Latest Movie :
Recent Movies
Sinema Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sinema Yazıları: Kapitalizm'in Sinema Salonları veya Sinema Salonları Kapitalist Bir Araç Olabilir Mi?

Ankaralılar bilir, çok değil bundan 22 yıl önce (bu benim üniversite öğrenciliğim zamanlarıma denk gelir) Ankara’nın en popüler sinema salonları arasında Metropol, Ankapol, Akün, Kızılırmak Sinemaları başta gelirdi. Bunlar bildiğiniz anlamda, yaşı 20 civarında olanların “bildiğiniz anlamda sinema salonları” lafından başka şey anlayacağı kesindir bu noktada çünkü onların zihnindeki sinema salonu kavramı kapitalizm tarafından yaratılan bir kavramdır, bir tek büyük salonu olan 300-400 kişilik salonlardı. Her hafta bir film oynar ve gene Cuma günleri film değişirdi. Sonra tekrar bir hafta aynı film gösterilirdi. Ancak şahlanan kapitalizm ve kapitalizmin başka bir yayılım aracı olarak Amerikan sinema sektörü Hollywood’un ürettiği filmlerin de sayısal olarak şahlanmasıyla beraber, kapitalizmin yayılmaya başladığı ülkelerde de “haftada bir film oynatma” politikası değişti. Tabii bunun için önce sinema salonlarının değişmesi gerekiyordu. Her hafta daha çok film oynatabilmek/ pazarlayabilmek için, daha çok sinema salonuna ihtiyaç vardı. Bunun üzerine önce Ankara’nın Metropol ve Ankapol gibi büyük ve tek salonlu sinemalarında olduğu gibi, o 500 kişilik salonlardan 100’er kişilik 5 salon çıkarıldı; hatta “cep sineması” adı altında bizim evdeki LCD’den biraz daha hallice perdelerin bulunduğu 50 kişilik salonlar bile yapıldı. Öyle ki bu salonlarda kolonların arkasına bile koltuk konup satışı yapıldı. Ardından özellikle yeni açılacak sinema salonlarının, Metropol, Ankapol, Kızılırmak, İstanbul’da da geçenlerde yıkılan Emek Sineması’nda olduğu gibi tek bir sinema binası olması yerine, bunların AVM’ler yani alış veriş merkezleri içerisinde yer alması sağlandı. Böylece sinemaya film izlemeye giden seyirciler, sinemadan önce veya sonra AVM’deki mağazalardan, marketten alış veriş yapmaya yani daha fazla para harcamaya yönlendirilmiş oldu. Hatta filmden önce sinemanın fuayesindeki büfeden patlamış mısır veya içecek vs. almak isterseniz, bu size dışarıdakinden 2 kat daha fazla fiyata satılacaktır. Bu da haftada bir veya hatta ayda bir sinema salonuna giden seyirciyi sömürmenin bir başka yöntemidir…
Ardından "teknolojik birer gelişme olarak" Dolby Digital ses kaydıyla ekranda gördüğümüz görüntülerin sesleri bangır bangır beynimizin içine sokulmaya başladı; elbette bu ses sistemi bizi gerçek dünyadan koparmanın ilk adımıydı. Tıpkı yolda yürürken kulaklıkla MP3 -o da artık cep telefonuna eklendi- dinleyen bir insanın etrafındaki diğer seslerden kendini soyutlayarak, onlara karşı kayıtsızlaşması gibi bir etki yapıyordu bu ses sistemi sinemaya gelen seyircide. Ardından 3D ve IMAX gibi teknolojiler eklendi sinemaya ve böylece seyircinin bu teknolojilerle birlikte sayısı daha da artan fantastik filmlerin dünyasına "neredeyse içindeymişçesine" girmesi sağlanıp 2 bazan 3 saat boyunca gerçeklikten iyice koparılmaya başlandı. Elbette bu durum seyirci üzerinde bir uyuşturucu etkisi yapmaya başladı ve gerçek dünyadan sıkıldığını, baskısı altında ezildiğini hissetmeye başladığı an bununla savaşmak yerine sinemaya giderek kendisini başka bir dünyaya atıp, 120 dakika da olsa gerçeklikten kaçıp kurtulmayı tercih etti. İşte bu tür sinema seyircisi Gezi olayları sırasında da devrim yapmak yerine elinde şarap şişesiyle poz vermeyi seçti ve Gezi gündelik yaşantımızın içindeki fantastik bir an olarak yaşandı ve yer etti zihnimizde.
Bu açıdan bakıldığında sinema salonları aslında bir anlamda "Platon'un mağara kuramı"ndaki gibi işlev görürler. Duvara yansıtılan hareketli resimlerle bize yeni bir gerçeklik yansıtılır; öyle ki bu gerçeklikte bir kötü adam olarak Erol Taş'tan öldüresiye nefret ederiz veya kahramanımız başroldeki genç kadını kurtarınca salonu alkış ve ıslığa boğarız, keza kahraman filmin sonunda ölünce gözyaşlarımızı tutamayız. Eğer bir insanı, Platon'un mağara kuramındakine benzer şekilde, doğduğu andan itibaren sürekli bir filmin oynadığı sinema salonunda tutarsanız seyrettikleri onun tek gerçekliği olacaktır. İşte 3D ve IMAX teknolojileri bu duygusal etkileşimi bir kaç basamak daha öteye taşıyarak, sanki biz o film içine ve o sinema salonunda doğmuşuz gibi, artık bizim o duvara yansıyan görüntünün bir parçası olmamızı veya öyle hissetmemizi sağlamışlardır. Tabii bunların hepsi bizim daha iyi film seyretmemiz için değil, kapitalizmin daha çok kazanması için yapılmaktadır.
Ayrıca yukarıda andığım Ankara’daki sinema salonları içerisinde sadece Akün Sineması bu teslimiyete karşı çıkmış, ancak diğer çok salonlu, 3D'li sinemaların kazancı karşısında ayakta duramayarak bir tiyatro sahnesine dönüşmüştür. Bunu da belirtelim dedik...
Öyle anlaşılıyor ki, sinema salonlarımızın şeklini de kapitalizm belirlemekte ve bunu bir sömürü aracı olarak kullanmaktadır…

NOT: Zaman zaman yazı edit edilecektir. Bu ilk kusmadır... Takip etmeye devam ediniz.

ARAYAN BULUR: "V For Vendetta'nın Gerçek Yüzü"

Biliyorsunuz "Arayan Bulur" başlığımız, kişilerin arama motoru Google'da arayıp da Google'un da o kelime için kişiyi bizim blogumuza yönlendirdiği, ama hiçbir şey bulamayıp geri döndüğü kelimeleri bir dahaki aramasında geri dönmesin diye açıklamayı amaçlamaktadır. Daha önce "Gözlük takıp görülen uzaylı filmi" arama cümlesi ile başlattığımız bu başlık, "V For Vendetta'nın Gerçek Yüzü" ile devam ediyor. Zira "V For Vendetta" filmi boyunca maskeyle dolaşan kahramanımız V.'nin gerçek yüzü ya da maskenin altındaki yüzü herkese dert olmuş durumda, Google'da o kadar çok aratılıyor ki şaşarsınız.
"Remember, remember, the fifth of november!"
"V for Vendetta"daki maskeli kahramanımız "V." film boyunca yüzünde bir Guy Fawkes maskesi ile dolaşır ve film boyunca maskeyi yüzünden hiç çıkarmaz. Daha doğrusu film süresince sadece bir kere çıkarır maskeyi, ama onda da gene yüzünü değil maskeyi görürüz. Maske dışında, V'nin başına taktığı bir uzun peruk ve son olarak da kostümünün tamamlayıcısı bir püriten şapkası vardır. Yani başındaki her bölge hiçbir yer görünmeyecek şekilde kapatılmış olur bu şekilde. Aynı şekilde bedeninin başka bir yerinde de tenine dair bir açıklık göremeyiz, ellerinde sürekli hiç çıkmayan bir eldiven vardır. Aslında ellerini bir sahnede kısa bir an görürüz (Evey'e yemek yaptığı ve Evey'nin sessizce arkadan geldiği sahne) ve gördüğümüz kadarıyla tamamen yanık iziyle kaplıdır elleri. Ancak Evey de gördüğü için hemen tekrar giyer eldivenlerini.
Film boyunca V'nin geçmişine ait çok fazla bilgi verilmez bize, V ile ilgili olarak verilen bilgilerin çoğu aslında yaşadığı toplumun da başına gelen ve iktidara yerleşen faşist yönetimin sebep olduğu şeylerdir. Filmin V'nin geçmişiyle ilgili bir geridönüş/flashback sahnesinde faşist iktidarın homoseksüelleri, beyaz ırktan olmayanları, Hıristiyan olmayan ve diğer ezilmişleri topladığı Larkhill'deki kampı görürüz. Burada insanlara işkence edilerek çeşitli ilaç deneylerinde kullanılmaktadırlar (V'nin acıya karşı o insanüstü dayanıklılığının sebebi de buradaki deneylerdir). V de işte bunların arasındadır, kimbilir belki önümüzden sıra sıra geçen insanlardan biridir? Bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey kendisinin 5 numaralı hücrede kaldığıdır; ancak hücresinin kapısında 5 rakamının Latince karşılığı vardır, yani "V". Bir gece Larkhill'de büyük bir yangın çıkar veya çıkartılır(!). Yangın sırasında 5 numaralı hücreden bir adam çıkar, her tarafı/bütün bedeni yanmış, teni erimiştir, ama asla dik duruşunu bozmaz, sanki hiç acı çekmiyor gibidir. İşte bu kişi, tenini kaybetse de tinini küllerinden yeniden doğuran "V"dir... Tıpkı Nazım'ın dizelerinde dediği gibi; "Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa."
"Sen yanmasan? Ben yanmasam? Biz Yanmasak? Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?"
Yani, V'nin görsel olarak, tensel olarak bir yüzü yoktur; yangın sırasında tamamen yanmıştır. Ancak o bunu kendi lehine çevirmiş, intikamın ve toplumun sembolüne dönüşmüştür. Çünkü maskenin altındaki yüzün hiçbir önemi yoktur; onu, sen de ben de takabiliriz. Hatta V'den sonra maskeyi Evey takarak ona bir nevi ölümsüzlük kazandırır. Artık "V" bir kişi değil, ölümsüz bir kavrama dönüşmüştür. Zira Evey'den sonra da onu başka biri takacaktır- filmde değilse bile çizgi romanda böyle (Burada Kızılmaske çizgi romanını hatırlayın. Onun da yüzünü sadece ailesi görebilirdi. Çünkü yerlilerin "Ölümsüz Ruh" dedikleri Kızılmaske yüzlerce yıldır yaşamaktaydı. Ama aslında olan maskenin babadan oğula geçtiğiydi, yüzünü kimse görmediği için hekes onu ölümsüz sanıyordu.).
"V"nin de dediği gibi;
"Bu maskenin altındaki et ve kemiklerden oluşan yüz, benim benliğime ait değil."
"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var, ve fikirler kurşun geçirmez!"
İşte bu da "V" maskesinin ardındaki gerçek oyuncu: Hugo Weaving.

FİLMSEL KAVRAMLAR: "Standart Lineer Programlama" (Order of Chaos/ Kaos Düzeni, Vince Vieluf, ABD, 2010)

Order of Chaos veya Kaos Düzeni, subliminal (bilinçaltının en derinlerine hitap eden) mesajlar içeren bir film. Gayet düzenli hayatı olan bir beyaz yakalının hayatının nasıl bir kaosa sürüklendiğini anlatan film boyunca, arka sahnede bir duvar yazısı, son dakika haberi, radyo konuşması vs. şeklinde öndeki sahneye eşlik eden bir mesaj verilmekte. Aşağıdaki metin de, kahramanımız işinden kovulmasının ardından arabasının içinde hezeyan geçirirken arkada araba radyosundan yükselen bir konuşma. Bir "Komplo Teorisi" niteliği taşıyan konuşmanın içeriği aslında bize çok da uzak değil. Arap Baharı, Turuncu Devrimler ve bizdeki #Gezi olaylarının yanı sıra Ortadoğu'daki karışık durumun da bir nevi sebebini anlatıyor bize. İşte "Standart Lineer Programlama":

"... daha çok kimyasal silah kullanımı, halka ve dünyaya açıklamalarını işte böyle yapıyorlar. Bu sonuca nasıl vardılar ya da bu senaryolar için milyonlar ödenen düşünce kuruluşları bunu nasıl hayal edebildiler bilmiyorum. Şöyle devam ediyor, beyne monte edilen bilgi yongaları, elektromanyetik atım silahları. Orta sınıf artık devrimci oluyor, Marksist proletaryanın görevini onlar üstleniyor. Ortadoğu'daki ülkelerin nüfusları %132 oranında artarken, doğurganlık düştükçe Avrupa'nın nüfusu da düşüyor. Hızlı kalabalıklar. Hızlı kalabalıklar, bunlar hızla ortaya çıkan gruplardır. Bunlar bazan suç grupları tarafından ya da terörist gruplar tarafından organize edilebiliyorlar. Şimdi, şu pragrafın üzerinden bir daha geçelim. Dediğim gibi halka işte bu şekilde sunuluyor. Bu, Standart Lineer Programlama. Ve size bir taraftan bu sonuçlara nasıl vardığını açıklamadan korku vermeye çalışırken..." (Radyo burada kapanıyor)

Bu durumda, yukarıdaki konuşmaya göre "Standart Lineer Programlama", insanları korkuyla tehdit ederek onları önceden belirlenmiş seçimleri yapmaya yönlendirmek anlamına geliyor. Tabii insanlar yaptıkları bu seçimlerin kendilerinin seçimi olduğunu düşünmesine rağmen, aslında bu sadece bir toplumsal programlamadır. Konuşmanın başında geçen kimyasal silah kullanımı veya bir ülkenin nükleer silahlara sahip olduğu söylenceleri hep toplum üzerinde korku yaratmayı ve taraflar oluşturmayı amaçlamaktadır. ABD, Irak'a müdahale ederken Saddam'ın nükleer silahlara sahip olduğu söylencesini yaymıştı, bir süre önce Suriye'de sivillere karşı kimyasal silah kullanıldığı söylenceleri ortaya çıkınca sözde Esad'a karşı savaşan ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) kimyasalları Esad'ın kullandığını, Esad da ÖSO'nun kullandığını savunmuştu. Dünyada ise AKP gibi Esad'ın devrilmesini isteyenler kimyasalları Esad'ın kullandığını, Esad'ın devrilmesini istemeyenler ise ÖSO'nun kullandığını savunmuşlardı. Sonuçta hem Suriye hem de dünya nezdinde iki taraf oluşturulurken; gerçekte kimyasal silah kullanıldı mı, kullanıldıysa kim kullandı soruları cevapsız kalmıştı. Çünkü önemli olan sadece söylencenin ortaya atılıp yayılmasıydı, gerçekle kimse ilgilenmiyordu. Peki bu senaryoları kimler hazırlayıp yürürlüğe koyuyorlardı? Elbette konuşmada sözü geçen ve hükümetler tarafından milyonlar ödenen düşünce kuruluşları, ki bunlar her ülkede Sivil Toplum Kuruluşu olarak faaliyet göstermektedirler. Bunların en ünlüsü George Soros'un kurmuş olduğu Açık Toplum Enstitüsü'dür. Bu kuruluş, 2000 yılında Sırbistan'da Slobodan Miloseviç'i deviren ve Sırp demokratik gençlik hareketi olan OTPOR aracılığı ile Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna, Belarus ve Venezuella'da hükümetleri devirerek, son olarak Arap Baharı'nın yaşandığı ülkelerde bu hareketi başlatmıştır (NOT: Soros verdiği bir demeçte, Gürcistan'da 2003 yılında gerçekleşen Kadife Devrimi'ni mali olarak desteklediğini açıklamıştır). Yine bir başka düşünce kuruluşu da ödeneğini her yıl Dışişleri Bakanlığı aracılığı ile ABD Kongresi'nden alan NED'dir. Adı, "National Endowment for Demokracy/ Ulusal Demokrasi Fonu"'nun kısaltması olan NED, 1983'te Sovyetler Birliği yıkılmadan önce hem birlik içinde hem de çevre ülkelerde anti-komünizm ve anti-sovyetizm faaliyetlerini finanse etmek için kurulmuştur. Aslında kuruluş amacı bile NED'in komünist doğu blokuna karşı, demokrasi kisvesi adı altında kapitalist batıyı savunduğunu ve ona hizmet ettiğini  açıkça göstermektedir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ise NED, OTPOR ve daha sonra OTPOR elemanları tarafından kurulan CANVAS gibi örgütleri finanse ederek, ABD çıkarlarına uygun olarak istenmeyen hükümetlere karşı şiddet içermeyen sivil itaatsizlik eylemlerini hayata geçirmektedir. Gündemle de alakalı olarak son bir örnek de ABD'deki Doğu Batı Enstitüsü'dür. Yeni cumhurbaşkanı adayımız Ekmeleddin İhsanoğlu'nun da "Hayat Boyu Başarı Ödülü" aldığı bu kuruluş da aslında CIA'nın yan kuruluşu konumundadır ve ABD çıkarlarını gözetmektedir. Dolayısıyla bu kuruluşlar da "Standart Lineer Programlama"nın birer parçasıdırlar.
Alıntılanan konuşmadaki bir diğer önemli satır ise "Orta sınıf artık devrimci oluyor, Marksist proletaryanın görevini onlar üstleniyor." cümlesidir. Bu da açıkçası birer devrim olarak önümüze sürülen Kadife Devrim, Turuncu Devrimler, Arap Baharı ve hatta bizim Gezi olaylarının neden birer devrim olmadığını açıklıyor. Zira sistemin sunduğu her şeye, bir işe -devlet memuru-, birer ev ve arabaya, yazlığa, her yıl düzenli çıkılan bir tatile, mutlu bir aileye sahip olan orta tabakanın devrim yapma ve bunu başarma gibi bir özelliği yoktur; çünkü sürekli olarak bir şeyler kaybetme endişesi taşıyan insanlar devrim yapamazlar veya akşam beşte işten çıktıktan sonra devrime katılınmaz/yapılmaz. Bu sadece "Standart Lineer Programlama"nın bir paçasıdır. Bu tür hareketler sadece 68'de başarılı olmuş ve hükümetleri bir nebze de olsa sarsmış ve korkutmayı başarmıştır. Ondan sonra sürekli olarak belli aralıklarla bu hareketler tekrar etmiş, ama bırakın hükümetleri sarsmayı onların politikalarına bile yardımcı olmuştur. Çünkü eğer toplum belli periyodlarda bu hareketlerle bir devrim yaptığı hissine büründürülmezse, içlerinde biriken devrim ihtiyacı toplumda çok daha yüksek bir depreme (devrime) sebep olup hükümetleri devirebilir. Ve bu hareketlere dikkat edin içlerinde proletarya sınıfından hiç kimse yer almaz (zaten bu sınıfın devrim yapma ihtimali düşük ücret, işveren tehditleri, sendikal haksızlıklar, fakirleştirme politikaları ile yok edilmiştir) ve ne ABD ne de kapitalizm/emperyalizm aleyhine bir slogan görürsünüz. Çünkü bu "Standart Lineer Programlama"dır.
Yine yukarıdaki konuşmadaki önemli bir satır "Ortadoğu'daki ülkelerin nüfusları %132 oranında artarken, doğurganlık düştükçe Avrupa'nın nüfusu da düşüyor. Hızlı kalabalıklar. Hızlı kalabalıklar, bunlar hızla ortaya çıkan gruplardır. Bunlar bazan suç grupları tarafından ya da terörist gruplar tarafından organize edilebiliyorlar."dır. Biliyorsunuz Başbakan Erdoğan'ın en büyük politikası her aileye 3 çocuk yaptırabilmek, hatta bunu beşe çıkarıp nüfusu "hızla" büyütmek. Ancak hızla büyüyen bu nüfusun eğitim-öğretimi, çalışma olanakları nasıl olacak ona hiç değinilmiyor, onları nasıl bir gelecek bekliyor hiç üzerinde durulmuyor. Burada önemli olan sayısal olarak çoğalmak/artmak ve hızlı kalabalıklar biçimine dönüşmek. Çünkü böylece hem gelecekteki İslami teröre potansiyel militan yetiştirilmiş olacak, hem de eğer militan olmazlarsa hızla büyüyen kalabalıklar içinde eğitimsiz ve işsiz olacaklarından suça sürüklenip, suç dünyasının birer elemanı haline geleceklerdir. Hiç olmadı, her durumda kapitalizm için en ideal tüketici haline dönüşecektir "hızlı kalabalıklar". "Ortadoğu'daki ülkelerin nüfusları %132 oranında artarken", orada terör, sefalet, cehalet de artmaktadır, ama nüfusu düşen Avrupa'da eğitim-öğretim seviyesi arttığı gibi, işsizlik oranı da düşmekte ve refah düzeyi yükselmektedir. Erdoğan 3-5 çocuk isterken yapılan aslında sadece "Standart Lineer Programlama"dır, ve bu isteği veya istediklerini o kadar çok tekrarlarlar ki o istek ister istemez "beyne monte edilen bilgi yonga"sı haline gelir artık. Siz de devrim yapmakla, 3-5 çocuk yapmakla yanıp tutuşursunuz...
Subliminal-1: Aman İlluminati'ye dikkat edin mi diyor, yoksa gerçeği görmek için 3. gözünüzü açık tutun mu?
Subliminal-2: Bir tuvalet yazısı; "9.11 (İkiz Kuleler) devletin işiydi" diyor.
Subliminal-3: Televizyon haberlerinde 3 farklı zamanda verilen son dakika haberlerini yan yana koyduğunuzda, bize Amerika'nın savaş çıkarma konusunda uzman olduğu hakkında uyarı verdiklerini görüyorsunuz. "9.11"den bu konuda gerçekten de iyi olduklarını biliyoruz aslında biz.

FİLMSEL KAVRAMLAR: "Zamanda Yolculuğun Felsefesi" (Donnie Darko, Richard Kelly, ABD, 2001)

ZAMANDA YOLCULUĞUN FELSEFESİ 

 (Zaman Üzerine Saçma Sapan Bir Deneme)

Donnie Darko’ya
Zamanda yolculuk nedir?
Nasıl yapılır?
Hangi zamana gideceğimizi nasıl belirleyeceğiz?
Kimler zaman yolcusu olabilir?
Zaman ya da yapısı değiştirilebilir mi?
Yaşanılan olaylar değişir veya değiştirilebilir mi?



Buradaki şemada görüldüğü gibi, zamanı başı ve sonu olmayan düz bir hat olarak kabul eder ve zamanda “şimdi”den geçmişe doğru geriye gidersek, düz bir hat olan zaman bizim kendi zamanımızı terk ettiğimiz anda da ilerlemeye devam etmektedir. Dolayısıyla bizim terk ettiğimiz zaman olan “şimdi”miz biz onu terk ettiğimiz andan itibaren “geçmiş” olmaktadır. Ancak, ‘şimdi’mizi terk edip ‘geçmiş’e doğru yaptığımız yolculukta vardığımız nokta bizim ‘şimdi’miz olmaktadır. Dolayısıyla zamanda terk ettiğimiz ‘şimdi’ geriye doğru yolculuktan sonra ‘geleceğimiz’ olacaktır. Bu durumda da bizim geleceği bilme yeteneğimiz doğacaktır. Ancak burada biz gelecekten gelen konumunda olduğumuz için, aslında zaten yaşanmış olan geleceği ilmemiz normaldir; çünkü biz, bize göre geçmişi bilmekteyizdir. Ama unuttuğumuz bir şey vardır ki, o da bu teorinin “öznel zaman”a göre düşünüldüğüdür. Yani burada sadece zaman yolcusunun “kendi zamanı” göz önünde bulundurulmaktadır; oysa geride bırakılan dünyanın, evrenin ve insanlarında nesnel bir zamanı vardır. Şekilde de görüldüğü gibi yolcu zamanını terk ettikten sonra da, bıraktığı zaman akmaya devam edecektir. Çünkü tüm insanların, dünyanın ve hatta evrenin zamanını değiştirmek, onları ileri ya da geri almak imkansızdır. Bu dünyanın evrendeki konumunu değiştirmek, evrenin yapısını değiştirmek (o zamana kadar nova, süpernova, yıldız kayması vs. gibi evrensel olayları geri almak), ölü insanları diriltmek, tabiat olaylarını değiştirmek anlamına gelmektedir. Kısaca bu ‘Tanrısal bir güç’ gerektirmektedir. Bu nedenle geriye giden zaman yolcusu gittiği zaman için geleceği bilecektir, ama bu hiç bir şeyi değiştirmeyecektir; bir kelebeği rahatça öldürebilir ya da kendisi doğmadan önce babasını da öldürebilir, çünkü bunlar akmakta olan “reel gelecek” için zaten yaşanmış olgulardır ve onun için bir tehlike oluşturmamaktadırlar. Aslında yolcu için tam olarak geleceği biliyor diyemeyiz; çünkü gelecek onun için ‘bıraktığı zaman-geldiği zaman’ arasındaki ‘zaman dilimi’dir; ama geldiği zamanda gelecek sonsuzdur, sınırı yoktur. Başka bir deyişle, yolcu kendi zamanını bıraktıktan sonra da zaman aktığı için o ayrıldığı tarihten sonrasını bilemeyecektir; sadece geldiği zamanda bir kahin gibi 100, 200, 300 yıllık bir zaman dilimi için gelecekten haberler verecek ve bir kahin muamelesi görecektir o kadar. Sonuçta ‘kaderde’ –zamanda gerçekleşecek olanı- yazılı olanı değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. 


 Buradaki şemada zaman, başı olmayan ama sonu olan (şimdi) düz bir hat şeklindedir. Burada zamanın sonunu, bizim geçmişe yapacağımız yolculukta zamanı terk edeceğimiz an (şimdi) belirlemektedir. Biz, şimdiyi terk ettiğimiz anda zamanı bitirmekte ve geçmişte ulaştığımız noktada onu tekrar başlatmaktayız. Bu da terk ettiğimiz zamana alternatif olarak yeni bir zaman başlatmaktadır.Ancak burada yeni bir zaman başlattığımız için ayrıldığımız şimdi ile vardığımız şimdi arasındaki zaman diliminde gerçekleşen olayları bilemiyoruz. Çünkü kendimize yeni bir gelecek hazırlamış oluyoruz (ama biz bunun farkına ne zaman varırız onu bilemiyorum). Ne var ki böyle bir yolculukta tüm zamanın yapısını değiştirmemiz söz konusu olmaktadır, bu da ayrı bir ‘tanrısallık’ ya da ‘bilim-teknoloji’ anlamına gelmektedir. 

 


Buradaki şemada da zaman başı ve sonu olmayan bir hat şeklindedir. Burada şimdiden yola çıkıp geçmişe gideriz, ama şuna dikkat edin, biz şimdiden ayrıldığımızda zaman hala ileri doğru akışını sürdürmektedir yani şimdi geleceğe doğru akmaktadır. Fakat geçmişte vardığımız noktada, terk ettiğimiz zamana paralel yeni bir zaman akışı oluşmuştur artık. Buradan itibaren, hiçbir fikrimizin olmadığı yeni bir gelecek bizi beklemektedir. Biz zamanda yolculuk yaparak zaten zamanın işleyişine müdahalede bulunmuş ve onun yapısını bozmuş oluyoruz. Ancak bu bozulma öznel olarak gerçekleşmektedir; biz nesnel ‘şimdi’mizi terk ettikten sonra aslında o şimdi ilerlemeye (zamanda akmaya) devam etmektedir. Ayrıldığımız şimdide yaşayanlar sadece bizim bir yolculuğa çıktığımızı görecekler, ama yaşamlarına devam edeceklerdir. Oysa biz geçmişe gidip kendi öznel şimdimizde yaşayacağız, nesnel şimdiden kopmuş olacağız. Dolayısıyla zamanda yolculuk sırasında yaşayacağımız zaman ya kurgusal bir zaman olacak, ya da geçmişte gittiğimiz anda bir hayalet (gibi) olacağız. Dönüş yolculuğumuzu ise ilerlemiş olan şimdiye yapacağız, ama gelip ayrıldığımız zaman hala kendi hattında ilerlemeye devam edecektir. Böylece kendi zamanımıza paralel yeni bir zaman yaratmış olacağız.

Burada ortaya attığımız üç teorinin sonunda önemli bir sonuçla karşılaşıyoruz: Biz zaman yolculuğundan sonra hangi zamana döneceğiz? Zamanda yolculuğun bir sonucu olarak gelecekte yani ayrıldığımız zamanda da değişiklikler olacak mı? Yani bir “kelebek etkisi” söz konusu mu? Daha da ötesi, zamanda hiç tahmin edemeyeceğimiz daha büyük tahripler yapmış olmamız söz konusu olabilir mi (paralel yeni zaman akışı gibi)?

Einstein’ın rölativite kuramına göre zamanda yolculuk teorik olarak mümkündür. Buna göre ışık hızında hareket eden bir kişi ya da nesne zamanda yolculuk edebilir. Ama bu aslında tam bir ‘zaman yolculuğu’ değildir. Çünkü burada yolculuk ‘yolcunun’ ve geride kalanların hızıyla ilgili bir konudur. Bizim zaman içinde on yılda aldığımız yolu ‘yolcu’ ışık hızında bir çırpıda almaktadır, üstelik zamanın bizim üzerimizde oluşturduğu yıpranmalara maruz kalmadan. Biz on yıl yaşlanırken, o daha yola çıktığı günkü haliyle karşımıza çıkacaktır on yıl sonra. Ayrıca bu yolculuk sadece ‘ileri’ yani ‘geleceğe’ doğru gerçekleşmektedir, geri dönüşü yoktur (aslında ışık hızının üzerine çıkıldığı takdirde zamanın ters işleyeceği yönünde bir söylenti de vardır, ama biz daha ışık hızına çıkamamışken onu aşmayı düşünmek eni konu abesle iştigal olacağı için burada sözünü bile etmiyoruz, belki ilerde). Aslında burada zamanda yolculuğu sağlayan ışığın zamandan daha hızlı hareket etmesidir. Bunu kısaca şöyle açıklayabiliriz: Odanıza girdiniz, ve ışığı açtınız. Siz daha elinizi anahtardan ayırmadan ışık her yeri dolduracaktır. Işık sizden çok daha hızlıdır, öyle ki düşüncenizden bile hızlıdır, siz başka bir şey düşünmeden her yer ışıkla dolmuştur. Sizden, düşüncenizden ve zamandan çok daha hızlıdır ışık. İsterseniz anahtara bastığınız anda ışıktan önce odanın diğer ucuna gitmeyi deneyebilirsiniz, ama bunu asla başaramazsınız. Yeryüzünde bunu başarabilen yegane ‘şey’ takyon denen atomaltı parçacıklardır. Teorik olarak bu parçacıklar ışık hızında hareket etmektedirler ve bu nedenle gözlemlenememektedirler. Çünkü ışık hızında hareket ettiklerinden dolayı aynı ‘anda’ hem ‘şimdide’ hem de ‘gelecekte’ bulunmaktadırlar ve bu da onları gözlemlemeyi zorlaştırmaktadır.
Aslında düşünürseniz, insanoğlu da aynı anda hem şimdide hem de gelecekte hem de geçmişte bulunabilmektedir: ‘Yaşadığımız şimdi, aslında bir an öncesinin geleceği ve aynı zamanda da bir an sonrasının geçmişidir’. Bu noktada Einstein’ın “Geçmiş ve gelecek yoktur, sonsuz bir şimdi vardır” sözü de gerçeklenmektedir.  
********
Donnie Darko'da adı geçen The Philosophy of Time Travel kitabının içeriğine buradan ulaşabilirsiniz.
Ayrıca konuyla ilgili olarak Semih Bedir'in "Donnie Darko ve Zamanda Yolculuk" yazısını da okumanızı öneririz.

O AN: ALIEN/ Yaratık- Prometheus'la Tanışma Sahnesi (Ridley Scott, 1979)

1979 yapımı ilk Alien filminde yer alan bir sahne olmasına rağmen, O An'a 'Prometheus'la İlk Tanışma' adını verdik. Zira bu sahne (bir andan ziyade birkaç dakika sürer), Ridley Scott'ın yıllar sonra, 2012'de gösterime soktuğu ve Alien serisinin öncesine bir bakış attığı prequel olan Prometheus filminde, insanoğlunun inceleme yapmak üzere gittiği yabancı uzay gemisinin ilk göründüğü sahnedir. Alien'ın başında, uzaydaki görevini tamamlayıp Dünya'ya dönmekte ve 7 kişilik mürettebatı da uykuda olan ticari uzay gemisi Nostromo, aldığı yardım sinyalleri ile, sinyale cevap vermek üzere otomatik olarak rotasını değiştirir. Hedefine yaklaştığında geminin bilgisayar sistemi mürettebatı da uyandırır ve mürettebata dünyadan (Anne'den: Geminin bağlı olduğu ticari şirket) sinyalin kaynağına gidip araştırmaları emri verilir. Bu emir doğrultusunda sinyalin geldiği gezegene inen Nostromo mürettebatından üç kişilik bir ekip sinyalin kaynağına doğru yol alırlar. Kaynağa ulaştıklarında ise tuhaf bir tasarıma sahip yabancı (yabancı derken uzaylı demek istiyoruz) bir uzay gemisiyle karşılaşırlar. Aslında bu gemi daha sonra 2012 yapımı Prometheus'a konu olacak, insanların kökenlerini araştırmak üzere Prometheus adlı gemiyle gittikleri yıldız sisteminde karşılaştıkları yabancı uzay gemilerinden bir tanesidir. 
 
Alien'da, geminin içine giren 3 kişilik ekip, gemiyi dolaşırlarken bir başka önemli şeyi keşfederler (aslında keşfettikleri en önemli şey Alien/ Yaratık yumurtalarıdır, ama biz burada onlarla ilgilenmiyoruz), girdikleri büyük bir salonun ortasında (büyük olasılıkla bir savunma sistemini yöneten) koltukta oturan bir uzaylı (Alien/ Yaratık'la hiçbir benzerliği yoktur bunun, tamamen farklıdır) iskeletiyle karşılaşırlar. Çok uzun süre ölmüş ve artık fosilleşmiş, üstelik bayağı uzun ve iri bir uzaylı iskeletidir bu (bu sahneden sonra da zaten ünlü Yaratık yumurtalarını keşfederler). Ekip karşılaştıkları sahneden ürküp hemen orayı terk etse de (1-2 dakika görürüz o salonu sadece), aslında biz yeni gösterime giren Prometheus'tan biliyoruz ki onlardan önce koskaca bir ekip o yıldız sistemini araştırıp, kökenlerimizi ve yaşam amacımızı bulmak üzere oraya gönderilmiştir.
Alien'ın başlangıcında birkaç dakika devam eden bu yabancı/uzaylı gemi sahnesinden sonra, ne uzaylı iskeleti ne de gemisi bir daha görülür veya sözü edilir filmde. Ancak yıllar sonra Ridley Scott, serinin başladığı bu uzay gemisini konu alan bir film yapar da, Nostromo oraya gelene kadar o yıldız sisteminde neler olmuştur öğreniriz biz de! Hatta Alien'da Ripley'in dediği gibi, Nostromo'nun aldığı sinyalin neden "bir yardım sinyali değil uyarı sinyali" olduğunu da anlarız. Gerisi H. R. Giger'in muhteşem çizimleriyle şekillendirilmiş Alien ve Prometheus dünyasıdır!

O AN: UNBREAKABLE/ Ölümsüz- Final Sahnesi (M. Night Shyamalan, 2000)

(UYARI: Yazının devamı filmin sonuna ilişkin ciddi bir spoiler -ipucu diyelim- içermektedir. Eğer filmi seyretmediyseniz okumanız kesinlikle önerilmez, önce seyredin sonra gelin okuyun diyeceğim ama o zaman da birşey ifade etmeyebilir zaten gördüğünüz için  finali. 'O zaman sen niye burada bundan bahsediyorsun' derseniz de, 'Ama çok fena be kardeşim, değinmeden olmaz' cevabını alırsınız. Ayrıca benim de olaya ufak bir açıklamam var finale ek olarak. Neyse karar sizin, bunca laftan sonra hala okumak istiyorsanız devam o halde!)

Hepimiz artık Shyamalan filmlerinin bir twist -filmin sonunda açıklanan ve genelde insanı ters köşe yapan gizem- üzerine kurulduğunu ve finalde bizi bir sürprizin beklediğini biliyoruz. Genelde de, öyle olmasa bile (Happening'i hatırlayın) hepimiz artık yönetmen ve senarist olarak Shyamalan adını gördüğümüz her filmde böyle bir twist veya aydınlanma bekliyoruz, bizim için en büyük sürpriz ise herhangi bir filminde böyle bir aydınlanma görmemek oluyor. Yine de 'Happening'den önceki bütün filmlerinde böyle bir sürpriz son olduğunu biliyoruz. Ancak bu sonların hiçbiri (Sixth Sense/ Altıncı His de dahil olmak üzere buna), Unbreakable/ Ölümsüz'deki gibi bir ana indirgenmemiştir. Filmin finalindeki tek bir kareyle birlikte (ki bu da bir an oluyor), hiç beklemediğiniz bir anda karşınıza finalin sürprizi konuverir. Siz daha 'Ne oluyor?' diyemeden tekrar 'o an'a dönersiniz: David Dunn ve Elijah Price'ın ilk defa tokalaştıkları (ya da birbirlerine temas ettikleri) ana. İyi ile kötünün, tanrısal ile şeytani olanın ayrımının yapıldığı ve hem David'in hem de Elijah'ın kendi anlamlarını bulduğu bu an, açık bir şekilde Michelangelo'nun Sistine Şapeli'nin tavanına 1511 civarında yapmış olduğu Ademin Yaratılışı'nı tasvir eden freskine bir göndermedir. Tanrı'nın Adem'e dokunarak (Tanrı'nın parmağı Adem'in parmağına değmek üzeredir) ona can verdiği ya da hayat üflediği o an, filmde tokalaşma sahnesiyle canlandırılmıştır. Elijah insanı yani aciz olanı, kötülüğe yatkın olanı sembolize ederken; David (kendi ölümsüzlüğü ve mükemmelliği ile) tanrısal olanı sembolize etmektedir. Konumları bile freskteki Adem-Tanrı konumlandırmasıyla aynıdır: Solda Adem/ Elijah, sağda ise Tanrı/ David bulunmakta, ayakta olan David'in eli biraz daha yukarıdan uzanmaktadır. Diğer taraftan her iki kahramanın isimlerinin birer peygamber adı olması da (Elijah/ İlyas; David/ Davut) sahnenin kutsallığını bir nebze daha arttırmaktadır. 

"Elijah - Bu sabah uyandığında hala üzgün müydün? Şu hüzün!
David - Hayır!
Elijah - Artık el sıkışabiliriz."
"Elijah - En korkunç olanı ne biliyor musun? Bu dünyadaki yerini bilmemek. Neden geldiğini bilmemek. Bu, bu çok korkunç bir duygu.
David - Ne yaptın sen?
Elijah - Umudumu kaybetmiştim. Kendimi o kadar sık sorguladım ki bilemezsin.
David - Bir sürü insanı öldürdün!
Elijah - Ama seni buldum. Bu yüzden çok fedakarlık ettim. Sadece seni bulmak için.
David - Aman Tanrım!
Elijah - Artık kim olduğunu biliyoruz. Ben de kim olduğumu biliyorum. Ben bir hata değilim. Herşeyin anlamı var. Hikayelerde kötünün nasıl olacağını bir bakışta anlarsın, değil mi? İyinin tam zıttı biridir. Çoğunlukla senin ve benim gibi iki arkadaştır. Çok önceden bilmeliydim. Neden, biliyor musun David? Çocuklar yüzünden!
Bana 'Bay Cam' derlerdi." 

"V FOR VENDETTA"NIN V'Sİ

"V For Vendetta" ya da Türkçe'ye uyarlarsak "Vendetta'nın V'si", tam Türkçe çevirisi ise "İntikam'ın İ'si" (Vendetta, kan davası demektir) şeklinde olmakla birlikte, belki de ilk defa bir yabancı filmin adının isabetli olarak Türkçe'ye çevrilmeden, aynı bırakıldığını görüyoruz. Zira bu filme "İntikam'ın İ'si" gibi bir isim vermek, hem filmin hem de filmin uyarlandığı aynı isimli Alan Moore eseri çizgi-romanın ruhuna ve manasına ihanet etmek olurdu. Her ne kadar film bir intikam öyküsünü anlatsa da, burada karşımıza çıkan intikam duygusu bireyler üzerinden hareketle sisteme yönlendirilmektedir. Çünkü kendine “V(i)” diyen kahramanımız içinde yaşadığı totaliter sistemin ülkeye egemen olma aşamasında, yine bu egemenliğe karşı çıkan insanların hapsedilip üzerinde bilimsel deneyler yapıldığı bir toplama kampında bu sistemin uygulayıcısı/yayıcısı olan kişiler tarafından kurban edilir. Dolayısıyla bu bireyler daha sonra kahramanımız için sistemin kişileştirilmiş haline dönüşecek ve sisteme karşı yürüttüğü intikam hareketini bu bireylere yönlendirerek daha somut sonuçlar almayı hedefleyecektir. Ancak eylemlerinin hedefindeki kişiler, sistemin oluşmasında en masum ya da en etkisiz denebilecek konumdaki kişiler bile olsa onun gazabından kaçamazlar; belki ölümleri daha acısız ve ıstırapsız olur ama mutlaka olur. Çünkü ‘sistem’ tüm unsurlarıyla onun için kötüdür, suçludur ve yok edilmelidir. Filmin anlatımı da bu yöndedir; “V(i)” filmin sonuna kadar hep sistemin (ve dolayısıyla kendisinin de) oluşmasına ön ayak olmuş kişiler üzerinden eylemlerini gerçekleştirir ve en sonunda sistemin gerçek temsilcisi parlamento binasını havaya uçurarak eylemlerine son verir. Filmin başında bir TV istasyonundan yayınladığı kendi TV şovuyla da bunu açıkça insanlığa duyurur.

Aslında filmde de gördüğümüz gibi kahramanımızın kendisine “V(i)” adını vermesi ve sembol olarak da “V”yi seçmesi basit bir rastlantı ya da senaryo oyunu değildir. Aynı şekilde onun bu seçimi, yine intikam duygusunun ya da kan davasının doğrudan kişilere indirgenemeyecek kadar basit olmadığını da göstermektedir. 'V' sadece Vendetta'nın (sisteme karşı güdülen bir kan davasının ya da sistemden alınacak bir intikamın) değil, manidar birçok kelimenin, birçok nesnel sembolün adının baş harfi (hatta filmin bir sahnesinde 'V(i)' baş harfi 'V' olan kelimelerden bir cümle kurar ki hem İngilizce orjinali hem de Türkçe çevirisi akıllara ziyandır) ve birçok kavramın da sembolüdür. Daha filmin başında, kılıcıyla duvara çizdiği ‘V’yi saymazsak, “V(i)’nin Londra Ağır Ceza Mahkemesi binasını havaya uçurması sırasında patlamanın duman bulutu gökyüzüne bir ‘V’ harfi oluşturarak yükselir. Film boyunca ‘V(i)’nin maskesinden tutun da gerçekleştireceği o büyük eyleme kadar vurgusu yapılan ve filmin açılış sahnesini oluşturan Guy Fawkes ve onun düzenleme girişiminde bulunduğu ‘barut komplosu’nun tarihi de (5 kasım 1605) yine Latince’de 5 anlamına gelen ‘V’ ile simgelenmektedir filmde. 'V' bazen bir toplama kampındaki hücrenin kapı numarası (Latince 5), bazen bir kırmızı gülün Latince adıdır. Bazen özgürlüğü için canını vermiş bir kadının adı, bazen de Goethe'den yapılmış bir alıntıdır. Bazen Vendetta'nın 'V(i)'si, bazen de Evey (İvi)'nin 'V(i)'sidir. 'V(i)'nin de dediği gibi, 'V' bir fikirdir aslında; bazen karşı çıktığımız, bazen de sonunda ölmek pahasına da olsa savunup peşinden koştuğumuz ve bizi yeni baştan  yaratan bir fikirdir. Bu yüzden film boyunca 'V'nin ne olduğunun çok da önemi yoktur ya da neyin baş harfi olduğunun veya tam olarak neyi sembolize ettiğinin. Çünkü  filmin hangi karesine baksak bir 'V' harfi saklanmıştır bazen bir cümlede, bazen de bir görüntüde. Aslında herşey 'V'dir ve dolayısıyla 'V' hiçbir şeydir. Ateşten doğan 'V(i)'nin kollarını yukarı kaldırıp iki yana açmasıyla onun bedeninde de can bulabilir; aynı hareketi Evey(İvi)'nin yağmur altında yapmasıyla bir başkasının bedeninde de can bulabilir. Çünkü 'V' bir düşüncedir ve taktığı maskenin bir önemi yoktur. Maskenin ardında sakladığı şey düşüncesi değildir çünkü, sadece kaderidir. Ve yaptıkları bu hareketle kendi kaderlerini kucaklamaktadırlar; bu sefer kaderlerini sistem değil kendileri yazacaklardır. Bir çeşit zafer (Victory) işaretidir bu, bizim ancak iki parmağımızla yapabildiğimiz işareti onlar tüm bedenleri ve benlikleriyle yapmaktadırlar; böylece aslında o sembolün kendisine dönüşmektedirler, yani 'V'ye! Bizim sadece peşinden koşabileceğimiz, ama asla dönüşemeyeceğimiz bir fikre...

Diğer taraftan 'V(i)'nin kendisine sembol olarak çizdiği 'V'ye baktığımızda, bunun açıkça Anarşizm'in sembolü olan "daire içindeki büyük A"yı hatırlattığını görürüz. Aslında gerek faaliyetleri gerekse düşüncesi tam da Anarşizm'e uygundur ya da daha yakındır 'V(i)'nin. Çünkü o mevcut Totaliter rejimi yıkmaya çalışmakta, ama yerine yenisini kurmayı düşünmemekte ya da bundan hiç bahsetmemektedir (kim bilir belki de kendi sonunu bildiğinden!). Hatta mevcut rejime karşı olduğunu bilmemize rağmen (ki mevcut rejim totaliter bir rejimdir, ama o da demokratik bir rejimden evrilmiştir), onun bir siyasi fikri savunduğunu da görmeyiz film boyunca. Onun bahsettiği tek şey özgürlüktür. Ve her durumda o 'V(i)' olacaktır ve her zaman sistemle kan davalı bir 'V(i)' bulunacaktır. Bu açıdan bakıldığında\ 'V(i)'nin hikayesinin en anlamlı finali uyarlandığı çizgi romanda karşımıza çıkmaktadır. Filmde göremediğimiz bu finalde, 'V(i)' öldükten sonra Evey (İvi) onun kostümünü giyerek ve Guy Fawkes maskesini takarak onun yerine geçer ve 'V(i)' olarak faaliyetlerine devam eder. Çünkü, filmin finalinde herkes Guy Fawkes maskesi taksa da, aslında güçü kontrol eden her iktidar totalitarizmin bir parçasıdır ve eninde sonunda tamamen ona dönüşecektir. Ancak Evey, 'V(i)'nin yerine geçerek o maskenin ardında 'iktidarla kan davalı' ölümsüz bir düşünce olduğunu da bize göstermiş olur. Üstelik çizgi romanın son karesinde görürüz ki o da kendisine bir halef bulmuştur. Çünkü 'V' ne olursa olsun, neyi sembolize ederse etsin, o herşeyden çok "Vendetta'nın V"sidir...

 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger