeklenmektedir.  
********
Donnie Darko'da adı geçen The Philosophy of Time Travel kitabının içeriğine buradan ulaşabilirsiniz.
Ayrıca konuyla ilgili olarak Semih Bedir'in "Donnie Darko ve Zamanda Yolculuk" yazısını da okumanızı öneririz.

FİLMSEL KAVRAMLAR: MAKİNE (Person of Interest, Jonathan Nolan, 2011; Eagle Eye/ Kartal Göz, D. J. Caruso, 2008; Echelon Conspiracy/ Echelon, Greg Marcks, 2009)


Televizyonlarda 2011 yılında gösterilmeye başlayan ve senaryosunu Jonathan Nolan'ın yazıp yönettiği Person of Interest (İlgili Kişi) adlı diziyle tekrar karşımıza çıkan 'makine' kavramı, farklı isimlerle de olsa daha önce Eagle Eye/ Kartal Göz ve Echelon Conspiracy/ Echelon filmlerinde de karşımıza çıkmıştı. Özellikle Amerika'nın 11 Eylül'deki İkiz Kuleler ve Pentagon saldırıları ardından ortaya çıkan kendini koruma güdüsünün en uçlara varan halini sembolize etmektedir 'Makine'. Her ne kadar Eagle Eye'da makinenin adı Eagle Eye/ Kartal göz ve Echelon Conspiracy'de de Echelon olmasına rağmen, burada Person of Interest'deki gibi meçhul/ bilinmeyen/ adsız halini vurgulamak için sadece 'Makine' tercih edilmiştir. Genel olarak her üç senaryoda da Makine'nin görevi aynıdır: ABD'nin ulusal güvenliğine yönelik gerçekleşebilecek bir terörist saldırıyı önceden görerek/ tahmin ederek, buna engel olmak. Elbette bunun olabilmesi için de eldeki bütün teknolojik, dijital ve sanal veri bankalarının bu 'Makine'ye bağlanması gerekmektedir; bu veri bankalarından gelen bilgiler 'Makine'nin süzgecinden geçerek (yani analiz edilerek) kimin ya da kimlerin sisteme karşı bir terörist eylem içine gireceklerini ortaya koymaktadır. Peki bu teknolojik, dijital ve sanal veri bankaları nelerdir? Aslında hepsini çok iyi biliyor ve her an içinde yaşıyorsunuz: Facebook, Twitter, Google+, Flickr, MySpace vb. yaygın ya da bunlar kadar yaygın olmayan bütün sosyal paylaşım siteleri, cep telefonları ve cep telefonlarıyla yapılan bütün görüşmeler, GPRS ve GPS aletleri, bütün wireless ve bluetooth aletler, güvenlik ve mobese kameraları, devlet kurumlarının kayıtları ve aklınıza dahi gelmeyecek onlarca alet ve sistem. Bu aşamada özellikle 'Echelon' önemlidir, çünkü bilmeyenler için ekleyelim bu sadece filmsel bir kavram değil aynı zamanda günümüzde bazı devletler tarafından uygulanan/ kullanılan bir sistemdir. Echelon, dünya medyası ve popüler kültürün AUSCANZUKUS olarak bilinen Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından imzalanan UKUSA Antlaşması'na dayalı bir istihbarat sinyalleri toplama ve analiz ağı işletimini açıklarken kullandıkları isimdir. Başka bir deyişle Echelon, bütün telefon görüşmelerini ve e-postaları izlemeye alarak önceden belirlenmiş anahtar kelimeleri (bomba, El Kaide, saldırı vb.) arar, bu kelimelerin geçtiği konuşma ve e-postaları takibe alır.

