Latest Movie :
Recent Movies
Uzakdoğu Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uzakdoğu Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

WU XIA aka. DRAGON/ Kahraman, Peter Chan, 2011, Çin (Hong-Kong), Dram, Macera, Uzakdoğu

Türkçe adı ile, Yimou Zhang'ın "Ying Xiong/ Hero" "Kahraman"ı ile karıştırılabilse de onun kadar, hatta bizce ondan da iyi bir film Wu Xia/ Kahraman. Dramatik olarak bizim Ömer Seyfettin hikayelerinde okuduğumuz, okuyabileceğimiz bir öyküye sahip film. Özellikle de kahramanının finalde ödediği diyetle Ömer Seyfettin'in "Diyet" öyküsüyle fazlasıyla benzeşiyor. Burada hemen bir anti parantez açıp; aslında Türk Sineması'nın elinde her film sonunda Shyamalan filmleri benzeri bir twist/ters köşe yapabilecekleri büyük bir kaynak olarak Ömer Seyfettin öyküleri olduğunu, ama son dönemde kimsenin bu öykülerden bir uyarlama yapmadığını da belirtelim -1975 yılında 4 öyküsünden yapılan TV filmleri dışında-. Bu açıdan bakıldığında David Fincher'ın kült filmi "Seven"ın finali de onun "Bomba" öyküsünün finaliyle aşırı benzerdir. Kendi adımıza yıllardır "Pembe İncili Kaftan"ın yeni bir uyarlamasını beklediğimizi de not olarak ekleyelim...
Kısaca filmin konusundan bahsedecek olursak; Liu Jin-xi 10 yıldır evli olduğu eşiyle birlikte ufak bir kasabada yaşamakta ve kasabadaki kağıt fabrikasında da işçi olarak çalışmaktadır. Karısı ve çocuklarıyla beraber oldukça sıradan ve birbirini tekrar eden günlerden oluşan bir yaşamı vardır bu kasabada. Ancak bu sıradan yaşamı bir sabah kağıt fabrikasına gelen iki kanunsuz tarafından bozulur. Patronunu tehdit ederek bütün parasını isteyen iki adam karşısında Liu Jin-xi önce saklanıp hiçbir şey yapmamayı seçse de, biraz seyirci kaldıktan sonra olaya müdahale eder ve sadece bir tanesine sımsıkı sarılarak iki haydutu da etkisiz hale getirir! Evet, "nasıl olur bu yahu?" diyebilirsiniz bu nokta da ama bunu düşünen tek kişi siz değilsiniz. Zira olay yerine gelen ve iki haydutun cansız bedenleriyle karşılaşan polis dedektifi de, hele bu iki hayduttan birinin aranan azılı bir kanun kaçağı olduğunu da öğrendikten sonra, teknik olarak Liu Jin-xi'nin bu adamı etkisiz hale getirmesinin imkansız olduğunu düşünür. Böylece dedektif, Liu Jin-xi'nin gerçekte kim olduğunu açığa çıkarmak için onun geçmişini araştırmaya başlar. Ancak dedektif araştırmasını derinleştirdikçe bu mazbut aile babasının geçmişinin hiç de öyle parlak olmadığını keşfedecek, hatta hiç ummadığı yerlere varacaktır bu merakın sonu.
Yimou Zhang'ın "Kahraman"ında gördüğümüz o görkemli (uzakdoğu) dövüş sahneleri çok fazla yer kaplamasa da filmde, dramatik yapısıyla daha fazla öne çıkıyor; filmin Çin menşeini göz önünde bulundurup bu açıdan yaklaşanları biraz hayal kırıklığına uğratabilir Wu Xia. Ancak filmin başlarında geniş bir yer kaplayan Liu Jin-xi'nin "sadece birine sarılarak"  iki haydutu etkisiz hale getirme sahnesi ve hemen ardından polis dedektifinin etraftaki ayak izleri ve tahribattan yola çıkarak kendi iç sesi eşliğinde Liu Jin-xi'nin bu işi nasıl yaptığını çözümlediği sahneler insanı yeterince tatmin ediyor. Geri dönüşlerle tekrar izlediğimiz ve mücadeleninin detaylarının gösterildiği bu anlarda polis dedektifimiz, Liu Jin-xi'nin hayduta sadece sarılmadığını veya haydutun onu sadece oradan oraya fırlatmadığını, tüm olayın Liu Jin-xi'nin kontrolünde gerçekleştiğini düşünerek, buradan onun çok ileri teknikleri bilen bir kung-fu ustası olabileceği sonucuna varır. Her ne kadar düşüncesinde haklı olsa da bilmediği başka şeyler de vardır.
"Kahraman/Wu Xia" dramatik yapı içerisinde özellikle repliklere de en az uzakdoğu dövüş sanatlarına verdiği önemi vererek bize muhteşem bir seyir imkanı sunuyor. Başlardaki kurgusal oyunlar ile aklımızı ve film boyunca çalan müzikleri ile de kulaklarımızın pasını silerken sonunda kalbimizi fethetmiş bir eser olarak arşivimizdeki seçkin yerini alıyor...

“…insan dediğimiz şey, etten ve kemikten oluşan bir canlıdır. İyi biri mi? İyi veya kötü olmaya psikolojimiz karar verir." Liu Jin-xi

“Kimsenin gerçek anlamdan özgür iradesi yoktur. Kimsenin günahı olmadığında hepimiz onun günahını paylaşırız. Hepimiz suç ortaklarıyız,” Liu Jin-xi

BLACK/ Siyah, Sanjay Leela Bhansali, 2005, Hindistan, Dram

'Black' yani Siyah nedir? Sadece bir renk mi yoksa aklımızda, ruhumuzda çağrıştırdığı veya yarattığı o karanlık, o boşluk mu? O boşluğu, o karanlığı nasıl ve neyle doldurur insan; sanıyoruz ki sadece beş duyumuz ve duygularımızla dolarsa anlam kazanır o boşluk, veya aydınlanıverir o karanlık. Peki ya onlar yoksa? Onların yokluğu mudur karanlık, bunu mu tanımlar Siyah/Black? Bu film aslında beş duyuya ve sahip olan biz insanların o karanlığı veya boşluğu anlamlandırmakta bütün duyu ve duygularımızla ne kadar yetersiz olduğumuzu anlatmaktadır işte!

Hindistan'da yaşayan ve Hindistan'da yaşayan her Anglo-Hint aile gibi iyi durumda olan bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen Michelle McNally, bebekken geçirdiği bir hastalık sonucu görme ve duyma yetilerini tamamen kaybetmiştir ve duyamadığı için konuşamaz da. Üstelik bütün bu yitik duyular onda duygusal olarak da bir yıkıma sebep olmuş ve çok sinirli, saldırgan, etrafıyla iletişim kuramayan ve kurmayı da reddeden bir genç kıza dönüştürmüştür onu zamanla. Ailesinin ve ona yardımcı olmak üzere tuttukları birkaç öğretmenin de hiç yardımcı olmadıkları Michelle, sadece kendi karanlığına ve sessizliğine değil anne-babasının karanlığına da hapsolmuş durumdadır. İşte bu aşamada ailesi, hem onu hem de kendilerini bu karanlıktan çıkaracak, konusunda uzman ama farklı yöntemlere sahip yeni bir öğretmen tutarlar kızları için. Ve bu inanılmaz öğretmen daha geldiği ilk günden itibaren farklılığını ortaya koyarak, bu saldırgan, sinirli ve içine kapanık kıza 'su'yu, 'yağmur'u gösterir ve dinletir. Bu, uzun yıllar hatta ömür boyu sürecek bir dersin başlangıcıdır; öyle ki bu dersi ancak Ölü Ozanlar Derneği'nin dersleri ile karşılaştırabiliriz. Ama ne Michelle McNally, Ölü Ozanlar Derneği'nin bütün duyuları açık öğrencilerine benzer, ne de öğretmeni Debraj Sahai, Ölü Ozanlar Derneği'nin ayrıksı öğretmeni John Keating' e benzer! Debraj Sahai kendi ömrünü bir 'öğrencisine' dönüştürürken, John Keating öğrencilerini kendisine dönüştürür. Kendi ömrünü (ki zaten Michelle'in öğretmenliğine başladığında da yeterince yaşlıdır) Michelle'in görüp duymasına ve bunları dillendirmesine adayan Debraj, karşısına çıkan bütün engellere rağmen onun gören, duyan, konuşan bir insan olmasını sağlar; karanlığının aydınlanmasına ve boşluğunun dolmasına yardımcı olur. Oysa Debraj'ın yaptığı tek şey Michelle'ye 'hissetmesini' öğretmektir; hissettiği şeyleri görmesini, duymasını ve anlatmasını öğretmektir. Belki de bütün duyuları sağlam ve yerinde olan insanların kaybedip de adına '6.his' dediği duyusunu açmaktır ve aslında bu duyunun hiçbir olağanüstülüğü/doğaüstülüğü yoktur; o sadece 'hissetmektir'; yaşamı, dünyayı, insanlığı, doğayı, evreni hissetmektir.
Filmin dili ve anlatımı da bu yöndedir; sanki bir şiiri dinler gibi izlersiniz önünüzde akan görüntüleri. Bir yönetmen değil de sanki bir şairdir filmini izlediğiniz. Michelle'nin iç dünyası ne kadar karanlıksa, filmin dünyası da o derece aydınlıktır, ve bu aydınlıktır onun dünyasını da aydınlatacak olan; önemli olan bu aydınlığı hissetmektir. Filmin sonunda kendi içindeki bu aydınlığı, yavaş yavaş kendi aydınlığını kaybetmeye başlayan öğretmenine 'hissettirmeye' çalışacaktır. Film boyunca nasıl Michelle'in dönüşümünü izlemişsek, filmin sonunda da Debraj'ın dönüşümüne ve karanlığa hapsolmasına şahit oluruz. Artık Debraj bir öğrenciye, Michelle de bir öğretmene dönüşmüştür ve Michelle'in dersi de şimdi başlamaktadır!
Aslında 'Black', öğretmen Anne Sullivan ve kör-sağır-dilsiz öğrencisi Helen Keller'ın gerçek/yaşanmış (yani boş laf değil anlatılanlar) hikayelerinden yola çıkan, 1962 ABD yapımı The Miracle Worker isimli siyah-beyaz filmin bir yeniden çekimi. Ama doğrusu, Black'in orjinal filmden (görselliğini bir kenara koyarsak) çok daha iyi olduğunu söylememiz mümkün. Hep uzakdoğudan çalıp çırpan Amerikalılar'dan görmeye alıştığımız yeniden çevrim, bu sefer tam tersi yönde ve çok daha iyi olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik filmin gerçek bir hikayeyi anlatması da, "hadi canım olur mu?" dememize engel oluyor. Demek içimizde bir yerlerde gerçekten bir "6.his"simiz varmış. Genelde abartılı oyunculukları (mimikler, beden hareketleri) eleştirilen Hintli oyuncuların canlandırmaları da bu filme, tabiri caizse cuk oturmuş. Yoksa kör ve sağır bir kıza dünyayı, yaşamı nasıl anlatırdınız?

Debraj'ın da dediği gibi; “Ona sözcüklerden bir kanat takacağım Bayan Nair, uçmayı öğreteceğim..” Uçmak için kanatlara ihtiyacımız yok!

OLD BOY/ İhtiyar Delikanlı, Chan-wook Park, 2003, Güney Kore, Dram, Gizem, Gerilim

İntikam nedir? Bir 'intikam' nasıl alınır? İntikamcı kimdir? Bir intikamın sınırları nedir veya ne olmalıdır; dahası sınırı var mıdır? İntikam almak uğruna ne kadar ileri gidebilirsiniz? Old Boy'u seyretmeden önce, diyelim ki DVD'de seyrediyorsunuz ve DVDPlayer'a koydunuz filmi, geçtiniz TV karşısındaki rahat koltuğunuza ve kumandanın 'play' tuşuna basmak üzeresiniz; işte bu aşamada en az birkaç dakika yukarıda sorduğumuz sorulara kendinizce bir cevap vermeye çalışın, hatta mümkünse (filmden sonra tekrar sorgulamak için cevaplarınızı) bir kenara not edin! Sonra basın 'play' tuşuna ve Oh Dae-Su ile tanışın: Bütün cevaplarınızı alt-üst edecek olan adamla!

Daha filmin başında bir karakolda, sarhoş ve biraz da ipini koparmış bir halde sağa sola saldırırken görürüz Oh Dae-Su'yu. Karakola da aynı sebeple getirilmiştir ve bir kaç saat sonra arkadaşının ödediği kefaletle serbest bırakılır. Ama o gün küçük kızının doğumgünüdür  ve karakoldan çıkar çıkmaz bir telefon kulübesine girerek kızıyla konuşur, sonra telefonu arkadaşına vererek kulübeden çıkar ve... Ve bundan sonra Oh Dae-Su'nun 15 yıl sürecek olan tutsaklığı başlar. Hemen onun peşi sıra telefonu kapatarak kulübeden çıkan arkadaşı, Oh Dae-Su'nun kızına aldığı doğum günü hediyesi olan beyaz kanatlardan başka birşey bulamaz dışarda. Oh Dae-Su ise özel olarak hazırlanmış bir odaya kapatılmıştır ve odada televizyondan başka birşey yoktur. Televizyon sayesinde hem dışarda neler olduğunu takip edebilmekte hem de kapalı kaldığı zamanın farkına varabilmektedir. Bir de arada bir onu ziyarete gelen 'birileri' vardır, ama o bunun farkında değildir, çünkü gelenler üzerinde bir takım hipnotik işler çevirmektedirler. Televizyondan karısının da öldürüldüğünü öğrenen Oh Dae-Su, bunu kendisini oraya kapatanların yaptığını düşündüğünden yavaş yavaş kendini oraya hapsedenlere diş bilemeye ve kaçış yolları aramaya başlar. Kaçış konusunda pek başarılı olamaz ama, intikam alma konusunda ilerleme kaydeder: Çıplak yumruklarıyla duvarlarda antrenman yaparak demir gibi yumruklara sahip olur, ki ilerleyen sahnelerde bir apartman katı dolusu adamın üzerinde bunun ne gibi sonuçları olduğunu da görürüz. Oh Dae-Su yıllarca o odada kapalı tutulduktan sonra birgün, kaçırılmasından tam 15 yıl sonra birdenbire salıverilir. Bundan sonrası, ki filmin büyük bir bölümünü oluşturur, Oh Dae-Su'nun kendisini kaçıranlardan intikam almak için onları arayışının hikayesidir, ama Oh Dae-Su farkında olmasa da onu kaçıranlar bunu istemektedirler zaten. Bu şekliyle Old Boy 'intikam alan-intikam alınan' üzerine kurulu bir film gibi görülebilir, ama aslında bu aşama filmin en sert, şiddet dolu aşamasıdır ve bizi daha da sert, kimine göre iğrenç, kimine göre sapıkça, hatta bütün duygularımızı istismar etmek için özellikle kurgulanmış, insana duvara çarpmış veya Oh Dae-Su'nun yumruklarından birini yemiş hissi veren o 'çarpıcı/sarsıcı/hem rahatsız hem de şok edici' finaline götürecektir.
Finalde, o rahat koltuğumuzda bütün rahatımız kıçımıza kaçmış olarak otururken, intikam alan ve alınan birbirine girecek, hayatta herşeyin 'Game' misali bir oyun veya senaryo olabileceği, hatta yaşadıklarımızın bir kurgu olabileceği ihtimali beynimizi kurcalarken, Oh Dae-Su'nun yapamadığını yapıp dilimizi tutmayı öğreneceğiz.
Aynı zamanda aynı isimli manganın uyarlaması olan Old Boy, artık bilmeyenin/duymayanın kalmadığı Quinten Tarantino'nun çabaları sayesinde Cannes film festivalinde Büyük Ödül'ü almıştır. Yönetmenin intikam üçlemesinin, ki her biri benzer şekilde garip intikam şekilleri içerir, ikinci halkasıdır (merak edenler için diğer iki film “Sympathy for Mr. Vengeance” ve “Sympathy for Lady Vengeance”dır). Replikleriyle de bir çok sitede/forumda karşımıza çıkan Old Boy, beğeneni kadar beğenmeyeni de çok olan bir filmdir; ama unutmamak gerekir ki beğenmeyen kesim finalde karşılaştıkları şokun ahlaki boyutlarından rahatsız oldukları için beğenmezler. Dolayısıyla, eğer bir film bir şekilde izleyenleri rahat koltuklarında bile rahatsız ediyorsa, o iyi bir filmdir!
Son olarak, aslında film boyunca önemli olan, üzerinde düşünmemiz gereken bir tek nokta vardır; Woo-jin Lee'nin Oh Dae-Su'ya dediği gibi: "Asıl soru seni 15 yıl sonra neden serbest bıraktım?"...
Şimdi, bir kenara not ettiğiniz kendi 'intikam' cevaplarınızı yeniden gözden geçirin... Ve cevap verin: 'İntikam almak uğruna ne kadar ileri gidebilirsiniz?'...
Orhan Gencebay'ın da dediği gibi; "Dil yarası, en acı yara imiş...".


 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger