Latest Movie :
Recent Movies
kült etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kült etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ARAYAN BULUR: 'Gözlük takıp görülen uzaylı filmi' THEY LIVE/Yaşıyorlar, John Carpenter, 1988, ABD, Bilim-Kurgu, Macera

Blogspot, aynı zamanda bloglarının admini de olan blog sahiplerine, bloglarına hangi siteler ve URL'lerden ziyaretçi geldiğini 'İstatistikler' başlığı altında gösterir. Ayrıca arama motoru 'Google'a yazılarak aranan bir kelimenin araması sonucu Google, kaynaklardan biri olarak blog sayfasını da listelerse aranan bu kelime ya da kelimeler de bu başlık altında blog sahibine gösterilir. 'Arayan Bulur' başlığı işte araması yapılan bu anahtar kelimeler üzerinden hangi filmin arandığını bulup (tabii yapılan aramada bizim sayfamıza bir gönderme yapılmışsa Google tarafından), aynı anahtar kelimeler tekrar kullanıldığında arama yapan kişilerin aramasının sonuçsuz kalmamasını amaçlamaktadır.


Arayan Bulur başlığının ilk araması 'gözlük takıp görülen uzaylı filmi'. Aslında 70'lerde doğmuş herkes, bir de bilim-kurgu sinemasına hakimlerse kelimeleri okur okumaz aranan bu filmi hatırlayacaklardır: Filmin baş kahramanı taktığı özel bir güneş gözlüğüyle, gözlük takmamış kişiler tarafından normal birer insan biçiminde görülen uzaylı istilacıları kendi garip ve pek de hoş olmayan biçimlerinde görebilmektedir. Ama elbette durum bu kadar basit değildir, zira John Carpenter'ın bu filmi ağır bir medya ve kapitalizm eleştirisi içermektedir. Kahramanımız John Nada, bir kiliseye düzenlenen polis baskını sonucu rastlantı eseri bulduğu gözlüğü taktıktan sonra acı gerçekle yüzyüze gelmekte ve başta medya olmak üzere dünyanın bütün önemli kurum ve mevkilerinin uzaylılar tarafından ele geçirilerek gizli propaganda aracı olarak kullanıldığını keşfetmektedir. Dünyayı gizlice bir sömürgeye dönüştürmüş olan uzaylılar, medya aracılığı ile yayınladıkları reklamlara ve şehirdeki reklam tabelalarına gizledikleri "itaat et, tüket, TV izle, düzeni eleştirme, hayal etme, bağımsız düşünme, 8 saat çalış-8 saat uyu-8 saat oyun oyna" gibi aslında kapitalizmin düsturu olan mesajlarla insanları uyutmaktadırlar, onların salise ve satır aralarına gizledikleri bu mesajlar da sadece gözlüğü takanlar tarafından fark edilebilmektedir. Burada hemen bir parantez açıp, bir dönem bu tür gizli mesajlar içeren ve 'Subliminal reklamcılık' (bilinçaltını hedef alan reklamlar) denen tarzda reklamlar üzerine gerçekten deneyler yapıldığını da belirtmekte fayda var. Bu tür reklamlarda, reklam arasına yerleştirilen saliselik görüntü ve yazılarla kişinin bilinçaltına hitap edilerek ürünü kullanması/satın alması/tüketmesi sağlanmaktadır. Burada uzaylıların da aynı yöntemi seçmesi ilginçtir; yoksa hep uzaylılar (kapitalizm) tarafından mı yönetildik? Kapitalizmin de kabul ettiği şekilde, paranın üzerine de "Bu sizin tanrınız" yazmıştır uzaylılar!
Filmin devamında gözlüğü taktıktan sonra 'aydınlanan' John Nada'nın, gözlüğü üretenleri bulup onlara katılması ve düzene başkaldırıp herkesin gözleri önündeki perdeyi kaldırıp, gerçeği görmelerini sağlamaları anlatılmaktadır. Aslında ilk üretildiklerinde 'sihirli kutu' olarak adlandırılan ve filmde hemen heryerde bir şekilde görülen televizyonlar da, günümüzde artık reklamların ve medyanın arkasındaki 'gerçeğ'i saklayan veya onları farklı görmemizi sağlayan bir çeşit gözlük (camı) değil midirler? Başbakanımızın da üç çocuk yapmayı iktidar politikası olarak belirlediği şu dönemde son bir parantez açıp, uzaylıların gizli mesajlarından bir tanesinin de "evlen ve çoğal" olduğunu söylemekte fayda var.    

Gözlüğü takınca dünya epey farklılaşıyor.
     

OLD BOY/ İhtiyar Delikanlı, Chan-wook Park, 2003, Güney Kore, Dram, Gizem, Gerilim

İntikam nedir? Bir 'intikam' nasıl alınır? İntikamcı kimdir? Bir intikamın sınırları nedir veya ne olmalıdır; dahası sınırı var mıdır? İntikam almak uğruna ne kadar ileri gidebilirsiniz? Old Boy'u seyretmeden önce, diyelim ki DVD'de seyrediyorsunuz ve DVDPlayer'a koydunuz filmi, geçtiniz TV karşısındaki rahat koltuğunuza ve kumandanın 'play' tuşuna basmak üzeresiniz; işte bu aşamada en az birkaç dakika yukarıda sorduğumuz sorulara kendinizce bir cevap vermeye çalışın, hatta mümkünse (filmden sonra tekrar sorgulamak için cevaplarınızı) bir kenara not edin! Sonra basın 'play' tuşuna ve Oh Dae-Su ile tanışın: Bütün cevaplarınızı alt-üst edecek olan adamla!

Daha filmin başında bir karakolda, sarhoş ve biraz da ipini koparmış bir halde sağa sola saldırırken görürüz Oh Dae-Su'yu. Karakola da aynı sebeple getirilmiştir ve bir kaç saat sonra arkadaşının ödediği kefaletle serbest bırakılır. Ama o gün küçük kızının doğumgünüdür  ve karakoldan çıkar çıkmaz bir telefon kulübesine girerek kızıyla konuşur, sonra telefonu arkadaşına vererek kulübeden çıkar ve... Ve bundan sonra Oh Dae-Su'nun 15 yıl sürecek olan tutsaklığı başlar. Hemen onun peşi sıra telefonu kapatarak kulübeden çıkan arkadaşı, Oh Dae-Su'nun kızına aldığı doğum günü hediyesi olan beyaz kanatlardan başka birşey bulamaz dışarda. Oh Dae-Su ise özel olarak hazırlanmış bir odaya kapatılmıştır ve odada televizyondan başka birşey yoktur. Televizyon sayesinde hem dışarda neler olduğunu takip edebilmekte hem de kapalı kaldığı zamanın farkına varabilmektedir. Bir de arada bir onu ziyarete gelen 'birileri' vardır, ama o bunun farkında değildir, çünkü gelenler üzerinde bir takım hipnotik işler çevirmektedirler. Televizyondan karısının da öldürüldüğünü öğrenen Oh Dae-Su, bunu kendisini oraya kapatanların yaptığını düşündüğünden yavaş yavaş kendini oraya hapsedenlere diş bilemeye ve kaçış yolları aramaya başlar. Kaçış konusunda pek başarılı olamaz ama, intikam alma konusunda ilerleme kaydeder: Çıplak yumruklarıyla duvarlarda antrenman yaparak demir gibi yumruklara sahip olur, ki ilerleyen sahnelerde bir apartman katı dolusu adamın üzerinde bunun ne gibi sonuçları olduğunu da görürüz. Oh Dae-Su yıllarca o odada kapalı tutulduktan sonra birgün, kaçırılmasından tam 15 yıl sonra birdenbire salıverilir. Bundan sonrası, ki filmin büyük bir bölümünü oluşturur, Oh Dae-Su'nun kendisini kaçıranlardan intikam almak için onları arayışının hikayesidir, ama Oh Dae-Su farkında olmasa da onu kaçıranlar bunu istemektedirler zaten. Bu şekliyle Old Boy 'intikam alan-intikam alınan' üzerine kurulu bir film gibi görülebilir, ama aslında bu aşama filmin en sert, şiddet dolu aşamasıdır ve bizi daha da sert, kimine göre iğrenç, kimine göre sapıkça, hatta bütün duygularımızı istismar etmek için özellikle kurgulanmış, insana duvara çarpmış veya Oh Dae-Su'nun yumruklarından birini yemiş hissi veren o 'çarpıcı/sarsıcı/hem rahatsız hem de şok edici' finaline götürecektir.
Finalde, o rahat koltuğumuzda bütün rahatımız kıçımıza kaçmış olarak otururken, intikam alan ve alınan birbirine girecek, hayatta herşeyin 'Game' misali bir oyun veya senaryo olabileceği, hatta yaşadıklarımızın bir kurgu olabileceği ihtimali beynimizi kurcalarken, Oh Dae-Su'nun yapamadığını yapıp dilimizi tutmayı öğreneceğiz.
Aynı zamanda aynı isimli manganın uyarlaması olan Old Boy, artık bilmeyenin/duymayanın kalmadığı Quinten Tarantino'nun çabaları sayesinde Cannes film festivalinde Büyük Ödül'ü almıştır. Yönetmenin intikam üçlemesinin, ki her biri benzer şekilde garip intikam şekilleri içerir, ikinci halkasıdır (merak edenler için diğer iki film “Sympathy for Mr. Vengeance” ve “Sympathy for Lady Vengeance”dır). Replikleriyle de bir çok sitede/forumda karşımıza çıkan Old Boy, beğeneni kadar beğenmeyeni de çok olan bir filmdir; ama unutmamak gerekir ki beğenmeyen kesim finalde karşılaştıkları şokun ahlaki boyutlarından rahatsız oldukları için beğenmezler. Dolayısıyla, eğer bir film bir şekilde izleyenleri rahat koltuklarında bile rahatsız ediyorsa, o iyi bir filmdir!
Son olarak, aslında film boyunca önemli olan, üzerinde düşünmemiz gereken bir tek nokta vardır; Woo-jin Lee'nin Oh Dae-Su'ya dediği gibi: "Asıl soru seni 15 yıl sonra neden serbest bıraktım?"...
Şimdi, bir kenara not ettiğiniz kendi 'intikam' cevaplarınızı yeniden gözden geçirin... Ve cevap verin: 'İntikam almak uğruna ne kadar ileri gidebilirsiniz?'...
Orhan Gencebay'ın da dediği gibi; "Dil yarası, en acı yara imiş...".


DONNIE DARKO, Richard Kelly, 2001, ABD, Bilim-Kurgu, Dram, Gizem

"Kıyametin kopmasına 28 gün 6 saat 42 dakika 12 saniye var." motto'suyla karşılar bizi Donnie Darko. Daha o zamandan başlarız biz "Ne kıyameti?" demeye; öyle ya kıyamet dünyanın, evrenin ya da bilinen bütün zamanların sonu demektir bizim için ve korkutucudur. Oysa filmin bir başka motto'sunda "What would you do if you knew the future?" der yönetmen Richard Kelly, yani "Eğer geleceği bilseydiniz, ne yapardınız?". Aslında bunu şöyle sormak daha mantıklıdır Donnie Darko için; "Eğer geleceğimizi bilseydik en fazla hangi fedakarlığı yapmayı göze alabilirdik?". Bütün film tam da bu soruya cevaptır işte. Karşımızdaki yine farklı bir 'zamanda yolculuk' filmidir. Ama bu sefer gerçekten farklıdır; seveni çok sever, sevmeyeni hiç sevmez, hala seyretmeyeni hala seyretmemiş olmasını övgü kaynağı yapar, seyredip anlamayanı nasıl olup da bu filmi anlamış olan bir diğerini hor görür, anlayanlar ise içine kapanıp hayata küser ve bu liste daha uzar gider! Finalinde, bildiğimiz o bütün klasik zamanda yolculuk filmlerinde gördüğümüz kuralları bir kenara atar film, bu sayede de yukarıdaki listenin oluşmasına sebep olan ve en çarpıcı, beklenmedik, anlaşılmaz vs. sınıflandırmasına girecek olan 'son'u sunar bize. 


Herşey gündelik hayatında uyurgezer ve yarı-şizofren haller sergileyen ergen Donnie'nin (Donald'ın kısaltılmışıdır) bir yol kenarında, bisikletinin yanı başında uyanmasıyla başlar. Uyku sersemi evine dönen Donnie orada görür ki, evine üstelik tam da kendi odasının bulunduğu kısma nereden geldiği belli olmayan (dahası ucunda uçağı olmayan) bir uçak motoru düşmüştür. Ailesinin odasında uyuyor sandığı Donnie, uyurgezerliği sayesinde bu felaketten kurtulmuştur. Yine de, biz başta anlamasak da bu kaza Donnie'nin hayatında büyük değişimlere neden olacak, yarı-şizofren hali yavaş yavaş şizofreniye dönüşerek, kendine adı Frank olan insan boyutlarında bir Tavşan arkadaş edinecek ve ondan kendisine, geleceğine ve yaşadıklarına dair vahiyler almaya başlayacaktır. Hatta filmin en kayda değer diyalogları Tavşan Frank ve Donnie arasında geçecek, kıyametin kopmasına 28 gün 6 saat 42 dakika 12 saniye kaldığını da filmin başlarındaki ilk karşılaşmalarında yine Frank söyleyecektir. Aslında Donnie'nin film boyunca yaşadıkları ve etrafı hakkında keşfettikleri, başından büyük bir kaza geçmiş herkesin hayatını yaşarken karşılaştıkları veya hissettikleriyle aynıdır: Hiç o kazada ölmeniz gerektiğini, ama bir şekilde ölmediğinizi ve aslında yaşamamanız gereken şeyleri yaşadığınızı düşündünüz mü? Çünkü Donnie aşık olmasının yanı sıra etrafındaki kimi insanların hiç de hoş olmayan gerçek yüzlerini görür ve ailesinin yaşayacağı kötü şeylere tanık olur. Bu aşamada hayatını değiştirecek bir diğer karşılaşmayı yaşar Donnie; insanlar tarafından Ecel Nine (Grandma Death) olarak adlandırılan yaşlı ve kaçık Roberta Sparrow ile. Vaktiyle 'Zamanda Yolculuğun Felsefesi' (The Philosophy Of Time Travel) isimli bir kitap yazmış olan Sparrow, bu kitabın ardından aklını kaçırmış bir vaziyete bürünmüş ve hergün 'evinden çıkıp posta kutusuna gidip beklediği bir mektubun gelip gelmediğini kontrol etme' hareketini sürekli tekrarlar olmuştur (ki filmde başta yine bize anlamsız gelen bu hareketin sebebini de görürüz). Sparrow'un kitabını okuyan Donnie, bir süre sonra zamanda portal açmaya başlar. Başta nasıl ve neden kullanacağına dair şüpheleri varken, bir süre sonra (özellikle kıyamet için geri sayım sona yaklaşırken) kararını verir!
Burada özellikle filmdeki 'kıyamet' kavramının üzerinde durmak gerekir. Kıyamet her durumda insanda bir 'son'u çağrıştırmaktadır ve bu genelde dünyanın, evrenin ya da zamanın sonu anlamına gelmektedir. Ama atladığımız birşey var ki, o da 'ölüm'ün de aslında bir çeşit kıyamet olduğu. Daha küçük, daha kişisel veya bireysel bir kıyamet. Filmdeki 'kıyamet' saati de bunu göstermektedir. Aslında bu geri sayım zamanda geri dönüşü sağlayacak portalın açılacağı anı göstermektedir ve bu anda Donnie bir seçim yapmak zorundadır: Ya portala girecek ya da kalacaktır. Portala girerse şimdi yaşadığı zamandan daha farklı ve bilmediği bir gelecek olacak veya portala girmezse de gördüğü iyi-kötü tüm gerçeklerle bu zamanı devam ettirecektir. O ise yaşadığı, gördüğü bunca şeyin bir anlamı olması gerektiğine inanır; zamanı değiştirebileceğine inanır, yaşanan olayların yaşanmaması gerektiğine inanır, birçok yanlışı ve kötülüğü düzeltebileceğine inanır ve 'ölmesi gerektiği o anda ölmeyip yaşadığı takdirde' neler olacağını görüp yaşamıştır aslında. Ve sonunda tüm insanlara kendisinin içinde olmadığı bir geleceği armağan eder. Filmin bir sahnesinde Donnie ve Gretchen arasında geçen bir diyalog aslında bir kahraman olarak Donnie'nin sonsuz yolculuğunu vurgular: Donnie'nin adını öğrenen Gretchen "Donnie Darko! Ne biçim bir isim bu böyle sanki kahraman ismi gibi!" der, Donnie de ona "Sana öyle olmadığımı düşündüren nedir?" cevabını verir. Yaptığı veya yapacağı seçimle insanların kahramanı olmuş veya olacaktır Donnie, ama her kahraman gibi onun da kim olduğu bilinmeyecek, hatta yaptığı seçimden kimsenin haberi bile olmayacaktır. 
2001 yapımı olmasına rağmen Donnie Darko 80'lerin sonunda (tam olrak 1986) geçer ve film olarak da o döneme ve o dönemdeki filmlere bolca gönderme yapar. Öncelikle neredeyse gençlerden müteşekkil kadrosu ile 80'lerin gençlik filmlerini anımsatan bir yapısı vardır; seçilen oyuncular bile o dönemin ünlü çocuk veya genç oyuncularıdır (Drew Barrymore, Patrick Swayze). Sam Raimi'nin kült filmi Evil Dead (Kötü Ruh)'den E.T. ve Şirinler'e kadar birçok 80'ler filminden alıntı veya filmin kendisinden parçalar görürüz. Kullanılan müzikler bile o döneme aittir. Tüm bu özellikleriyle tam bir dönem filmi gibidir Donnie Darko. Biraz Tavşan Frank'ın da etkisiyle korku filmi etiketini de vurur kendisine. 80'lerde özellikle B tipi filmlerde işlenen 'zamanda yolculuk'  konusuyla da Bilim-Kurgu yaftasını alır. Gösterime girmesinden 10 yıl sonra artık psikolojik- şizofren filmler listelerinde yer almaya başladığını da görüyoruz internette. Bu nedenlerle olsa gerek türlerarası bir film olarak tanımlanır Donnie Darko. Bu özelliği yanı sıra senaryosu, diyalogları ve kurgusuyla da yönetmeninin ilk filmi olmasına rağmen 'muhteşem' sıfatını hak eder ve yine aynı sebeplerle sonraki filmlerinde yönetmen Richard Kelly'nin 'Shyamalan Sendromu' (yok öyle birşey ben uydurdum şimdi; yönetmenin ilk filmindeki büyük başarısını sonraki filmlerinde tutturamaması, izleyicinin beklentisini karşılayamaması anlamında) yaşamasına da sebep olur. Belki ilk seferde anlamazsınız filmi (bu normaldir), ama ikinci seferde taşlar yerine oturmaya başlar yavaş yavaş (çünkü artık neyle karşı karşıya olduğunuzu biliyorsunuzdur ve neyi nerede arayacağınızı veya nereye bakacağınızı) ve ancak üçüncü de bir puzzle sahnesi gibi, film tüm sırlarıyla karşınızda duruyordur artık.  Bu noktadan sonra ya çok seversiniz Donnie Darko'yu ya da nefret edersiniz!


Belki Wikipedia'da bulunan bu ayrıntıları paylaşmak filmi anlamanızı daha da kolaylaştıracaktır:

    THE LOST BOYS/ Kayıp Gençler, Joel Schumacher, 1987, ABD, Korku-Komedi, Fantastik.


    Yine 2000'lerde yapımcıların ancak geriye kalan kırıntılarını üzerinden nemalanabildikleri bir 80'ler filmi daha. Bugün eğer Alacakaranlık serisi, True Blood veya Vampire Diaries gibi 'vampirli' filmler ve diziler varsa bu kesinlikle The Lost Boys/ Kayıp Gençler sayesindedir. Başrolünde yine döneme uygun olarak genç oyuncuların oynadığı (genç Jason Patric, genç Kiefer Sutherland, genç Corey Haim gibi) filmde, anne-babası boşanan Sam ve Michael anneleriyle birlikte büyükbabalarının Santa Carla'daki evine taşınırlar. Özellikle gençlerin kendilerini eğlenceye, partilerde ve discolarda geçirilen uzun gecelere adadığı bir kent olan Santa Carla'da ilginç bir şekilde gençler ortadan kaybolmaktadır. Sam'in ağabeyi Michael aşık olduğu kız için başını David'in (Kiefer Sutherland) çektiği farklı bir gençlik grubunun içine girer. Ancak Michael'ın bu grup içine girmesiyle birlikte Sam, ağabeyinde ufak(!) değişiklikler sezmeye başlar. Aslında Michael, David'in ona içirdiği bir şeyle (kan) birlikte yavaş yavaş bir vampire dönüşmekte ve içindeki 'kan' arzusuna karşı koymaya çalışsa da başta ailesi olmak üzere çevresi için tehlikeli olmaya başlamaktadır. Sam, çizgiroman dükkanında tanıştığı ve birer korku-çizgiromanı bağımlısı sayılabilecek Edgar ve Alan Frog (ünlü gotik korku yazarı Edgar Allan Poe'ya yapılan açık bir göndermedir aslında bu) kardeşlerle birlikte ağebeyini bu durumdan kurtarmak için ne gerekiyorsa yapmaya çalışacaktır. Kahramanlarımızın vampirleri yok etmek için çizgiromanlardaki bilgilerden yararlanması da, aslında filmin geleneksel vampir mitolojisine bağlı kaldığını (güneş ışığında yanmak, sarımsaktan, haçtan, kutsal sudan korkmak, ev sahibi tarafından eve davet edilen vampirin bütün bunlara karşı bağışıklık kazanması gibi) göstermektedir bize. Bu özelliğiyle film bir 'vampir ansiklopedisi' niteliği taşımaktadır. Ancak, çok değil 7 yıl sonra Anne Rice'ın aynı isimli romanını sinemaya uyarlayan Neil Jordan, "Interview with the Vampire: The Vampire Chronicles" ile bu mitolojiyi ters yüz edecektir. Yine de The Lost Boys hala bütün vampirli film ve dizilerin atası/ağa babası sayılmaktadır.


    Pİ, Darren Aronofsky, 1998, ABD, Bilim-Kurgu, Dram


    Doğada bulunan bütün evrensel kalıpları açımlayacak, sırlarını açığa çıkaracak ve onlara hakim olmayı sağlayacak sayının peşindedir matematikçi Max. Baktığı heryerde sayılar, semboller görmekte, herşeyin varlığını hesaplamakta, elde ettiği sayıları kaydetmekte, ulaştığı sonuçlarla başka arayışlara girmektedir. Aslında ne yaptığını, neyi hesapladığını tam da görememekteyizdir ya da bilememekteyizdir, ama o bu uğurda paranoyak bir hale gelmiştir. Filmin siyah-beyaz (beyazı bile siyaha çalmaktadır, gridir) atmosferi bize onun içine düştüğü paranoyayı, sayıların kararttığı hayatını yansıtmaktadır. Yaşadığı mekan da bir bakıma zihninin bu karışıklığını yansıtmaktadır ve bilgisayarı Öklid'in bütün kabloları beyninin sarmalları gibi yaşam alanını kaplamıştır. Öklid'i de, kendisi gibi, ulaştığı sayıları analiz edip 'tanrının adını' bulması için programlamıştır Max. Ne Öklid'in Max'dan, ne de Max'ın öklid'den farkı vardır. Filmin finaline doğru 'tanrının 216 basamaklı adını' bulan Öklid bunun ağırlığı karşısında çökerken, Max'da ulaştığı sonuçları ve hesaplamaları beyninden söküp atmak istercesine kafasını bir matkapla deler. Öklid'le olan özdeşliğini göstermesi açısından ilginç bir ironidir bu. Elbette Max'ın ulaştığı sonuçlar başkalarının da, özellikle sayılarla oynayan-yaşayan borsacıların, dikkatini çeker ve ondan faydalanmaya çalışırlar. Ulaştığı ya da ulaşacağı sonuçların insanlık tarafından nasıl kullanılacağını bilen Max'ın paranoyası da buradan gelmektedir. Ve Pi, bize daha nice muhteşem işini sinemada seyretme fırsatı bulacağımız Darren Aronofsky'i müjdelemektedir.


    THE CROW/ Ölümsüz Aşk, Alex Proyas, 1994, ABD, Fantastik- Macera


    James O'Barr'ın aynı isimli ünlü çizgi-roman serisinden uyarlanan The Crow, yapım aşamasında daha çok Eric Draven'i canlandıran başrol oyuncusu Brandon Lee'nin, babası gibi (Bruce Lee) setteki ölümüyle gündeme gelmişti. Daha sonra bilgisayar programı aracılığıyla tamamlanan film, gotik atmosferi ve yarattığı örnek sahnelerle türünün kült yapımları arasında yer aldı. Özellikle The Crow'dan sonra benzer bir çok filmde (Matrix'de bile) 'çatılar üzerinde engelleri aşarak koşma' sahnesi yer almaya başladı. Alex Proyas'ın filmde yarattığı karanlık atmosfer, daha sonra çektiği 'Dark City' (ki karanlık bu filmde tavan yapar), Knowing (Kehanet) ve bunlar kadar olmasa da 'Ben, Robot'da da devam edecektir. 
     Filmin başında sevgilisiyle birlikte öldürülüşünü gördüğümüz ünlü rock solisti Eric Draven, olayın üzerinden bir yıl geçtikten sonra mezar taşı üzerine konan bir karga tarafından yeniden canlandırılır, aslında buna tam anlamıyla canlanma diyemeyiz çünkü Eric artık ölmemektedir ve doğaüstü bir varlığa dönüşmüştür. Karga, ölümlerinin intikamını alması için ona bir şans daha vermiştir ve Eric de kazandığı doğaüstü güçleri bu amaçla sonuna kadar kullanacaktır. Filmde hikaye küçük bir ağzından ve tanıklığından anlatılmakta, Eric'in zihninde canlanan geri dönüşlerle de ölmeden önceki yaşamlarına şahit olmaktayız. Aslında Eric'in (Brandon Lee) ağzından anlatılacak olan hikaye, Brandon Lee'nin çekimlerdeki bir kaza sonucu ölmesiyle küçük kızın ağzından aktarılır. The Crow, 'bir çizgi-roman usta bir yönetmenin elinde nasıl sinemaya aktarılır' konusunda da bir ders niteliğindedir. Zaten karanlık olan çizgi-romanın havası, Alex Proyas'ın da zaten karanlık olan atmosferiyle (sonraki filmleri de bunun kanıtıdır) birleşince ortaya kapkaranlık ama muhteşem bir uyarlama çıkmaktadır. The Crow, hiç bıkmadan tekrar tekrar seyretmeyi isteyeceğiniz türden bir filmdir. Ve bu yüzden de 'kült' olmuştur.


    V FOR VENDETTA, James McTeigue, 2005, ABD, Bilim-Kurgu, Macera


    Aslında 'V' için söylenebilecek bir çok şeyi aşağıda söyledik (bkz. "V For Vendetta'nın V'si"), derken bile aslında 'V' için söylenebilecek bir çok şey daha var demek istiyoruzdur. Eğer siz de film seyrederken ufak bir deftere filmdeki karakterlerin ağzından çıkan sözleri not edenlerdenseniz, bilin ki bu filmde sadece 'V'nin ağzından çıkanları yazmak için bile ciltlerce deftere ihtiyacınız olacaktır. Diğer taraftan bu sözleri filmin uyarlandığı aynı isimli çizgi-romanı da alarak oradan okumanız mümkündür, ama bu sefer de 'V'yi canlandıran ve film boyunca taktığı Guy Fawkes maskesi nedeniyle yüzünü hiç göremediğimiz (maskeyi çıkardığında bile yüzünü göremiyoruz, ama filmde anlatılan olaylardan aslında bir yüzü de olmadığını anlıyoruz bir süre sonra), sadece o mükemmel tonlama ve aksanıyla sesini duyduğumuz Hugo Weaving'i izleme ve dinleme şansından mahrum kalırsınız. Her sözü ayrı bir aforizma değeri taşıyan ve biraz da okuduğu edebiyat eserlerinin etkisiyle Shakespeare'yen bir tarzı olan bu anti kahraman, hem kılıçlı sahnelerin hem de Evey'e karşı dıuyduğu ilginin de etkisiyle biraz da Cyrano de Bergerac'ı hatırlatmaktadır. Böylece 'V' bize bir devrimin yapılabilmesi için insanın gerçekten bir Romantik olması gerektiğini anlatmaktadır. Film işte bu devrimin neden ve nasıl yapıldığını ve yapılması gerektiğini 'özgürlükçü' bir bakış açısıyla anlatmaktadır, ki o bakış da 'V'nin bakışıdır...

    DARK CITY/ Gizemli Şehir, Alex Proyas, 1998, Avustralya-ABD, Bilim-Kurgu


    Matrix ve 13. Kat (Thirteenth Floor) filmleriyle hemen hemen aynı tarihlerde gösterime giren ama 13. Kat ile birlikte, Matrix'ten çok daha radikal bir finale giden Dark City konu olarak da bu iki filme benzemektedir. Her üç film de 'gerçeklik', 'hayal', 'akıl' ve 'ruh' nedir gibi bir arayışa girmiş ve şaşalı görsel efektleriyle Matrix bu iki film arasından sıyrılarak aslında herşeyin birer kurgulanmış 'efekt' olduğunu bizlere ispatlamış ve bu efekti bozmamak için de mutlu sona doğru ilerlemiştir yavaş yavaş! Oysa hem Dark City hem de 13. Kat finallerinde ulaştıkları noktalar ve özellikle Dark City bize verdiği Matrix'den çok daha ilerdeki "varoluşçu" felsefesiyle Matrix'ten tamamen ayrılmaktadırlar. Matrix'te enerji sorununa çözüm bulan makineler için birer enerji kaynağı olarak karşımıza çıkan insanoğlu, Dark City'de ise "ruh nedir?" sorusuna cevap arayan uzaylıların birer kobayı olarak karşımıza çıkmaktadır. Zamanın, insanların karakterlerinin ve kişiliklerinin, hatta kenti oluşturan tüm dokunun uzaylı yaratıkların kontrolünde olduğu bir dünyada geçen Dark City, adı gibi karanlık anlatıma sahip bir film. Filmin sonuna kadar göremediğiniz güneşin yokluğu da bu anlatımı destekler nitelikte ve kent bir karadelik gibi herşeyi yutup sonunda yeniden kurmakta. Ancak burada hemen söylemekte fayda var, filmin sonunda görülen güneş insanlara 'gelecek için bir umut' olsun diye gösterilmemektedir; çünkü aslında insanların silinen anılarıyla birlikte 'umutları' da ortadan kalkmıştır ki filmi seyrettiğinizde zaten sürpriz finaliyle buna gerçekten de şahit olursunuz. Filmin kahramanı John Murdoch da geceyarısından önce uyandığı için (çünkü zaylılar bütün faaliyetlerini geceyarısında zamanı durdurarak gerçekleştirmektedirler) kazandığı doğaüstü güçlerle insanlık için bir umut olarak görülebilir başta ama filmin sonunda, kazandığı yetilerle bu sefer uzaylıların yerine kendisini koymaktadır o da, ve bunu kendi hayallerindeki dünyasını yaratmak için yapmaktadır. Dolayısıyla aslında o da insanlara kendi hayallerini gerçekleştirmeleri için bir şans vermemektedir.
    Çünkü aslında hepimiz bir başkasının hayallerini yaşarız, kendilerimizinkini değil!

     
    Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
    Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
    Template Created by Creating Website Published by Mas Template
    Proudly powered by Blogger