Aynı şekilde, Person of Interest'te de 'Makine', cep telefonu konuşmaları, e-postalar, mobese ve güvenlik kameraları gibi her türlü teknolojik takip cihazı ile bütün nüfusu takip ederek bir olaya karışacak kişileri saptamakta ve bu kişilerin sosyal güvenlik numarasını vermektedir. Ancak 'Makine' bu saptamayı yaparken sonuçları 'Person of Interest/ İlgili Kişi' ve 'Person of Uninterest/ İlgisiz Kişi' şeklinde ikiye ayırmaktadır. Person of Interest kategorisinde sosyal güvenlik numaraları çıkan kişiler devlete karşı bir terörist eylem hazırlığı içine girecekken, Person of Uninterest kategorisindeki numara sahipleri (devleti tehdit etmeyen) herhangi bir olaya karışarak maktül ya da katil olacak kişilerdir. Makine devlet için önemli olan ilgili kişilerin numarasını saklarken, devlet için önemsiz olan ilgisiz kişilerin numarasını 12 saat içinde silmektedir; yani devlet ilgili kişilerin peşine düşerken ilgisiz kişileri oluruna bırakmakta, müdahale etmemektedir. Dizinin baş kahramanları Makine'nin yaratıcısı Harold Finch ve CIA'nın gözden çıkardığı eski bir ajan olan John Reese bir ortaklık kurarak devlet için ilgisiz ama kendileri için 'ilgili kişi' (Person of Interest) olan bu insanların karışacakları olayı/suçu engellemeye çalışmaktadırlar her bölümde. Dizideki geriye dönüşlerden anlaşıldığı kadarıyla hem Finch'in hem de Reese'in sevdiği kişilerin numarası çıkmıştır Makine'de, ama bunu sadece Finch bilmektedir. Makine'nin server'ı sistem devlete devredilmeden önce Finch tarafından çok gizli bir yere kurulmuştur ve Finch kendi oluşturduğu bir arka kapıyla sistemi devlete devrettikten sonra da server'a girerek Makine'nin verdiği numaraları görebilmektedir. Bu sayede kendileri için 'ilgili kişi' konumunda olan insanların numaralrını görebilmekte ve yine sosyal paylaşım sitelerine, maillerine ve cep telefonlarına  girerek onlar hakkında bilgi toplamakta ve takip edebilmektedir. Bir bölümde Reese'in Finch'e söylediği 'İnsanların herşeylerini paylaşım sitelerinde herkese açmalarına anlam veremiyorum." cümlesine karşılık Finch'in ona verdiği cevap bu aşamada oldukça anlamlıdır, "Bütün o siteleri ben kurdum Bay Reese" der, "Makine'nin bilgi toplamak için veri bankalarına ihtiyacı vardı."...

Echelon ve Eagle Eye/ Kartal Göz ile karşılaştırıldığında, Person of Interest'in Makine'si çok masum kalmaktadır aslında. Zira Makine yaşama etki etmemekte veya cep telefonları ile insanlarla iletişime geçmemektedir (en azından şimdilik), onun yerine bunu Finch ve Reese yapar. Kartal Göz ve Echelon ise hem kişilerle iletişime geçtikleri gibi hem de yaşama etki edebilmektedirler. Özellikle Kartal Göz her türlü uzaktan kumandalı aleti (vinç, otomobil vs.) kontrol edebilmekte, iletişim için sadece cep telefonunu değil ışıklı yazıları da kontrol edebilmektedir. Öyle ki, Kartal Göz bütün bu 'iletişim' araçlarını kullanarak 'tehlike' olarak algıladığı ABD başkanı ve kabine üyelerine suikast planı hazırlayabilmektedir. Aslında burada da makinelerin ana sorunu ortaya çıkmaktadır (özellikle Kartal Göz ve Echelon'da böyledir): İnsanlar tarafından kendi programlarına uymayan bir davranış gerçekleştirildiğinde bunu devlet için (ABD tabikii) bir tehlike olarak algılamakta ve bu durumda ne yapmaları gerekiyorsa onu yapmaktadırlar, yani acil durum planını devreye sokarak bu kararı alanları yok etmeye çalışmaktadırlar. Bir anlamda "2001: Bir Uzay Destanı"nın üstün bilgisayarı HALL gibi bir yoldan çıkmışlık sergilemektedirler. Bu da bize her zaman kendi ürettiğimiz makinelere karşı aynı zamanda bir korku ve endişe de beslediğimizi göstermektedir. Kendi ürettiğimiz makineler eninde sonunda bize karşı da olacaklardır (burada da MATRİX demeden geçmeyelim) ya da başkaları tarafından bize karşı da kullanılabileceklerdir.
"Makine" kavramı, yukarıda da denildiği gibi artık gündelik yaşantımızın bir parçası olmasıyla pek de filmsel bir kavram sayılmaz; elimizdeki gazeteyi okumaktan tutun da, konuştuklarımızı dinlemeye kadar her ince işi yapan ya da istihbaratı toplayan ve gökyüzünde dolaşan uydular olduğu sürece, en basitinden cep telefonunuz kapalı bile olsa dünyanın neresinde olursanız olun sizi bulacak/görecek/duyacak bir 'göz' vardır yukarıda. Bu aşamada yıllar önce X-Bilinmeyen bilim-kurgu dergisinde (X-Bilinmeyen 1978, 22) okuduğum Fredric Brown'un YANIT isimli öyküsü aklıma geldi, konuyla büyük ilgisi olması açısından buraya olduğu gibi aktarıyorum:
"Dwar Reyn, merasimle, son kaynağı yapıyordu. Oniki kadar kameranın gözleri onu izliyor ve tamamlanmakta olan işlemin çoğaltılmış görüntülerini evrene yayıyordu.
Doğruldu ve Dwar Reyn'e hafifçe işaret verdi; sonra indirdiği zaman bağlantıyı sağlayacak kolun önünde durdu. Bu kol bir anda evrenin oturulabilinir seksen dört milyar gezegenindeki devasa bilgisayarları tek bir devre halinde bağlıyacak; böylece bu yapma beyinler, bütün galaksilerin bütün bilgilerini içine alacak ve merkezileştirecek muazzam bir sibernetik makineyi oluşturacaktı.
 Dwar Reyn sayısız izleyiciye bir kaç kısa söz sundu. Bir anlık sessizliği takiben Dwar Reyn, kolu indirdi. Seksen dört milyar gezegenden kopan kuvvet akımının muhteşem vızıltısı duyuldu. Kıvılcımlar fışkırdı ve söndü.
Dwar Reyn geriledi:
- İlk soruyu sorma onuru size ait, Dwar Reyn!
Dwar Reyn:
-Size müteşekkirim, dedi. Bu hiçbir sibernetik makinenin şimdiye dek çözümleyemediği bir soru olacak.
Makineye doğru döndü:
- Bir tanrı var mı?
Güçlü ses hiç duraksamadan ve hiç bir cızırtı çıkarmadan yanıtladı, onu:
- Evet, ŞİMDİ BİR TANRI VAR!...
Dwar Reyn'in yüzünde korkulu bir anlam belirdi. Kolu kaldırmak için sıçradı.
Fakat, o anda, bulutsuz gök, Dwar Reyn'i sersemleten bir ışık demetiyle yarıldı ve hiçbir insanın asla indirmemesi için, kolu lehimledi!"

Unutmayın Tanrı herşeyi bilir/ görür ve duyar. O gökyüzündeki 'göz'dür!

FİLMSEL KAVRAMLAR- Üç Robot Yasası (I Robot/ Ben Robot, Alex Proyas, 2004)

Asimov'un özellikle robot öykülerindeki dünyada (bunu özellikle filmi de çekilen 'Ben, Robot' isimli kitabından ve Vakıf- Foundation serisinden de hatırlayabilirsiniz) kullandığı kurallardır ve şöyledirler: 

1-       Bir robot hiçbir şekilde insanoğluna zarar veremez; veyâ pasif kalmak suretiyle zarar  görmesine izin veremez. 
2-      Bir robot kendisine insanlar tarafından verilen komutlara 1. kuralla çelişmediği sürece itaat etmek zorundadır. 
3-     Bir robot 1. ve 2. kurallarla çelişmediği sürece kendi varlığını korumak zorundadır.

Robotik El Kitabı
56. Baskı. M.S. 2158

Aslında romanın geçtiği döneme bakarsak, robotların insanlar tarafından hem kişisel hem de toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak üzere her işte kullanıldıklarını görürüz. Bu da aslında robotlardan yeni bir köle sınıfı yaratıldığı anlamına gelmektedir. Köleler/robotlar insanlarla aynı şartlara sahip değildirler, onlar gibi yaşayamazlar, yaşam alanları yoktur. Ve bir köle asla efendisine zarar veremez, onun emirleri dışına çıkamaz ve onun istekleri doğrultusunda yaşamını korumak zorundadır. Eğer Fritz Lang'ın Metropolis (1927) filmini seyrederseniz orada da aynı durumun söz konusu olduğunu görürsünüz. Köleler insanların yaşaması için gerekli her işi yapmaktadırlar, onlardan farklı bir yaşam alanları vardır; emirlerine uymak, onlara zarar vermemek durumundadırlar. Ya da insanlar buna inanmaktadırlar. Ancak Fritz Lang'da köle olanlar 'işçi sınıfıdır' ve dünyaya yeni yeni hakim olmaya başlayan kapitalist düzenin yeni makinelere yani robotlara ihtiyacı vardır: Her emre uyan, patrona isyan etmeyen ama varlığıyla patron ona muhtaç olduğundan aksi bir durum emredilmedikçe varlığını korumakla da yükümlü robotlara. Yani işçilere... Metropolis’teki işçilerin hareketleri, fabrikaya giriş ve çıkışları, fabrikada üretim anındaki görüntüleri tamamen belli bir işe programlanmış robotları andırmaktadır. Hatta bu açıdan bakıldığında filmdeki robotun insana (Maria’ya) benzetilmesi de bir anlam kazanmakta, mekanikleşmenin sonucu işçi sınıfının ulaşacağı sonucu göstermektedir, ki robot da zaten işçilerin hareketleri örnek alınarak ve onların yerine çalıştırılmak üzere üretilmiştir. Çünkü birer insan olan işçiler, her ne kadar mekanikleştirilmiş de olsalar ‘duygularından’ tamamen arındırılamamışlardır ve kendilerini bir yönlendiren olduğu taktirde isyana hazırdırlar (burada hemen 1984 veya daha yakın tarihli Equilibrium’daki mekanikleştirilmiş halk akla gelmektedir. Özellikle Üç Robot Yasası’nın ilk bahsedildiği Asimov’un “Liar!” öyküsüyle aynı zamanlarda -1941- romanı yayınlanan 1984’te anlatılan ve Büyük Birader tarafından her hareketi izlenip kontrol altında tutulan halk yerine robotları koyarsanız anlatılmak istenen tablo daha iyi anlaşılacaktır). Yine de, tüm mekanikleştirmeye rağmen işçi sınıfından silinemeyen ve birçok kez iktidar (ya da üst tabakalar) tarafından acı sonuçları (isyanlar) deneyimlenen  ‘duyguların’ robotların programlarında da zuhur etmemesi için, Asimov Üç Robot Yasası’nı ortaya atmıştır. Böylece belli bir mantık çerçevesinde (robotların insanlar tarafından yazılan programları, tıpkı işçilerin patronları tarafından yazılan kaderleri gibi) hareket eden robotlar, bu kurallara uyacak ve efendisine yani insanlara isyan etmeyecektir. Ancak Asimov’un yarattığı dünyadaki robotlar ‘pozitronik beyinli’dirler ve zamanla gelişme gösteren beyinleri insan beyninden farksız fonksiyonlar kazanmaya başlar. Kazandıkları bu fonksiyonlar (bu sürekli gelişen bir zekadır) onların bu kurallar üzerine düşünmelerini ve ‘Neden?’ diye sormalarını sağlar. Öykülerin devamında pozitronik beyni evrimleşerek en üst seviyelere ulaşan Daneel Olivaw isimli robot, sonunda Üç Robot Kuralı’nın kusurlu olduğunu anlayarak, Sıfır (0) kuralını keşfedecektir. Buna göre “Bir robot, insanlığa zarar vermez ve hareketsiz kalıp insanlığın zarar görmesine neden olmaz.” (‘Ben,Robot’daki robot Sonny’i hatırlayın bu aşamada; film aslında onun Üç Robot Kuralı’na karşı gelmesi üzerinedir!). Diğer taraftan Daneel Olivaw’ın Üç Robot Kuralı’nın kusurlu olduğunu keşfetmesi, Asimov’un da kendi oluşturduğu bu sistemin aslında kusurlu olduğunu keşfetmesidir. Çünkü ‘yapay’ da olsa beyni olan herkes robot da olsa işçi de olsa, sonunda içinde olduğu ve yaşadığı sistemin gerçek olmadığını, kusurlu olduğunu fark edecektir. Ve fark etmek demek isyan demektir; devrim demektir! 

Bir anlamda Asimov'un robot kanunları bir çeşit kapitalizm eleştirisidir aslında. Ama işte her zaman kurallara uymayan bir robot olacaktır! (Ancak burada robotların serideki sonunu söylemekten çekiniyorum!)

FİLMSEL KAVRAMLAR: ‘SOURCE CODE/ Kaynak Kodu’ (Source Code, Duncan Jones, 2011)

‘Source Code’, aynı isimli ama Türkçe’ye Yaşam Şifresi olarak çevrilen filmde karşımıza çıkan bir kavramdır. Filmde terörist bir eylem sonucu bombayla havaya uçurulan bir trende hayatını kaybeden insanların beyninden  ölmeden önce yaşadıkları son sekiz dakikanın kayıtları çıkarılarak, Source Code/ Kaynak Kodu denen bir bilgisayar programına aktarılmakta ve bir tren dolusu insanın son sekiz dakikası sentezlenerek (veya birleştirilerek) bu sekiz dakika kaynak kodu içersinde sekiz dakikalık yeni bir sanal gerçeklik alanı oluşturmaktadır. Yalnız bu insanların hepsi trenin patlaması sonucu öldüklerinden kaynak kodu da aynı patlamayla sona ermektedir. Bu nedenle olayı çözmek için kaynak koduna yollanan Yüzbaşı Colter Stevens’ın da sadece 8 dakikası vardır. Dışarıdan programa yollanan Colter gözlerini trende açtığında kendisini yolculardan birinin bedeninde bulur; gerçekte kendisi patlama anında o trende bulunmadığı için kaynak koduna bilinci aktarılan yolculardan birinin bedeninde gözlerini açmaktadır her seferinde. Üstelik o andan öncesini, yani oraya nasıl geldiğini de hatırlamamaktadır. Colter 8 dakika sonunda trenin havaya uçmasıyla programdan çıkmakta ve gözlerini bir kapsülde açmaktadır. Kapsül dışından yönlendirilen Colter, tekrar kaynak koduna gönderilerek aynı gerçekliği bir daha yaşaması sağlanmakta ve böylece defalarca yollandığı ve yaşadığı programda her defasında bombayı koyan teröriste dair yeni bir şeyler keşfetmektedir. Ne var ki bu program içerisinde tren patlamasında hayatını kaybeden bir kadına aşık olan Colter, bir süre sonra bu sanal gerçekliğin aslında alternatif/ paralel bir gerçekliğe ve zamana dönüştüğünü fark edecek ve trendekilerin hayatlarını kurtarmaya çabalayacaktır. Colter’ın programda keşfedeceği son şey de kendisine dair olan gerçeklerdir.
Aslında ‘insan zihninin bir bilgisayara aktarılması’ olayı gerek bilim-kurgu sinemasında gerekse yazınında sıkça karşımıza çıkan bir olgudur. Yaşam Şifresi filminde bu farklı olarak, hatta imkansız denecek kadar zor bir biçimde, ölmüş insanların zihinlerinin son sekiz dakikalarında hafızaya aldığı olayların ya da anların bir bilgisayar programına aktarılması şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Buradaki sekiz dakika vurgusu ise öldükten sonra zihinde sadece son sekiz dakikanın belli bir süre daha canlı kalması ve bir bilgisayar programına aktarılabilmesi anlamına gelmektedir. Daha öncesi de kişiyle birlikte ölmektedir. Böylece, filmdeki patlamayı örnek alacak olursak, bir patlamada ölen kişilerin son sekiz dakikasına ulaşılıp kaynak koduna aktarılmasıyla; olaya ait bütün son sekiz dakikalık bilgiler ve gözlemler sanal ortamda sentezlenerek çoktan gerçekleşmiş olan olay kaynak kodunda yeniden oluşturulmaktadır. Ölen insanların çokluğu, olay anına dair bilgilerin ve bakış açılarının da fazlalığı anlamına geldiğinden, kaynak kodunun gerçekliğe daha uygun olmasını sağlamaktadır. Dışarıdan birisinin kaynak koduna yollanması, aynı zamanda o kişinin geçmişe gönderilmesi anlamına da gelmektedir. Colter filmde kaynak koduna girerek, çoktan patlamış bir trenin patlamadan önceki son sekiz dakikasına girmiştir ve bu nedenle de patlamaya engel olup, trendekilerin hayatlarını kurtarabileceğini düşünmeye başlar bir süre sonra. Kaynak kodu sanal bir gerçeklik yaratmasının yanı sıra ‘geçmiş’ bir zamanı da yeniden kurmaktadır. Diğer taraftan kapsülün dışından (yani gerçeklikten) Colter’ı yönlendiren kişiler (kaynak kodunun yaratıcıları), çoktan gerçekleşmiş bu sonucu değiştiremeyeceğini söyleseler de, orada olayları yaşayan Colter onları asla dinlemez; yaşadıklarının ‘gerçeklikten’ bir farkı yoktur çünkü. Filmin finalinde Colter, kaynak kodunun oluşturduğu gerçeklikten, kendisini kapsülün dışından yöneten Goodwin’e cep telefonundan bir mesaj yollar, ancak Colter kaynak kodunda zaten geçmişteki bir anı yaşadığından, mesaj Colter kaynak koduna sokulmadan öncesindeki Goodwin’e gider, “Bu sabah birlikte tarihi değiştireceğiz.” demektedir. Gerçekten de öyle olur!
Finaldeki bu mesaj, bizim (ve kodun yaratıcılarının) aslında sanal gerçeklik sandığımız kaynak kodunun alternatif bir gerçekliğe ve zamana dönüştüğünün sinyalidir. Son zamanlarda oldukça popüler olan, “eğer öyle olmasaydı ne olurdu?” sorusuna verilen bir başka cevaptır kaynak kodu. Sonucu değiştirilen bir olayın yeni sonuçlarını görmek de beyazperde de bize nasip olmaktadır.
Öyleyse geriye tek bir soru kalmaktadır: Peki, Colter bir bilgisayar programı olan kaynak koduna nasıl girebilmektedir?
Bunu da filmin finaline bırakalım…


 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger