Latest Movie :
Recent Movies
Gizem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gizem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

LA CASA DEL FIN DE LOS TIEMPOS aka. The House at the End of Time/ Zamanın Sonundaki Ev aka. Araftaki Ev, Alejandro Hidalgo, Venezuella, Dram, Gizem, Gerilim, 2013

Çocukluğunu 80'li yıllarda yaşayıp, Bilinmeyen Ansiklopedisi'nin fasikülleri ve kült dizi Alacakaranlık Kuşağı izleyerek büyüyen ve X-Files/ Gizli Dosyalar ve Atlantis/Martin Mystere çizgi-romanını okuyarak bedensel, ruhsal ve zihinsel gelişimini tamamlayan biri olarak saydığım tüm bu malzemeleri içinde bulabileceğiniz, ilginç bir senaryoya sahip bir film Zamanın Sonundaki Ev. Ancak genel olarak sinema ve forum sitelerinde denildiği gibi tür olarak "Korku"ya pek girmiyor; her ne kadar filmin atmosferi sizi gerse de aslında olayın bambaşka olduğunu finale doğru anlıyorsunuz. Adında "... Ev" kelimesi geçen her film gibi Zamanın Sonundaki Ev de bir "tekinsiz ev" filmi ve bu tekinsizliği size açılış sahnesiyle ziyadesiyle veriyor. Açılışını 1981 yılında yapan film, söz konusu evde bilinmeyen güçler tarafından öldürüldüğünü gördüğümüz bir baba ve oğlunun (aslında oğul ölmüyor sadece ortadan kayboluyor ama o da ölmüş kabul ediliyor) cinayetinden evin annesi Dulce'nin sorumlu tutulmasını ve müebbet hapse mahkum edilişini gösteriyor bize. Ardından 30 yıl sonrasına atlıyor film ve artık yaşlanmış olan Dulce yaşlılıktan dolayı cinayetlerin işlendiği kendi evlerinde ev hapsine alınıyor. Dulce'nin eve dönüşüyle birlikte evde de garip olaylar yaşanmaya başlıyor tekrar ve artık yaşlanmış olan Dulce bir rahibin de yardımıyla 30 yıl önceki cinayetlerin sırrını ve evin gizemini çözmeye çalışıyor.
Aslında paranormal olarak bakıldığında, hem Bilinmeyen Ansiklopedisi'nden hem de Martin Mystere'den (ki bu çizgi roman hikayelerini gerçek mekan ve olgulara dayandırır) öğrendiğimiz kadarıyla yeryüzünde bu tür mekanlar veya coğrafi noktalar gerçekten de bulunmakta. Bunların en ünlülerinden biri Bermuda Şeytan Üçgeni diğeri de aynı eksende, ama tam aksi yönde bulunan Japon Ejder Üçgeni'dir. Bu iki nokta da buradaki tekinsiz ev gibi kaybolmaların veya zamanda kaymaların, ışınlanmaların yaşandığı birer nokta olarak tanımlanıyor (en azından paranormal olarak böyle açıklanıyor). Biz de, Rahip'in ev hakkında yaptığı araştırmalardan Zamanın Sonundaki Ev'i inşa eden 33.dereceden Hür ve Kabul Edilmiş Mason'un uzun incelemelerden sonra evin sadece o noktaya inşa edilebileceğini söylediğini öğreniyoruz. Çünkü finalde öğrendiğimiz kadarıyla o nokta, zaman ve boyutlar arasında geçişi sağlayan bir kavşak noktası. Zira yine Rahip'in yaptığı araştırmalardan o evde kaybolanların sadece Dulce'nin oğlu olmadığını öğreniyoruz. Bu nedenle bir korku filmi gibi başlayan film, senaryosunu zamanda yolculuğa bağlayarak farklı bir kulvarda seyrediyor. En azında doğaüstü yaratıklardan nasiplenmeye çalışmıyor gizemini açığa çıkarırken.
W. H. Hodgson'un tekinsiz evi "Sınırdaki Ev" ve Martin Mystere/Atlantis'in "Dünyanın Sınırındaki Ev" macerasının yayınlandığı Tay Yayınları 4. sayısı kapağı. Ev arkada.

Film, "tekinsiz ev" fenomeniyle kült Gotik yazar H. P. Lovecraft öykülerini ziyadesiyle hatırlatmakta ve etkisi açıkça görülmekte, hatta Lovecraft'ın da esin kaynaklarından biri olan W. H. Hodgson'un hemen hemen aynı isimli ve yine boyutlar ve zamanlar arasında geçiş sağlayan bir evi anlattığı kitabını da etkileşimde bulunduğu eserler arasında sayabiliriz, "Sınırdaki Ev". Yine Lovecraft'ın da bir karakter olarak içinde yer aldığı Martin Mystere'in "Dünyanın Sınırındaki Ev" macerasında var olan evin, zamanda ve boyutlar arasında geçiş sağlamasıyla da (ve tabii isimsel olarak da) filmle benzeştiğini söyleyebiliriz. Zamanın Sonundaki Ev, edebi ve paranormal olarak sağlam yerlerden referans alan, iyi ve finalde şaşırtan, ama film bitip üzerine biraz düşündükten sonra daha da iyi olabilecekmiş hissini veren bir senaryoya sahip. Tabii beyazparde hakimiyetinden dolayı Hollywood'un hiper yakışıklı ve güzel yıldızlarını seyretmeye alışık gözlerimiz Venezuellalı yıldızları biraz yadırgasa da film her şekilde izlenmeyi hak ediyor.

                                                       IMDb                    rottentomatoes

THE OBJECTIVE/ Zor Görev, Daniel Myrick, ABD, Fas, 2008, Bilim-Kurgu, Gizem

"The Blair Witch Project"in yönetmenlerinden Daniel Myrick'in sonraki filmi The Objevtive/ Zor Görev, bizi Afganistan'ın bilinmeyen bir bölgesine gerçekleştirilen çok gizli bir görevin sırlarıyla karşı karşıya getiriyor. CIA'nın paranormal olaylarla ilgilenen özel bir biriminde (kült TV dizisi X-Files'ı hatırlayın, ki bu filmin de ondan geri kalır yanı yok) görevli olan özel ajan Benjamin Keynes çok gizli bir görevle Afganistan'a gönderilir. Burada özel bir timle buluşacak olan Keynes, sözde Kutsal Dağlar'da saklanmakta olan bölgede sözü geçen bir dini liderle, Afganistan'daki ABD politikalarını deteklediğine dair bir video kayıt yapacaktır. Ancak ekip Kutsal Dağlar'a yaklaştıkça hem ellerindeki elektronik cihazlar çalışmamaya hem de geceleri garip ışıklar ortaya çıkmaya başlar. Bunlara bir de birden bire ortadan kaybolan Taliban saldırıları da eklenince, gizli görevden haberi olmayan ve sadece video kayıt almaya gittiklerini sanan tim elemanları Ajan Keynes'in amacından şüphelenmeye başlarlar.
The Objective/ Zor görev, son darbeyi finalindeki son karede vuran minimalist bir bilim-kurgu. Yani büyük aksiyonların yaşandığı, dijital efeklerin gırla gittiği bir film değil, "bilim-kurgu" türünü görüp de seyredeecekler için önce bunu belirtmekte yarar var (sonra kendileri bunun neresi bilim-kurgu diye parlıyorlar forumlarda, sitelerde; ama bu da bilim-kurgu işte!). Aksine 5-6 kişiyle çekilmiş, dekor olarak Fas dağlarının kullanıldığı, efektlerin neredeyse hiç olmadığı bir film (bu nedenle de minimalist zaten). Ancak film yine de sıkılmadan ve merakla izleniyor baştan sonra kadar. Hatta başta verdiği ipuçları hakkında da biraz bilginiz varsa Ajan Keynes'in aslında nereye ve ne amaçla gittiğini de anlamanız mümkün.
Filmin başlarında, ajan Keynes ve özel tim video kayıtı yapmak için önce dini lider Muhammed Aban'ın evine giderler. Buradayken Aban'ın Taliban'dan saklanmak için Taliban'ın yakınlarına bile gitmekten korktuğu Kutsal Dağlar'a gittiğini öğrenirler. Keynes de Kutsal Dağlar'a gitmeden önce Muhammed Aban'ın evinde ufak bir araştırma yapar ve bu sırada tezgah üzerinde, daha sonra gizlice cebine attığı radyoaktif bir nesne bulur. İki kanadı ve kuyruğuyla modern bir uçağın veya uzay mekiğinin ufak bir modelidir aslında bu nesne. Diğer taraftan filmin kurgusu içinde kullanılan bu nesne aslında tamamen gerçek bir nesnedir ve orjinali Mısır'da Kahire Müzesi'nde bulunmaktadır. İşin ilginç tarafı ise Kuzey Sakkara'daki kazılarda 1898'de bulunan bu nesnenin M.Ö. 200'e tarihleniyor oluşudur; yani bir başka deyişle, bu nesne 2200 yıllıktır. Bu cismin aerodinamiği üzerinde yapılan modern çalışmalar ise, bunun hızı saatte 45-65 mil olan bir kargo uçağının modeli olabileceğini göstermiştir. Ama tabii asıl mesele bu modelin yapıldığı çağda ne bir uçağın ne de onu çalıştıracak bir enerji kaynağının olmadığına inandırılmış olmamızdır bizim... Bu arada araştırmacıların dediğine göre Mısır'da açılan mezarlardan ele geçen buluntulardan Mısırlılar'ın gördükleri her şeyin modelini yaptıkları anlaşılmaktadır.
Filmde görülen uçak modeli.
Mısır'da ve Güney Amerika'da ele geçen orjinal uçak modelleri.
Filmin başındaki bu sahneden sonra, eğer bu örnekler hakkında bir bilginiz varsa anlarsınız ki Keynes uzaylılarla ilgili bir durumun içindedir. Onun asıl amacı özellikle Kutsal Dağlar civarında yoğunlaşan paranormal olayları kayıt etmek ve bunların Güneydoğu Asya mitolojisinde geniş bir yer tutan uçan nesneler Vimanalar olup olmadığını belirlemektir. Özellikle Hint mitolojisinde sıkça karşımıza çıkan Vimanalar üçgen şeklinde ve ortasında ışık saçan uçan nesnelerdir. Filmde de Vimanalar ters üçgen şeklinde (normalde düz üçgen şeklindedirler) ve ortalarından ışık saçar şekilde gösterilmişlerdir. Hatta bu tasvir kimi seyirci yorumlarında, Masonik bir sembol olan "piramit içerisindeki göz" sembolüne benzetilerek subliminal anlamda Siyonizm'in ve Şeytan'ın filmi olarak yorumlanmıştır The Objective. Oysa ki bu sembol kökleri Mısır'a kadar dayanan çok eski bir semboldür ve Horus'un tek gözünü temsil eder. Piramit veya üçgen içerisindeki göz de gökyüzünden bizi seyreden tanrının gözüdür, yorumlarda bahsedildiği gibi Şeytan'ın değil. Bizdeki mavi nazar boncuğu bile buradan gelir; bizi kem gözden koruduğuna inandığımız o boncuk tanrının gözünü tasvir eder (nazar: bakmak, göz atmak).
Filmin son sahnesinde, Ajan Keynes uzay aracından inen canlıların ona temas etmesiyle aydınlanma yaşarken akan görüntülerde Vimanalar'ın görüntüsü de bir çizim şeklinde akar geçer ekrandan ve bu da ters üçgen ve içindeki bir gözden ibarettir. Hemen bunun ardından özel bir hastane odasında uyanan Keynes'in elinde yine Aban'ın evinden aldığı uçak modeli vardır ve onu sıkı sıkı tutar.
Siyonizm'in mi yoksa tanrının aslında bir uzaylı olduğunun mesajı mı?
Aslında The Objective/ Zor Görev'in Siyonizm'in propagandasını yapma gibi bir derdi yoktur, ama çok eski semboller günümüzde ilk anlamlarından farklı olarak algılandıklarından seyirci nezdinde film böyle yorumlanmaktadır. Burada filmin bize asıl bahsetmek istediği şeyse, Roland Emmerich'in ünlü filmi Stargate'de de denmeye çalışıldığı gibi ve Erich von Danikenvari bir şekilde tanrının aslında bir uzaylı olabileceğidir. Çünkü üçgen bir uzay aracı olan Vimana'dır, içindeki gözse insanları gözeten tanrının/uzaylıların gözüdür. Çünkü antik insanların mitolojilerinde tanrılar hep aydınlık bir disk, konik gövdeli bir disk şeklindedir veya tanrıların tepesinde hep bir yıldız parlar. Çünkü antik mitolojilerde tanrılar insanların gözlerine görünmezler, hep bir bulut arkasındadırlar; tıpkı filmdeki Vimana ve uzaylılar'ın da sadece kızılötesi kamerayla görülebilmesi gibi.
Kısaca The Objective/ Zor Görev izledikten sonra bunca zaman neden izlemediğimize pişman olduğumuz, mutlaka seyredilmesi gereken bir film.

                                                      IMDb                      rottentomatoes

EKSK SYFLR (Eksik Sayfalar), Ozan Çobanoğlu, Türkiye, 2013, Dram, Gizem

Hollywood filmlerinde sıkça gördüğümüz, "bir gün hiç tanımadıkları bir yerde uyanan bilmem kaç kişinin neden orada olduklarını anlama çabası" şeklinde özetlenebilecek bir konunun yerli uyarlaması olarak karşımıza çıkıyor Eksik Sayfalar. Ancak burada bir fark var, daha önce çalıştıkları şirketin patronunun intihar etmesi sonucu zan altında kalan ve haklarında yolsuzluk soruşturması açılan, çok da sağlam pabuç olmayan 8 kişi, batmakta olan eski şirketlerini satın alan gizemli bir "Patron" tarafından kendi adına çalışmaya zorlanırlar. Bayıltılarak gizemli bir mekana götürülen çalışanlar burada düzenlenmiş olan bembeyaz ofiste üç gün boyunca kendilerine verilen satış görevlerini sadece telefonda konuşarak halledecekler, gün sonunda en az geliri elde eden kişinin de işine son verilecektir; tabii bu durumda "işe son verme"nin ne anlama geldiğini söylemeye de gerek yok sanırız. 8 kişi bir yandan kendilerine verilen görevleri kimse kovulmasın diye dengeli bir şekilde yapamaya çalışırken, bir yandan da "Patron"un amacını öğrenmeye çalışırlar; ancak patronlarının amacı çok farklıdır.
Filmin adı "Eksik Sayfalar", aslında görünürde çok parlak birer özgeçmişe sahip bu 8 kişinin özgeçmişlerinde yer almayan yani eksik olan yasadışı veya insanlık dışı faaliyetlerinin yer aldığı sayfalara gönderme yapıyor. Çünkü ya halihazırda ya da hayatlarının bir aşamasında bu 8 kişinin her biri ya bir yolsuzluğa, ya bir insanlık dışı harekete karışmış durumda ve yeni patronun her şeyden haberi var. Aslında patron da bu açıdan bakıldığında kurbanlarına birer hayat dersi vermeyi amaçlayan ünlü seri Testere'nin seri katili Jigsaw'ı hatırlatmıyor değil. Patron da kendi gizli amacına ulaşmaya çalışırken, bir yandan da bu 8 kişiye bir hayat dersi vermeye çalışıyor.
Genel olarak bakıldığında Eksik Sayfalar, Türk sineması adına yeni bir şeyler yapmayı deneyen ve bunda da gayet başarılı olan bir film. Özellikle filmin, Ozan Çobanoğlu'nun ilk yönetmenlik denemesi olduğu da düşünülürse yarattığı atmosferle Hollywood örneklerinden hiç de geri kalmıyor. Her şeyin bembeyaz renkte dizayn edildiği ofiste Ayşegül'ü canlandıran Tuvana Türkay kırmızı elbisesiyle filme sürrealist bir hava katarken, finalin de film boyunca saklanan gizemi tatmin edici bir şekilde yansıttığını da belirtelim. 
Kısaca Eksik Sayfalar hem yeni Türk sineması adına izlenmesi gereken, hem de genç yönetmeninin yeni işleri için desteklenmesi gereken bir film.

PINTU TERLARANG aka. FORBIDDEN DOOR/ Yasak Kapı, Joko Anwar, Endonezya, 2009, Gerilim, Gizem


Gizemini finale kadar koruyan ve son on dakikasında ekranı kanla kırmızıya boyamasıyla tam Tarantino'luk film dedirten, sonunda ise Shyamalan'a rahmet okutacak derecede bize ters köşe yaptıran nevi şahsına münhasır bir Endonezya filmi var karşımızda. Konusu ve senaryosuyla neresinden tutsak elimizde kalacağından ve bir sürpriz bozan (spoiler) açık etmeden konuyu anlatamayacağımızdan en baştan sizi uyaralım. Ancak kesinlikle final sürprizine ilişkin bir ipucumuz olmayacak yazıda en azından onun garantisini verelim. 
Gambir hamile kadın heykelleri yapan bir heykeltraştır. Yaptığı bu heykeller ilginç bir şekilde insanlar tarafından çok beğenilmekte ve hem kendisini hem de galericisini zengin etmektedir. Başta bu heykeller olmak üzere filmdeki her şeyin aslında bir sırrı var, ama en azından heykellerin sırrını öğrenmek için fazla beklemiyorsunuz. Asıl çözülmesi gereken sır, Gambir bu heykelleri yapmaya başlayıp Talyda ile evlendikten sonra ortaya çıkıyor. Düğünden sonra, planlarını Talyda'nın çizdiği ve Talyda'nın mimar babasının da inşa ettiği eve taşınan Gambir, bir gün çalan kapıya bakmaya gittiğinde kapıda hiç kimseyi bulamaz. Ama eşikte  "Yardım Et" yazan bir yazı vardır. Bu andan sonra "Yardım Et" yazısı her yerde karşısına çıkmaya başlar Gambir'in. Önce tesadüf olabileceğini düşünse de sonradan bir de "Yardım Et" diye fısıldayan sekiz yaşındaki bir çocuğun görüntüsü musallat olur Gambir'e. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, bir de evindeki atölyesinde çalışırken tesadüf eseri atölyesindeki büyük dolabın arkasına gizlenmiş, asma kilitli kırmızı bir kapı bulur Gambir. Tam kapıyı açmak için baltayla girişmek üzereyken Talyda gelir ve "Sakın açma Gambir" der, "O kapıyı sakın açma.". Gambir onu dinler ve kapyı açmaktan vazgeçer; kapıyı da bu sefer önüne bir göz resmi asarak saklar ve filmin finaline kadar kapının varlığını unutur. Daha sonra kendisinden yardım isteyen çocuğu aramaya devam eder ve çevresinde görmeye devam ettiği "Yardım et" yazılarından birine eşlik eden "Herosase" yazısı onu aynı isimli çok özel ve gizli bir kulübe götürür. Bir arkadaşının aracılığı ile üye olduğu kulübün tek şartı vardır "Ne olursa olsun hiç soru sormamak.". Çünkü bu kulüpte üyeler özel odalardaki TV'lerden şehirdeki evlere yerleştirilmiş gizli kameralar aracılığı ile bir nevi "reality şov" izlemektedirler. Kendilerine verilen menüden istedikleri kişiyi/konuyu seçerek onun kanalından her şeyi izlemektedirler. Gambir ise burada bir "tesadüf" sonucu kendisinden yardım isteyen çocuğun görüntülerini görür: Çocuğa anne ve babası tarafından baskı ve şiddet uygulanmaktadır görüntülerde...
Evet, bundan ötesi sürpriz bozanını açık etmek olacağından fazla detaya girmiyoruz konuyla ilgili, ama filmi izleyince göreceksiniz ki yönetmen/senarist Joko Anwar, senaryo olarak Shyamalan'a ve filmdeki "şifreler"le de ünlü dizi "Lost"un yapımcısı ve yaratıcısı J. J. Abrams'a rahmet okutacak nitelikte. Bu şifrelerle Joko Anwar yabancı forumlarda çoktan Yahudi/Siyonist damgasını yemiş bile. Biz de özellikle filmi seyredecekler için bunlardan bazılarını size gösterelim dedik:
1. 42651378
1. 42651378: Lost'tan aşina olduğumuz sayısal bilmeceler burada da söz konusu. Gambir'in üye olmak için gittiği "Herosase" isimli kulübün müdürü Ibu Mona'nın kapısında görülen rakamlar, 42651378... Bu rakamlar aslında bir anagram olan kulübün adı "Herosase"yi gerçek anlamına dönüştürmek için kullanılan rakamlar. Şöyle ki,
Önce Herosase'deki harfleri sayısal olarak işaretliyoruz:
H  E  R O  S  A  S  E
                                                                   1  2  3  4   5  6   7  8
sonra da bize verilen rakamlardaki gibi harfleri sıralıyoruz:
                                                                  4  2  6  5  1  3  7  8
                                                                  S  E A  H  O R S  E  
böylece anagramı yapılan kelime Seahorse/ Denizatı ortaya çıkıyor. Denizatı ise çok geniş anlamları olan bir kelime ve hayvan. Mesela denizatı uzak doğuda iktidarsızlığın tedavisinde kullanılıyormuş, ki kahramanımız Gambir'in de böyle bir sorunu var. Kunopegos isimli Denizatı şeklinde tasvir edilen bir düşmüş melek de var mitoloji de, ki bu tanım Gambir'e çok uyuyor. Ayrıca denizatlarında erkeklerin hamile kalıp doğum yapması gibi mucizevi ve doğanın kendi düzenine ters bir üreme şekilleri söz konusu ki bu da Gambir'le yakından alakalı bir durum sayılır.
2. Pin-up reklamları
2. Pin-Up Reklamlar: Filmde bir kaç kere karşımıza çıkan ve daha çok 1950'lerin ABD'sinde görülen "pin-up" kızlarından birinin olduğu reklam panoları. Dikkat ederseniz her ikisi de subliminal bir slogan içermekte ve sözde daha mutlu ve düzenli bir yaşam düşüncesini empoze etmektedirler. Sağdaki kırmızı panoda "BE A GOOD WIFE. GET A JOB" yazmakta; yani "İyi bir eş olun. Bir iş edinin." demekte. Soldaki yeşil panoda ise "WELCOME TO THE SMILING LAND" yazmakta, yani "Gülen yüzler ülkesine hoşgeldiniz." demekte ve genelde de panodaki reklam figürlerinden kadınların hedef alındığını görmekteyiz. Ancak filmin finalinde görüyoruz ki bu panolar tamamen yalan. Üstelik panoların ne kadar sıcak renkler içerdiğine de dikkat edin...
3. Ra'nın Gözü veya Tek Göz
3. Ra'nın Gözü veya Tek Göz: İşte yabancı forumlarda Joko Anwar'a mason etiketinin yapıştırılmasının nedenlerinden bir tanesi. Artık hepimizin başta amerikan doları üzerindeki piramitte yer alan "tek göz"den ve bir çok İlluminati simgesinden aşina olduğumuz göz simgesi burada da karşımıza çıkıyor. Gambir'in atölyesinde bulduğu kırmızı kapıyı saklamak için üzerine astığı tabloda bir "tek göz" resmi yer almakta. Her ne kadar bir çok forumda bu masonik veya büyüsel bir simge olarak yorumlansa da, biz bunu asıldığı yeri de göz önünde bulundurarak, Gambir'in içsel gözü veya üçüncü gözü olarak yorumluyoruz. Zira gözden önce kapıyı büyük bir dolap saklıyor ve hepimiz eninde sonunda çocukluğumuzda dolapların içinden çıkacak bir canavar beklemişizdir. Burada ise canavar dolabın ardından geliyor. Ya da en kötü ihtimalle röntgenciliğe doymayan "Big Brother"ın gözü de olabilir. Sonuçta şehirdeki her evde bulunan gizli kameralarla insanlar birbirlerini izliyorlar. Tabii bu küçük bir hücrenin gözetleme deliğinden sizi gözleyen birisinin de gözü olabilir.

4. Pergel ve Gönye
4. Pergel ve Gönye: Her şeye rağmen Joko Anwar'ı mason etiketinden kurtaramıyoruz. Gambir'in Herosase'de seyrettiği TV'nin bekleme sinyali olarak karşımıza masonluğun en büyük ve yaygın sembollerinden biri çıkıyor: Pergel ve gönye. Eğer dikkat ederseniz aynı semboller filmin afişinde de arka fon olarak kullanılmış. Henüz seyretmesek de Anwar'ın önceki filmi "Dead Time: Kala"da da bu tür masonik ve büyüsel simgeler sıkça kullanılmış.
5. Modus & Anomali
5. Modus & Anomali: Filmdeki gizemli kulüp "Herosase", Modus ve Anomali sokaklarının kesiştiği köşede yer almaktadır. "Modus", alışkanlık haline gelmiş davranış anlamındayken, "Anomali" de sıradışılık, anormallik anlamına gelmektedir (Matrix'i hatırlayın, Neo bir anomaliydi). Bu durumda Herosase de, pin-up reklamlarıyla düzenli bir yaşam fikri empoze edilen insanların sıradan hayatlarını biraz da olsa sıradanlıktan kurtarmak için gittiği bir yer haline gelmektedir. İşin ilginç tarafı "Modus & Anomali", Anwar'ın bir sonraki film projesi olarak karşımıza çıkmaktadır. 

6. Kader Çarkı
6. Kader Çarkı: Gambir, Herosase'ye üye olup TV izlemek için ilk odaya çıkışında kamera onun merdivenleri çıkışını aşağıdan çeker. Spiral şeklinde yukarı doğru tırmanan merdivenlerin tepesinde bir çark göze çarpar. Bu antik dönemden beri hep aynı şekilde tasvir edilen "kader çarkı"dır aslında. Gambir merdivenleri çıktıkça kendi kaderine doğru yol almaktadır ve sonunda bu kaderin ne kadar oyunbaz olduğunu görecek ve çarkın dişlileri arasında ezilecektir... 

Son  olarak, bir şifre yerine geçer mi bilemiyoruz ama filmin afişi 2007 yapımı "Los Chronocrimenes aka. Timecrimes/ Zaman Suçları" ve 2009 yapımı "Triangle/ Üçgen" filmleri ile inanılmaz derecede benzeşiyor. Her ne kadar Pintu Terlarang, konu olarak neredeyse aynı olan diğer iki filme uzaktan bir selam dursa da sonuç olarak her üç filmde de "maske"yle kendini diğerinden veya diğerlerinden saklama olayı mevcut. Çünkü maskenin ardında ne olduğunu bilmek herkes için zararlı olabilir.
Eninde sonunda hepimizin var bir gizlisi saklısı...

İşte böyle kafa karıştırıcı simgelerle dolu bir film Pintu Terlarang ve sonuna kadar seyredilmeyi hak ederken, yönetmen ve senaristi Joko Anwar da takip edilmeyi hak ediyor. Hollywood onun senaryolarını alıp, içine etmeden önce, bütün ön yargılarınızı bir kenara koyup (hani Endonezya filmi olması size pek cazip gelmeyebilir) gidin ve seyredin onun filmlerini...
"-Ama biri senden bir kapıyı açmamanı isterse o kapıyı hiç açma.
- Kapı mı? Ne kapısı peder?
- Yasak kapı. Herkesin vardır.
- O olduğunu nereden bileceğim?
- Açana kadar bilemezsin!"
(Sizce de biraz Schrödinger'in Kedisi'ni hatırlatmadı mı? Kutuyu açarsan kedi ölür, açmazsan orada olduğunu bile bilemezsin, ama kedi yaşamaya devam eder...)
"I see dead people"... Ölü insanlar görüyorum, ama zaten hiçbiri gerçekten yaşamamışlardı!
                                        Pintu Terlarang             IMDb              rotten tomatoes

PIG, Henry Barrial, ABD, 2011, Gizem, Dram, Bilim-Kurgu


Konusunu anlatmaya nereden başlasak elimizde kalacak şekilde spoiler/sürpriz bozan içereceği için çok kısa özetleyelim istedik. Öncelikle hem afişinden hem de "tagline/tanıtım cümlesi"nden anlayabileceğiniz gibi karşımızda yine insan zihni ve anılarıyla oyun içerisinde olan bir film var. Adı ve kim olduğu dahil olmak üzere geçmişine ait hiç bir şey hatırlamadan, elleri bağlı ve başında da siyah bir çuvalla çölde uyanan isimsiz kahramanımız içinde bulunduğu durumu sorgularken cebinden üzerinde "Manny Elder" yazan ufak bir kağıt parçası çıkar. Bunun adı olabileceğini düşünürken çölün ortasında bayılır. Daha sonra gözlerini açtığında İsabel isimli çocuklu bir kadının evindedir ve kadın onu çölde baygın vaziyette bularak evine getirmiş ve çağırdığı doktora da tedavisi yaptırmıştır. Bir süre Isabel ve oğluyla yaşayan, hatta Isabel'le arasında duygusal bir ilişki oluşan isimsiz kahramanımız, cebinde bulduğu kağıtta yazan ismi araştırarak kendi geçmişini, adını ve kim olduğunu öğrenmek ister. İşte bundan sonrası biraz karışarak devam eder filmin. Çünkü kahramanımız kendini tanımak adına ilerleyip, belirli aşamalara geldikçe tekrar ve tekrar çölde uyanıp aynı şeyleri yaşamaya başlar -ancak burada film bizim zaten izlemiş olduğumuz uyandıktan sonraki her şeyi anlatmadan doğruca kaldığı yere bağlanır; hatta bazen bağlanmadan yarım kalır ve tekrar başa döner-. Hatta filmi seyrederken ekrana dikkat ederseniz, her "çöldeki uyanış" sırasında ekranın sol altında 1.2, 1.3, 1.4 şeklinde kendine gelmenin "versiyonları" yazmaktadır. Önce bu anlamsız gelebilir size ama finaldeki açıklamadan sonra bunun nedenini anlarsınız. 
Dediğimiz gibi daha fazlası her türlü spoilerı/sürpriz bozanı açık edeceği için gerisini izleyin deriz. Film genel olarak yavaş ilerleyen bir film olsa da, uyandırdığı merakla veya sonunda ne olacağı düşüncesi ile kendisini izlettiriyor. Bu nedenle forumlarda karşınıza çıkacak kötü yorumlara aldanıp filmi bir kenara koymayın ve izleyin. İsimsiz kahramanımızın sebep olduğu ailevi bir felaketin etkilerinden kurtulmak için neleri göze aldığını görün ve onun yerinde siz olsaydınız ne yapardınız onu düşünün... 
Ya da böyle bir şey yapar mıydınız? Onu düşünün...

“Sen kimsin? Sana kim olduğunu anlatacağım. Sen yaşın değilsin, geçmişin, etnik kökenin, ten rengin de. Sen mesleğin değilsin, malın mülkün, hobilerin, inançların da. Eğer her şeyi hayatından çıkarabilseydin, çocuklar, aile, her şeyi. Geriye ne kalırdı? Bilincin, özün. Gerçek olan. Bütün diğer şeyler etiketlerindirler ve etiketler hakkındaki gerçek ise doğru olmadıklarıdır. Etiketlerin sen değildir. Öyleyse neden etiketler? Kendimizi acıdan korumak için. Sadece fiziksel acıdan değil, duygusal acıdan da. Peki duygusal acının ana kaynağı nedir? Anılar. Travmatik anılar. Örneğin eğer tacize maruz kalarak büyümüşseniz veya korkunç bir suçun mağduruysanız veya meslek gereği korkunç şeyler yapıyorsanız hep bu anıların davetsiz yansımalarıyla yaşamak zorunda kalırsınız. Anıların yeni bir tasarımcıya kavuştuğu yeni bir çağa giriyoruz. Neuroids bize gerçek bir seçenek sunuyor.

Eğer etrafınızdaki herkes dertlerinden arınmış olsaydı sizce günlük yaşantınız nasıl değişirdi? İnsanlar arasındaki olası ilişkileri ve aleniyeti hayal edebiliyor musunuz? Buradaki iyi niyeti?

Zihni kurtar ki sonunda insanlığı kurtarabilelim.”


UTOPIA/Ütopya, Dennis Kelly, TV Dizisi (2013-...), İngiltere, Bilim-Kurgu, Gizem, Macera

İngilizler'den kült olmaya aday bir dizi: Ütopya. Diziye adını veren ve dizide de sıkça karşımıza çıkan "Ütopya", "kuruntulu paranoyak bir şizofren olan Mark Dane'nin iki yılını geçirdiği Sherley denen akıl hastanesinde yazıp çizdiği" grafik bir roman. Akıl hastanesinde geçirdiği iki yıldan sonra intihar eden Mark Dane, Ütopya'nın 1985 yılında yayınlanan ilk ve tek sayısındaki çizimlerinde, ancak 1989 yılında tespit edilebilen ve "Deel Sendromu" olarak adlandırılan dejeneratif bir genetik hastalığın izlerini yerleştirmiştir. Bu nedenle Ütopya, "gelecek felaketleri haber veren çizgi roman" olarak ün yaparken Mark Dane de onun gizemli çizeri olarak ün yapmıştır.
"Ütopya Deneyimleri adı. Bilgi için şeytanla anlaşma yapan bir bilim adamı hakkında ve şeytan farklı şekillerde görünüyor. Ama her zaman yarı hayvan, yarı insan bir melez, çoğu zaman bilhassa tavşan."
Ütopya çizgi romanı üzerine tartışmaların yaşandığı, insanların birbiriyle bilgi alışverişinde bulunduğu bir internet forumu olan "Utopia Experiment"te tanışan Bejan, Wilson Wilson, Becky, Grant ve Ian isimli beş kullanıcı, Bejan'ın Ütopya'nın ikinci sayısının taslaklarına sahip olduğunu ve onlara bunu göstermek istediğini söylemesi üzerine buluşmayı kararlaştırırlar. Ancak Bejan buluşmaya gidemez, çünkü o sırada 2. sayının taslaklarının varlığını öğrenen "Network/Şebeke" isimli gizemli ve gizli bir örgütün iki psikopat görünümlü adamı, taslakları almak için evine girdikleri Bejan'ı öldürürler. Ancak bunun kısa bir zaman öncesinde, aslında biraz şüpheci ve içine kapanık 8 yaşındaki bir kişilik olan Grant, ufak bir casusluk hareketiyle Bejan'ın evini bulmuş ve taslakların peşine düşmüştür. Network'un adamları Bejan'ı öldürürken de bu olaya şahit olur ve taslakları alıp oradan kaçar. Her ne kadar Network'un adamları peşine düşse de Grant'ı yakalayamazlar, ama kaçarken geri de bıraktığı bir kan damlası daha sonra onun başını iyice belaya sokacak; hatta bir ilkokulda yaşanan katliam üzerine kalacaktır. Tabii Network'un peşine düştüğü insanlar sadece Grant'la sınırlı kalmayacak, Bejan'ın randevu verdiği diğer üç kişi de ondan nasibini alacaktır. Sonunda bir araya gelen bu dört arkadaş Utopya'nın taslaklarıyla birlikte Network'tan kaçarken, bir yandan da bu yeni sayıdaki gizemi çözmeye çalışacaklardır.
Özellikle dizinin birinci bölümünün en büyük gizemi, dizinin açılışında daha sonra Bejan'ı öldürecek olan iki Network memurunun Bejan'ın taslakları satın aldığı çizgi-roman dükkanına yaptıkları baskında karşımıza çıkar. Satıcıya Ütopya taslaklarını soran Arby (iki memurdan bakışı ve hareketleriyle iyice psikopata bağlamış olanının adı), Bejan'ın bilgilerini aldıktan sonra satıcıya "Where is Jessica Hyde?/ Jessica hyde nerede?" diye sorar, ki daha sonra kendisi bu soruyu bir kaç kişiye daha soracak ve aldığı olumsuz yanıtlar karşısındaki için hiç iyi sonuçlar doğurmayacaktır! Allah'tan dizi Arby'i değil ama bizi fazla merakta bırakmıyor da birinci bölümün sonunda Jessica Hyde'ı karşımıza çıkarıyor. Ancak ufak bir spoiler verelim birinci sezon finaline kadar Jessica Hyde gizemini korumaya devam ediyor ve finalde kendisi dahil, kimsenin ummadığı "biri" oluveriyor...
Genel olarak Ütopya merkezine komplo teorilerini alan bir konuya sahip. Özellikle devletler ve şirketler arsındaki milyar dolarlık ilaç ve aşı anlaşmaları üzerinden hareket eden bir teması var ve farklı dönemlerde dünyayı kasıp kavuran, binlerce insanın ölümüne sebep olan (Çin Gribi, Domuz Gribi vs. gibi) adı "grip"le biten bütün salgın hastalıkların aslında sadece insanlara aşı satmak için laboratuvarlarda üretildiğini, bu hastalıklardan kaynaklı ölümlerin de aslında kimyasallarla yaratıldığını söylüyor. Tabii Ütopya'nın ikinci sayısının taslaklarıyla beraber Network'un daha büyük başka bir planı olduğu açığa çıkıyor: Janus! Yani insanlara iki farklı yolla verilecek bir tür protein ve aminoasitin insanların bedenlerinde birleşerek onları kısırlaştırması. Amaç ise, 7 milyar civarında seyreden dünya üzerindeki insan popülasyonunun artmak bir yana 100 yıl içerisinde 2 milyara düşmesini sağlamak. Böylece dünya üzerinde tükenmekte olan kaynaklar bu sayede insan ihtiyacını karşılayabilir düzeye geleceklerdir. İki farklı yapıtaşının iki farklı yolla alınması da bütün insanların kısırlaşmasını engelleyecektir.Genetiğiyle oynanmış mısırlara yerleştirilen proteinin etkin hale gelmesi için özel olarak üretilmiş aminoasitle birleşmesi gerekmektedir. Aminoasit de hükümet tarafından yaratılan sözde "Rus Gribi" salgınına karşı hazırlanmış olan aşılarla istenen bölgelerdeki insanlara enjekte edilecek ve iki yapıtaşını alan insanların da genetik yapıları değiştirilmiş olacaktır. Tabii şimdi bütün konuyu burada ifşa ettiğimizi düşünebilirsiniz ama, eğer diziyi seyrederseniz bünyesinde barındırdığı ufak sürprizler sayesinde olayın bu kadarla da kalmadığını görürsünüz. Çünkü dizinin senaristleri birinci sezon finalinde bizi tamamıyla ters köşeye yatırıp, hikayenin de yönünü değiştirmektedirler.
Ütopya, ilgi çekici konusu bir yana yönetmenlik açısından da seyredilmesi gereken bir dizi. Her sahne, her kare özenle hazırlanmış bir fotoğraf karesi gibi karşımıza çıkıyor, kameranın her hareketi bizi varlığı üzerinde tartışabileceğimiz bir acayip açıya taşıyor. Ayrıca renk skalasıyla da (afişlerinden de bunu anlayabilirsiniz) tam bir çizgi roman havasını yansıtıyor bize dizi.
Kadraj sürekli böyle ya enine ya da boyuna doğal bir ayrımla ikiye bölünüyor. Hiçbir şey yapmazsa bir diagonal atıyor yönetmen.
O namlunun ucunda öyle bir dolanıyor ki kamera sizin de eliniz ayağınız birbirine dolanıyor. Tabii bunda arkadaki duvara fışkırmış kan izlerinin hiçbir payı yok! Psikopatın önde gideni dedik ya bu Arby...
"O ırklardan bahsetmiyordu, o hayatta kalmaktan bahsediyordu. Gezegende 7 milyarı geçtik. Ben doğduğumda 2 milyarı biraz geçmiştik. Yiyecek fiyatları artıyor, petrolse bitiyor. Kaynaklarımız 20 yıl içerisinde bittiğinde, her şey türlerimize verildiğinde sadece paylaşacağımızı mı düşünüyorsunuz?
...
Bizim cevabımız, Janus. Janus protein ve aminoasit içeriyor. Birbirlerinden bağımsızlarken zararsızlar. Ama bir denekte bir araya getirildiğinde kromozomal bölünmeyi engelleyici olarak harekete geçiyor. Hücre artık kendini yenilemez hale geliyor ve en nihayetinde kullanılmaz oluyor. Değişim kalıcı ve genetik.
...
Janus'un amacı dünyadaki tüm insanları kısırlaştırmak."
Janus'un yapılış nedenini düşününce gayet mantıklı geliyor kulağa değil mi, tıpkı Wilson Wilson'a geldiği gibi! Ütopya seyredilmesi ve takip edilmesi gereken, insana stilize tatlar sunan bir dizi. Mutlaka izleyin!

LOVE/ Aşk, William Eubank, ABD, 2011, Dram, Bilim-Kurgu, Gizem

 
Afişinde de görüldüğü gibi çeşitli festivallerde kazandığı 12 ödülle önümüzde duran ve tüm cüretiyle aklımıza meydan okuyan bir film var karşımızda. Filmi anlatmaya başlamadan hemen belirtelim, Love/ Aşk aşırı miktarda sinema/film birikimi gerektiriyor, özellikle de bilim-kurgu türünde. Zira (film gösterime girdiğinde) 27 yaşında olan William Eubank adeta yaptığı göndermelerle bizi sınıyor ve en sona (gerçekten en sona, jenerik akmadan öncesine) sakladığı açıklama ile de hem sinirlerimizi hem de sınırlarımızı zorluyor. Bu özelliği ile 29 yaşında çektiği "Donnie Darko" ile üzerimizde aynı etkiyi yaratmayı başaran Richard Kelly'i de andırmıyor değil hani (ah bu gençler!)!
Film Amerikan iç savaşının devam ettiği bir zamanda açılıyor. Takımı Güneyliler üzerine ölümüne saldırıya geçerken, Kuzeyli Yüzbaşı Lee Briggs komutanından aldığı emirle bambaşka bir yere doğru yola çıkar. Komutanı savaş alanında ölecek olan kendileri için 'oraya' giderek tepenin ardındaki 'tasarım harikası nesne'yi görmesini söylemiştir ona, çünkü o 22. Connecticut'dan sağ kalan son kişi olacaktır ve "Sağ kalan bir tek kişi bile geri kalanları şereflendirir". Komutanının ondan istediği son şey de yolculuğunun ayrıntılı notlarını tutmasıdır. Briggs, komutanının tüm isteklerini yerine getirerek Colorado'daki tepeyi bulur ve kısık gözleriyle tepenin ardındaki nesneye bakar... 
Bu andan sonra film 175 yıl sonrasına, 2039 yılında dünyadan 200 mil yukarıdaki yörüngesinde seyreden Uluslararası Uzay İstasyonu'na (UUİ) ve bu istasyonun tek astronotu Lee Miller'a odaklanır. Ancak bir süre sonra Miller'ın dünya ile olan bağlantısı bilinmeyen bir nedenle kopar ve astronotun 'iletişimsiz' yaşamı şizofrenik bir hal almaya başlar. "Çünkü eğer kimseyle konuşmazsanız, kimseyle etkileşime girmezseniz tüm gerçeklik duygunuz 'bükülmüş' demektir.". 6 yıl boyunca dünya ile iletişimi kopuk durumda yörüngede sürüklenen Miller bir ara istasyonun dışına çıkıp dünyaya atlamayı ve "Burada yalnız olmaktansa, yeryüzünde ebedi istirahatta olmayı tercih etmeyi" düşünür. Ancak istasyonun dışına çıksa da atlamayı başaramaz. Diğer taraftan istasyondaki şip-şak çekilmiş polaroid fotoğraflardan birisinde gördüğü bir kadına dair de hayaller kurmakta, onunla konuşmaktadır ve bozulmuş bir düzeneği onarmaya çalışırken de oraya sıkıştırılmış ve paketlenmiş olarak Yüzbaşı Lee Briggs'in günlüğünü bulur, bir yandan da bu günlüğü okumaya başlar. Ne var ki günlüğün sonuna geldiğinde tepenin ardında ne gördüğünü yazmamıştır Briggs. Ve siz de "Nasıl bu kadar uzun bir günlük yazıp, bize ne bulduğunu söylemezsin!" diye düşünürsünüz Miller'la birlikte...
Bir uzay istasyonunda tek başına geçen 6 yılın sonunda Miller'ın karşısına inanamayacağı bir tasarım harikası olan dev bir "kara küp" çıkar ve kurtarılacağını düşünen Miller istasyonu bu tasarımla kenetler. Bundan sonrası ise film boyunca nedenini anlayamadığımız bir şekilde sorduğumuz "Aşk bu filmin neresinde?" sorusunun yanıtlanışıdır. Film akışında araya yerleştirilen farklı kişilerin video kayıtları ve konuşmalarıyla bu durum bir nebze açıklansa da, filmin finali bizi aşka götürecek asıl şeydir. Bu aşamadan sonra da, tıpkı Stanley Kubrick'in 2001: Bir Uzay Destanı filmindeki astronot Bowman'ın yaşadığı gibi, Miller da bir yükselme ve aydınlanma yaşayacaktır gerçeği keşfetme yolunda. Üstelik mekansal değişimler de tıpkı Bowman'ın yaşadığı gibidir, ancak o evrensel zeka ve ruhla bütünleşirken, Miller bambaşka bir şeyle bütünleşerek, daha farklı bir  evrim aşamasına ulaşacaktır. Elbette burada UUİ'nin kenetlendiği "Kara Küp"ün de Kubrick'in 2001'indeki, tarih öncesi maymun-insana bir kemiği silah olarak kullanmasını öğreten "Kara Taş"la aynı olduğunu söylemeden geçmemek gerekir. Hatta "Love/ Aşk" da 2001 gibi üç farklı zamanda geçmektedir; ilki 1864'deki Amerikan İç Savaşı'nda (2001'de bu açılış tarihöncesi zamanlarda yapılır) ve her iki filmde de bu aşamada bir savaş vardır; ikincisi, 2039'da atronot Miller yörüngeye çıkmış olarak (2001'de ikinci zaman 1999'daki ay keşfidir), üçüncü ve son zaman da ise 2045'de yörüngede tamamen unutulmuş ve kaybolmuş bir vaziyette karşımıza çıkar (bu zaman da, Uzay Destanı'nda 2001 yılında geçen Jüpiter görevi zamanına denk gelmektedir). UUİ'de tek başına kalan Miller'ın Dünya ile bağlantısı kesildikten sonra içine düştüğü şizofrenik ve klostrofobik psikoloji ise bize Duncan Jones'un "Moon/ Ay" filmindeki astronot Sam'in yaşadığı psikolojik çöküntüyü ziyadesiyle hatırlatmaktadır (filmin süresinin de Moon kadar kısa olduğunu, 80 dk., hatırlatalım). Tabii burada genç Duncan Jones'un da William Eubank ve Richard Kelly ile aynı sinematografik geleneğe bağlı olduklarını (veya yepyeni bir gelenek oluşturduklarını) belirtmekte fayda var...
Özellikle girişteki, her karesi ayrı bir fotoğrafçılık eseri olan ağır çekim iç savaş görüntüleri, UUİ'de yarattığı şizofrenik ve klostrofobik pisikoloji ve finalde Miller'a yaşattığı "üstinsan olma" deneyimi ile hafızalarımıza kazınan "Love", sinemaya hakim seyri-okurlara inanılmaz bir deneyim yaşatacaktır. Sadece göndermeleri için bile mutlaka seyredilmeyi hak ediyor...
Ne de olsa insan duygularını anlamak için bütün deneyleri "Dark City" veya "The Box/ Kutu"da olduğu gibi uzaylılar yapmıyor!
Bowman'la Miller arasındaki tek fark bütünleştikleri evren!

ARLINGTON ROAD/ Arlington Yolu aka. Korkunç Politika, Mark Pellington, 1999, ABD, Dram, Gizem

Hani bazı filmler vardır filmi arkadaşlarınıza, çevrenize anlatırken sonunu anlatmak istersiniz bir an önce; "Lan sonunda da şöyle oluyordu, çok fenaydı yaa!" demek istersiniz ama diyemezsiniz, anlatamazsınız bir türlü filmin sonunu, hayır, Shyamalanvari şok edici, beklenmedik bir finali olduğu için değil; daha başka, bambaşka, hatta yazılmış bütün film senaryolarında görmeye alıştığımız bazı 'son/final' kurallarını ve klişelerini ters yüz ettiği içindir bu. Böyle bir 'son veya final' anlatılamayacağı, sadece seyirci tarafından görülür/ seyredilir ve yaşanırsa farkının, öneminin (ve güzelliğinin diyeceğiz ama güzelliğinin demeye dilimiz varmıyor) anlaşılabileceği içindir. Film her anında bize biraz daha umut verirken sonuna dair, sonunda bizi düşüreceği umutsuzluğu da zerre kadar açık etmemektedir. Bizim de sonunu söylememekte/ yazmamakta kendimizi zor tuttuğumuz (ki bu kurulan cümlelerden de anlaşılabilir) Arlington Yolu işte böyle bir filmdir. Başından sonuna kadar ince ince işlenen senaryo, kullanılan bütün klişelere rağmen (bir terör saldırısına kurban gitmiş FBI ajanı kadın, bunun acısını yaşayan hafiften sıyırmak üzere olan- veya öyle sanılan- ve üniversitede tarih profeserü olan bir koca, onların küçük çocukları ve yeni taşınan garip komşuları) ulaşılan sonuç itibariyle hepimizi kısa süreli komaya sokmaktadır!
Michael Faraday, üniversitede terörizm üzerine dersler veren bir tarih profesörüdür ve bir süre önce FBI ajanı olan karısını bir saldırıda kaybetmiştir. Biraz da bunun etkisiyle yoğunlaştığı terör konusunda gittikçe paranoyak bir hale gelmektedir ve tam bu aşamada 9 yaşındaki oğluyla (ve arada sırada onlarda kalan sevgilisiyle) beraber yaşadığı banliyödeki evlerinin karşısına yeni bir aile taşınır. Filmin açılışında Michael arabasıyla evine giderken, yolun ortasında kanlar içinde bir çocuğun koşturduğunu görür ve onu alıp acil servise götürür. Her ne kadar bir ailenin kendi çocuklarını böyle bir komploya dahil edemeyeceğini düşünsek de biz, Michael'ın bu hareketi onu büyük bir komplonun(?) içine çekecektir. Karşı eve yeni taşınan komşularının Brady isimli oğlu olan bu yaralı çocuk, daha sonra Michael'ın oğluyla yakın bir arkadaşlık kuracak ve bu vesileyle her iki aile de birbiriyle yakınlaşma fırsatı bulacaktır. Öyle ki bir süre sonra Michael'ın oğlu Grant, komşularının evinden çıkmamaya başlayacak ve babasından göremediği şefkatin yerini, annesini kaybetmenin oluşturduğu boşluğu ve bir kardeşin arkadaşlığını bu komşu ailenin fertleriyle dolduracak, üstelik bu duygusal bağlılığın derecesi de gittikçe artacaktır. Biraz bunun, biraz da karısını bir terör saldırısına kurban vermenin etkisiyle iyice paranoyaklaşan Michael, bir gece misafirliğe gittiği komşusunun çalışma masasında bir takım mimari planlar görür; her ne kadar komşusu Oliver bunun üzerinde çalıştığı bir alışveriş merkezi olduğunu söyleyip hemen planları kaldırsa da, Michael ona inanmaz. Bu planların, içinde ofisler olan bir binaya ait olduğunu düşünen Michael, Oliver'ın bunun bir 'alışveriş merkezi' olduğunu söylemesinden şüphelenerek onun hakkında araştırma yapmaya başlar. Bu arada Michael'ın derslerinde FBI binalarına düzenlenen terörist saldırıları inceleyip, bunlar hakkında yorumlar yaptığını da hatırlatmakta da fayda var. Dışardan bakınca mükemmel bir aile görüntüsü veren ve kendi oğlunu da aralarına almayı başaran yeni komşuları hakkında araştırma yaptıkça şüpheli sonuçlara ulaşan Michael, onların bir terörist gruba dahil olduklarını ve yeni bir eylem hazırlığı içinde olduklarını düşünmeye başlar. Ancak Michael'ın bu düşüncesi bize öyle yansıtılır ve ulaştığı sonuçlara komşuları öyle açıklamalar getirir ki, sadece biz değil başta karısının eski ortağı olmak üzere FBI'da çalışan arkadaşları ve dostları da Michael'ın yavaş yavaş paranoyanın esiri olmaya başladığını düşünürler.
Aslında basit bir konusu olmasına ve son model teknolojik efektler olmamasına rağmen başından sonuna kadar merak ve umutla kendisini izlettiren bir film Arlington Yolu. Her ne kadar finale doğru 'kimin, ne olduğu' anlaşılsa da, bu sefer de insanın aklına 'Eee, şimdi ne olacak da herşey düzelecek?' diye bir kurt düşürmekte ve finalinde de, tabiri caizse, o kurtu bize yutturmaktadır.
Filmin tanıtım cümlesinde de dendiği gibi, "Bu mükemmel hayat, mükemmel arkadaşlıklar, mükemmel düzen, bu mükemmel yer hep bir sırrı saklamak içindir.".


OLD BOY/ İhtiyar Delikanlı, Chan-wook Park, 2003, Güney Kore, Dram, Gizem, Gerilim

İntikam nedir? Bir 'intikam' nasıl alınır? İntikamcı kimdir? Bir intikamın sınırları nedir veya ne olmalıdır; dahası sınırı var mıdır? İntikam almak uğruna ne kadar ileri gidebilirsiniz? Old Boy'u seyretmeden önce, diyelim ki DVD'de seyrediyorsunuz ve DVDPlayer'a koydunuz filmi, geçtiniz TV karşısındaki rahat koltuğunuza ve kumandanın 'play' tuşuna basmak üzeresiniz; işte bu aşamada en az birkaç dakika yukarıda sorduğumuz sorulara kendinizce bir cevap vermeye çalışın, hatta mümkünse (filmden sonra tekrar sorgulamak için cevaplarınızı) bir kenara not edin! Sonra basın 'play' tuşuna ve Oh Dae-Su ile tanışın: Bütün cevaplarınızı alt-üst edecek olan adamla!

Daha filmin başında bir karakolda, sarhoş ve biraz da ipini koparmış bir halde sağa sola saldırırken görürüz Oh Dae-Su'yu. Karakola da aynı sebeple getirilmiştir ve bir kaç saat sonra arkadaşının ödediği kefaletle serbest bırakılır. Ama o gün küçük kızının doğumgünüdür  ve karakoldan çıkar çıkmaz bir telefon kulübesine girerek kızıyla konuşur, sonra telefonu arkadaşına vererek kulübeden çıkar ve... Ve bundan sonra Oh Dae-Su'nun 15 yıl sürecek olan tutsaklığı başlar. Hemen onun peşi sıra telefonu kapatarak kulübeden çıkan arkadaşı, Oh Dae-Su'nun kızına aldığı doğum günü hediyesi olan beyaz kanatlardan başka birşey bulamaz dışarda. Oh Dae-Su ise özel olarak hazırlanmış bir odaya kapatılmıştır ve odada televizyondan başka birşey yoktur. Televizyon sayesinde hem dışarda neler olduğunu takip edebilmekte hem de kapalı kaldığı zamanın farkına varabilmektedir. Bir de arada bir onu ziyarete gelen 'birileri' vardır, ama o bunun farkında değildir, çünkü gelenler üzerinde bir takım hipnotik işler çevirmektedirler. Televizyondan karısının da öldürüldüğünü öğrenen Oh Dae-Su, bunu kendisini oraya kapatanların yaptığını düşündüğünden yavaş yavaş kendini oraya hapsedenlere diş bilemeye ve kaçış yolları aramaya başlar. Kaçış konusunda pek başarılı olamaz ama, intikam alma konusunda ilerleme kaydeder: Çıplak yumruklarıyla duvarlarda antrenman yaparak demir gibi yumruklara sahip olur, ki ilerleyen sahnelerde bir apartman katı dolusu adamın üzerinde bunun ne gibi sonuçları olduğunu da görürüz. Oh Dae-Su yıllarca o odada kapalı tutulduktan sonra birgün, kaçırılmasından tam 15 yıl sonra birdenbire salıverilir. Bundan sonrası, ki filmin büyük bir bölümünü oluşturur, Oh Dae-Su'nun kendisini kaçıranlardan intikam almak için onları arayışının hikayesidir, ama Oh Dae-Su farkında olmasa da onu kaçıranlar bunu istemektedirler zaten. Bu şekliyle Old Boy 'intikam alan-intikam alınan' üzerine kurulu bir film gibi görülebilir, ama aslında bu aşama filmin en sert, şiddet dolu aşamasıdır ve bizi daha da sert, kimine göre iğrenç, kimine göre sapıkça, hatta bütün duygularımızı istismar etmek için özellikle kurgulanmış, insana duvara çarpmış veya Oh Dae-Su'nun yumruklarından birini yemiş hissi veren o 'çarpıcı/sarsıcı/hem rahatsız hem de şok edici' finaline götürecektir.
Finalde, o rahat koltuğumuzda bütün rahatımız kıçımıza kaçmış olarak otururken, intikam alan ve alınan birbirine girecek, hayatta herşeyin 'Game' misali bir oyun veya senaryo olabileceği, hatta yaşadıklarımızın bir kurgu olabileceği ihtimali beynimizi kurcalarken, Oh Dae-Su'nun yapamadığını yapıp dilimizi tutmayı öğreneceğiz.
Aynı zamanda aynı isimli manganın uyarlaması olan Old Boy, artık bilmeyenin/duymayanın kalmadığı Quinten Tarantino'nun çabaları sayesinde Cannes film festivalinde Büyük Ödül'ü almıştır. Yönetmenin intikam üçlemesinin, ki her biri benzer şekilde garip intikam şekilleri içerir, ikinci halkasıdır (merak edenler için diğer iki film “Sympathy for Mr. Vengeance” ve “Sympathy for Lady Vengeance”dır). Replikleriyle de bir çok sitede/forumda karşımıza çıkan Old Boy, beğeneni kadar beğenmeyeni de çok olan bir filmdir; ama unutmamak gerekir ki beğenmeyen kesim finalde karşılaştıkları şokun ahlaki boyutlarından rahatsız oldukları için beğenmezler. Dolayısıyla, eğer bir film bir şekilde izleyenleri rahat koltuklarında bile rahatsız ediyorsa, o iyi bir filmdir!
Son olarak, aslında film boyunca önemli olan, üzerinde düşünmemiz gereken bir tek nokta vardır; Woo-jin Lee'nin Oh Dae-Su'ya dediği gibi: "Asıl soru seni 15 yıl sonra neden serbest bıraktım?"...
Şimdi, bir kenara not ettiğiniz kendi 'intikam' cevaplarınızı yeniden gözden geçirin... Ve cevap verin: 'İntikam almak uğruna ne kadar ileri gidebilirsiniz?'...
Orhan Gencebay'ın da dediği gibi; "Dil yarası, en acı yara imiş...".


DONNIE DARKO, Richard Kelly, 2001, ABD, Bilim-Kurgu, Dram, Gizem

"Kıyametin kopmasına 28 gün 6 saat 42 dakika 12 saniye var." motto'suyla karşılar bizi Donnie Darko. Daha o zamandan başlarız biz "Ne kıyameti?" demeye; öyle ya kıyamet dünyanın, evrenin ya da bilinen bütün zamanların sonu demektir bizim için ve korkutucudur. Oysa filmin bir başka motto'sunda "What would you do if you knew the future?" der yönetmen Richard Kelly, yani "Eğer geleceği bilseydiniz, ne yapardınız?". Aslında bunu şöyle sormak daha mantıklıdır Donnie Darko için; "Eğer geleceğimizi bilseydik en fazla hangi fedakarlığı yapmayı göze alabilirdik?". Bütün film tam da bu soruya cevaptır işte. Karşımızdaki yine farklı bir 'zamanda yolculuk' filmidir. Ama bu sefer gerçekten farklıdır; seveni çok sever, sevmeyeni hiç sevmez, hala seyretmeyeni hala seyretmemiş olmasını övgü kaynağı yapar, seyredip anlamayanı nasıl olup da bu filmi anlamış olan bir diğerini hor görür, anlayanlar ise içine kapanıp hayata küser ve bu liste daha uzar gider! Finalinde, bildiğimiz o bütün klasik zamanda yolculuk filmlerinde gördüğümüz kuralları bir kenara atar film, bu sayede de yukarıdaki listenin oluşmasına sebep olan ve en çarpıcı, beklenmedik, anlaşılmaz vs. sınıflandırmasına girecek olan 'son'u sunar bize. 


Herşey gündelik hayatında uyurgezer ve yarı-şizofren haller sergileyen ergen Donnie'nin (Donald'ın kısaltılmışıdır) bir yol kenarında, bisikletinin yanı başında uyanmasıyla başlar. Uyku sersemi evine dönen Donnie orada görür ki, evine üstelik tam da kendi odasının bulunduğu kısma nereden geldiği belli olmayan (dahası ucunda uçağı olmayan) bir uçak motoru düşmüştür. Ailesinin odasında uyuyor sandığı Donnie, uyurgezerliği sayesinde bu felaketten kurtulmuştur. Yine de, biz başta anlamasak da bu kaza Donnie'nin hayatında büyük değişimlere neden olacak, yarı-şizofren hali yavaş yavaş şizofreniye dönüşerek, kendine adı Frank olan insan boyutlarında bir Tavşan arkadaş edinecek ve ondan kendisine, geleceğine ve yaşadıklarına dair vahiyler almaya başlayacaktır. Hatta filmin en kayda değer diyalogları Tavşan Frank ve Donnie arasında geçecek, kıyametin kopmasına 28 gün 6 saat 42 dakika 12 saniye kaldığını da filmin başlarındaki ilk karşılaşmalarında yine Frank söyleyecektir. Aslında Donnie'nin film boyunca yaşadıkları ve etrafı hakkında keşfettikleri, başından büyük bir kaza geçmiş herkesin hayatını yaşarken karşılaştıkları veya hissettikleriyle aynıdır: Hiç o kazada ölmeniz gerektiğini, ama bir şekilde ölmediğinizi ve aslında yaşamamanız gereken şeyleri yaşadığınızı düşündünüz mü? Çünkü Donnie aşık olmasının yanı sıra etrafındaki kimi insanların hiç de hoş olmayan gerçek yüzlerini görür ve ailesinin yaşayacağı kötü şeylere tanık olur. Bu aşamada hayatını değiştirecek bir diğer karşılaşmayı yaşar Donnie; insanlar tarafından Ecel Nine (Grandma Death) olarak adlandırılan yaşlı ve kaçık Roberta Sparrow ile. Vaktiyle 'Zamanda Yolculuğun Felsefesi' (The Philosophy Of Time Travel) isimli bir kitap yazmış olan Sparrow, bu kitabın ardından aklını kaçırmış bir vaziyete bürünmüş ve hergün 'evinden çıkıp posta kutusuna gidip beklediği bir mektubun gelip gelmediğini kontrol etme' hareketini sürekli tekrarlar olmuştur (ki filmde başta yine bize anlamsız gelen bu hareketin sebebini de görürüz). Sparrow'un kitabını okuyan Donnie, bir süre sonra zamanda portal açmaya başlar. Başta nasıl ve neden kullanacağına dair şüpheleri varken, bir süre sonra (özellikle kıyamet için geri sayım sona yaklaşırken) kararını verir!
Burada özellikle filmdeki 'kıyamet' kavramının üzerinde durmak gerekir. Kıyamet her durumda insanda bir 'son'u çağrıştırmaktadır ve bu genelde dünyanın, evrenin ya da zamanın sonu anlamına gelmektedir. Ama atladığımız birşey var ki, o da 'ölüm'ün de aslında bir çeşit kıyamet olduğu. Daha küçük, daha kişisel veya bireysel bir kıyamet. Filmdeki 'kıyamet' saati de bunu göstermektedir. Aslında bu geri sayım zamanda geri dönüşü sağlayacak portalın açılacağı anı göstermektedir ve bu anda Donnie bir seçim yapmak zorundadır: Ya portala girecek ya da kalacaktır. Portala girerse şimdi yaşadığı zamandan daha farklı ve bilmediği bir gelecek olacak veya portala girmezse de gördüğü iyi-kötü tüm gerçeklerle bu zamanı devam ettirecektir. O ise yaşadığı, gördüğü bunca şeyin bir anlamı olması gerektiğine inanır; zamanı değiştirebileceğine inanır, yaşanan olayların yaşanmaması gerektiğine inanır, birçok yanlışı ve kötülüğü düzeltebileceğine inanır ve 'ölmesi gerektiği o anda ölmeyip yaşadığı takdirde' neler olacağını görüp yaşamıştır aslında. Ve sonunda tüm insanlara kendisinin içinde olmadığı bir geleceği armağan eder. Filmin bir sahnesinde Donnie ve Gretchen arasında geçen bir diyalog aslında bir kahraman olarak Donnie'nin sonsuz yolculuğunu vurgular: Donnie'nin adını öğrenen Gretchen "Donnie Darko! Ne biçim bir isim bu böyle sanki kahraman ismi gibi!" der, Donnie de ona "Sana öyle olmadığımı düşündüren nedir?" cevabını verir. Yaptığı veya yapacağı seçimle insanların kahramanı olmuş veya olacaktır Donnie, ama her kahraman gibi onun da kim olduğu bilinmeyecek, hatta yaptığı seçimden kimsenin haberi bile olmayacaktır. 
2001 yapımı olmasına rağmen Donnie Darko 80'lerin sonunda (tam olrak 1986) geçer ve film olarak da o döneme ve o dönemdeki filmlere bolca gönderme yapar. Öncelikle neredeyse gençlerden müteşekkil kadrosu ile 80'lerin gençlik filmlerini anımsatan bir yapısı vardır; seçilen oyuncular bile o dönemin ünlü çocuk veya genç oyuncularıdır (Drew Barrymore, Patrick Swayze). Sam Raimi'nin kült filmi Evil Dead (Kötü Ruh)'den E.T. ve Şirinler'e kadar birçok 80'ler filminden alıntı veya filmin kendisinden parçalar görürüz. Kullanılan müzikler bile o döneme aittir. Tüm bu özellikleriyle tam bir dönem filmi gibidir Donnie Darko. Biraz Tavşan Frank'ın da etkisiyle korku filmi etiketini de vurur kendisine. 80'lerde özellikle B tipi filmlerde işlenen 'zamanda yolculuk'  konusuyla da Bilim-Kurgu yaftasını alır. Gösterime girmesinden 10 yıl sonra artık psikolojik- şizofren filmler listelerinde yer almaya başladığını da görüyoruz internette. Bu nedenlerle olsa gerek türlerarası bir film olarak tanımlanır Donnie Darko. Bu özelliği yanı sıra senaryosu, diyalogları ve kurgusuyla da yönetmeninin ilk filmi olmasına rağmen 'muhteşem' sıfatını hak eder ve yine aynı sebeplerle sonraki filmlerinde yönetmen Richard Kelly'nin 'Shyamalan Sendromu' (yok öyle birşey ben uydurdum şimdi; yönetmenin ilk filmindeki büyük başarısını sonraki filmlerinde tutturamaması, izleyicinin beklentisini karşılayamaması anlamında) yaşamasına da sebep olur. Belki ilk seferde anlamazsınız filmi (bu normaldir), ama ikinci seferde taşlar yerine oturmaya başlar yavaş yavaş (çünkü artık neyle karşı karşıya olduğunuzu biliyorsunuzdur ve neyi nerede arayacağınızı veya nereye bakacağınızı) ve ancak üçüncü de bir puzzle sahnesi gibi, film tüm sırlarıyla karşınızda duruyordur artık.  Bu noktadan sonra ya çok seversiniz Donnie Darko'yu ya da nefret edersiniz!


Belki Wikipedia'da bulunan bu ayrıntıları paylaşmak filmi anlamanızı daha da kolaylaştıracaktır:

    FOLLOWING/ Takip, Christopher Nolan, 1998, ABD, Dram-Gizem

    Hepimizin başta Memento olmak üzere Insomnia, Batman Begins, Prestij ve Dark Knight ile hayranı olduğu ve çizgi roman uyarlaması olan Batman de bile farklı senaryosuyla kendi farklılığını da ispatlayan Christopher Nolan'ın ilk uzun metrajlı filmi Following. Ne kadar farklı bir yönetmen olacağını daha bu ilk filminde bile gösteriyor bize sıradışı bu yönetmen. Sondan başa doğru ve parça parça ilerleyen senaryosuyla Memento'yu anımsatan film, asıl sürprizini konusuyla yapıyor bize. Genç bir yazar adayı kendisine seçtiği insanları gün içerisinde takip ederek onları gözlemlemektedir. Günün birinde seçtiği kişilerden bir tanesi takip edildiğini fark ederek, genç yazarın yanına gelir ve onunla konuşmaya başlar. Adamın adı Cobb'dur ve bir hırsızdır; ilerleyen sahnelerde yazarla arkadaş olurlar ve beraber iş çevirmeye başlarlar. Bu aşamada anlarız ki aslında Cobb sıradan bir hırsız değildir; girdiği evlerde bir şey çalmaktan çok bazı düzenlemeler yapmaktadır: Girdikleri bir evdeki erkek paltosunun cebine başka bir evden aldıkları kadın çamaşırını koyarak, daha sonra bunu bulacak olan adamın eşinde aslında gerçek olmayan bir fikir oluşmasını sağlayacaktır (bu da size Nolan'ın başka bir filmini hatırlatmadı mı?). Başka bir deyişle Cobb, girdiği evlerde yaptığı bazı düzenlemelerle ev sahiplerinin birbiri hakkında gerçek olmayan fikirler üretmelerini sağlamaktadır. Ama yavaş yavaş filmin sonuna geldiğimizde görürüz ki filmde seyrettiğimiz herşey aslında Cobb'un büyük bir düzenlemesidir ve bu, filmin yine Memento'yu anımsatan finaline ulaştırır bizi!
    Yıllar sonra Christopher Nolan, Cobb'un evlerde/ mekanlarda yaptığı bu düzenlemeyi bir başka mekan olan insan zihnine taşıyarak bir senaryo yazacak ve 'para karşılığı uykularında insan zihinlerine girerek beyinlerine varolmayan bir fikri yerleştiren' hırsız kahramanını yaratacaktır. Bu kahraman da hırsız olmasına rağmen hiçbir şey çalmaz, sadece gerekli fikirlerin oluşması için zihinlerde yerleştirme/düzenleme yapar. Ne büyük tesadüftür ki Nolan'ın bu kahramanının adı da Cobb'dur! Böylece Following'den 12 yıl sonra, ondan derin izler taşıyan "Inception", belki de Nolan'ın en iyi işlerinden biri olarak beğenimize sunulmuş olur.


     
    Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
    Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
    Template Created by Creating Website Published by Mas Template
    Proudly powered by Blogger