Latest Movie :
Recent Movies
O An etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
O An etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

O AN: GARİP BİR KOLEKSİYONCU "Beşir'in finalde mezarlıktaki ölülerle ve doktoruyla konuşması" (Nurettin Özel, Türkiye, 1994, Dram)

22 yıldır mezarlıklarda bekçilik yapan Beşir, ailesinden, çevresinden ve dostlarından görmediği ilgiyi mezarlıktaki ölülerde aramaya başlar. Bunda biraz da bir mezarlıkta yaşamak istemeyen ve çokta isteyerek evlenmediği karısının da büyük payı vardır. Zamanla ailesinden ve çevresinden iyice kopan Beşir, kendini adadığı o mezarlıktaki ölülerin fotoğraflarından garip bir koleksiyon yapar. Mezarlığa gelen her ölünün fotoğrafını biriktiren Beşir, onlardan bir albüm yapar ve adlarını, ne iş yaptıklarını ve nasıl öldüklerini yazar. Amacı da bu koleksiyonu karıştıranların ölümü hatırlamalarını sağlamaktır. Ancak hem bu koleksiyon hem de kendisini toplumdan tecrit etmesi sonucu, kendisini tedavi etmesi için bir doktor gönderilir. Doktor mezarlığa yaptığı ziyaretlerle Beşir'i tedavi etmeye çalışır, ama bu aynı zamanda doktorun da ölümü ve Beşir'i keşfedişi anlamına gelmektedir. 
Burada size sunduğumuz replik biraz uzun olmasına rağmen, Türk sinemasının en önemli ve can alıcı repliklerinden biri olarak kabul edilir. Film ise akademik düzeyde Ingmar Bergman'ın "Yedinci Mühür" filmiyle karşılaştırılır. İslami bir çizgide olmasına rağmen, bu replikte de yer alan "sorsam diyorum ‘nereye böyle?’" söylemi aslında Hıristiyanlık'ta yer alan "Quo Vadis?/Nereye?" tabirine işaret etmektedir ve kaynağı İncil'dir "Yuhanna16.5: Şimdiyse beni gönderenin yanına gidiyorum. Ne var ki, içinizden hiçbiri bana, 'Nereye gidiyorsun?' diye sormuyor.". Diğer taraftan senaryo da Yunan mitolojisi ile karşılaştırılmakta, hatta bir mezarlık bekçisi olan Beşir karakterinin, Yunan mitolojisinde ölüleri Hades'e götüren kayıkçı Kharon'u simgelediği söylenmektedir. Bu nedenle Türk sineması için seyredilmesi gereken, önemli bir filmdir. Bu filmle ilgili olarak meraklıların, Yeditepe Üniversitesi, İletişim Fakültesi öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Tarık Emre Yıldırım'ın "İSLAMCI TÜRK SİNEMASINDA VAROLUŞÇU ÇİZGİLER Örnek Olay: "Yedinci Mühür" Filmindeki Varoluşçu Soruların "Garip Bir Koleksiyoncu" Filminde İşlenişi ve Günümüz Türk-İslam Kültürüne Yansıması" isimli makalesini de okumalarını salık veririz.

İşte Beşir'in filmin finalinde, mezarlıktaki ölüler ve doktoruyla (psikiyatrist) yaptığı konuşma:

“Ne yatarsınız canlar, kalkın. Kalkın da görün dünyadakilerin halini.
‘Bal tutan parmağını yalar’ demiş ya birisi, tutup tutup yalıyorlar parmaklarını.
Her gün, gökten yıldız kayar gibi biri kayıyor da aralarından,
ne sizden haberleri var ne de sizin gibi olacaklarından.
Bakmayın üzerinize kapanıp da döktükleri gözyaşlarına,
daha mezarlık duvarından çıkmadan kuruyuveriyor gözlerindeki yaşlar.
Ağlarken gülüverirler, ölenle ölünmez diyerek.
Hiç olmadık yerde saatlerce çene çalıp zaman öldürseler de,
size bir Fatiha gönderecek kadar zaman bulamazlar.
Bu toprağın üstü varsa bir de altı vardır derler de bazen,
altını hiç düşünmeye yanaşmazlar nedense.
Sizler bu duvarın içinde beklerken kopmasını kıyametin,
Onlar duvarın dışında ölümsüzlüğün sırrının bulunmasını beklerler.
Üç günlük seyahatte bile valizlerini tıka basa doldurup hazırlık yaparlar da,
Bu kaç gün süreceği belli olmayan seyahatleri için hazırlık yapmaya bile gerek görmezler.
Neden susuyorsun doktor? Berbat bir gece değil mi?
Bu ne iştir ki, kalkıp ‘görmediğim şeylere pek inanmam’ diyorsun,
Sonra da görmediğin aklımın hasta olduğunu söylüyorsun.
Kafayı ölüme takmış diyorsun!
Ya sen doktor, sen kafayı neye taktın hiç düşündün mü?
Paraya mı? İnsaf edin Allah aşkına!
22 yıldır şu duvarların içine kimler geldi bir bilsen!
Hepsinin resimlerini biriktirip albüm yaptım.
Hani şu ‘Garip Bir Koleksiyon’ dediğin.
Adlarını yazdım, ne iş yaptıklarını yazdım, nasıl öldüklerini yazdım.
Neden mi? Bu garip koleksiyonu karıştıranlar gerçeği görsünler diye.
Görsünler de ölüm diye bir sona, ölüm diye bir başlangıca hazırlıklı olsunlar diye.
Ölüm! Ölüm ufuktaki bir çizgidir doktor,
siz bu çizginin görünen tarafına baktınız.
Bense görünmeyen tarafına.
Hak, hak deyip kendinize bile haksızlık yaptınız.
Vur patlasın çal oynasın misali yaşadınız; sorumsuzca, şuursuzca.
Bazen ne geçiyor aklımdan biliyor musun doktor?
Bazen ne derim kendi kendime biliyor musun?
Herkesi toplasam diyorum; dağda, taşta, yolda, belde kim varsa herkesi
ve sorsam diyorum ‘nereye böyle?’
Bu telaşla, bu hırsla, bu aceleyle nereye böyle?
Ne büyük delilik olur değil mi?
Etrafına bir bak hele doktor!
Bir sürü insan göreceksin. Acıları, sevinçleriyle bir sürü insan.
Bunları düşünmek, bunları söylemek delilikse,
ben deliliğimden memnunum doktor.
Git tedavi için boşuna zaman kaybetme.
Git akıllılığının sefasını sür.
Git felekten bir gün de sen çal.
Kaç günü varsa bu feleğin,
herkes çala çala ne bittiği var ne biteceği.
Git, ne olur git, yalnız bırak beni.
Sahte bir dost görmek istemiyorum karşımda.”

O AN: THE GREAT DICTATOR/ Büyük Diktatör, "Diktatörün dünyaya yaptığı final konuşması" (Charles Chaplin, ABD, 1940, Komedi, Dram, Savaş)

Charlie Chaplin, özellikle sessiz sinema döneminde yarattığı Şarlo karakteriyle özdeşleşen ve hepimizin aklında "Şarlo" olarak yer eden bir oyuncu, yönetmen ve yazar/senarist. Şarlo olarak bizi hep güldüren, güldürürken düşündüren ve buna ek olarak da ayrıca ağlatabilen ender insanlardan bir tanesidir Charlie Chaplin. Şarlo karakterinin neden tüm dünya tarafından bu kadar sevildiğini/anlaşıldığını ve tüm insanların duygularına hitap ettiğini ise yine kendisi "Konuşursam beni sadece İngilizce bilenler anlayacak, ama sessiz bir filmi herkes anlayabilir ve dünya İngiltere'den ibaret değil." diyerek çok güzel açıklamıştır. Charlie Chaplin'in Adenoid Hynkel isimli Tomania diktatörünü canlandırdığı "The Great Dictator/ Büyük Diktatör" ise onun ilk sesli filmi olma özelliğini taşımaktadır. Afişinden de anlaşılacağı gibi Chaplin bu filmde, ABD'nin henüz Almanya ile dost olduğu bir dönemde/1940'da, Hitler'in politikalarını yerden yere vurarak yermekte ve onunla dalga geçmenin sınırlarını zorlamaktadır. Zaten yeterince yergi dolu filmin tamamını bir kenara bırakacak olsak bile, Diktatör'ün finalde yaptığı 4 dakikalık insanlığı ve modern zamanları, makineleşmeyi/sanayileşmeyi, savaşları eleştiren konuşma bile (aslında diktatör değil de yine Chaplin'in canlandırdığı ve ona çok benzediği için bir yanlış anlama sonucu Diktatör'le yer değiştiren Yahudi berber yapmaktadır bu konuşmayı) bir "İnsanlık Manifestosu" olarak değerlendirilebilir. İşte aşağıda okuyacağınız metin Charlie Chaplin'in Büyük Diktatör filminin finalinde yaptığı bu dört dakikalık konuşmadır. Bu arada, Chaplin'in "Büyük Diktatör" filminden sonra bir daha asla Şarlo karakterini canlandırmadığını da belirtelim. Kim bilir, belki de yukarıdaki sözünde de dediği gibi, Şarlo'nun İngilizce konuşarak tüm dünya yerine sadece İngilizler (ve İngilizce konuşanlar) tarafından anlaşılmasını istememiştir. Kim bilir, belki de bu yeni seslendirme  teknolojisini Şarlo'nun o masumiyetini ve saflığını bozacak teknolojik bir unsur olarak görmüştür... Kim bilir?
"Üzgünüm ama ben imparator olmak istemiyorum. Bu benim işim değil. Ne kimseyi idare etmek ne de ülkeleri fethetmek istiyorum. Elimden gelse, herkese, ister Yahudi, ister zenci, ister beyaz olsun tüm insanlara yardım etmek isterim.
Hepimiz karşımızdakine yardım etmek isteriz. Bütün insanlar böyledir. Karşımızdakinin mutluluğunu görmek isteriz, üzüntüsünü değil. Birbirimizden nefret etmek ve birbirimizi hor görmek istemeyiz. Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketlidir.
Hayatın bize çizdiği yol özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir, ama biz bu yolu yitirdik. Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı, hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürükledi. Hızımızı arttırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı; zekamızı ise katı ve acımasız. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa gereksinimimiz var. Zekadan çok iyilik ve anlayışa gereksinimimiz var. Bu değerler olmasa hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz.
Uçaklar ve radyo bizleri birbirimize yaklaştırdı. Bunlar, doğaları gereği, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmaya, evrensel kardeşliği oluşturmaya ve hepimizin birleşmesini sağlamaya çalışmaktadır. Şu anda bile sesim dünyadaki milyonlarca insana, milyonlarca acı çeken kadın, erkek ve çocuğa, suçsuz insanları hapse atan, işkence eden bir sistemin kurbanlarına ulaşıyor. Beni işitenlere şunu söylemek istiyorum: "Kendinizi ümitsizliğe kaptırmayın." Üstümüze çöken bela, vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucudur. İnsanlardaki bu nefret duygusu geçecektir, diktatörler ölecek ve halktan zorla aldıkları iktidar yine halkın eline geçecektir. İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük asla yok olmayacaktır.
Askerler! Sizleri aldatan, sizleri köle gibi kullanan, ne yapmanız gerektiğini, nasıl düşünmeniz gerektiğini ve nasıl ölmemiz gerektiğini söyleyen bu zalimlere asla boyun eğmeyin. Sizleri bir hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp topun ağzına sürenlere boyun eğmeyin. Kafaları ve kalpleri bir makine gibi olan bu adamlara boyun eğmeyin. Sizler birer makine değilsiniz. Sizler insansınız! Kalbiniz insanlık sevgisiyle dolup taşmaktadır! Nefret etmeyin! Yalnızca sevilmeyenler nefret eder... sevilmeyenler ve anormal olanlar!
Askerler! Kölelik uğruna savaşmayın! Özgürlük için savaşın! St Luke'un İncil'inin on yedinci bölümünde cennetin tek bir adamda ya da bir grup insanda değil tüm insanların içinde olduğu yazılıdır. Siz insanlar güçlüsünüz. Makineleri yapacak güce sahipsiniz. Mutluluğu yaratacak güç sizdedir! Bu hayatı özgür ve güzel kılacak güce sizler sahipsiniz. Bu hayatı olağanüstü bir maceraya çevirecek olan yine sizlersiniz. Öyleyse, demokrasi adına bu gücü kullanalım ve birleşelim. Yeni bir dünya için savaşalım. Herkese çalışma şansı verecek, gençlere gelecek, yaşlılara güvenlik sağlayacak bir dünya için savaşalım.
Zalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiçbir zaman da tutmayacaklar! Diktatörler kendilerini kurtarır ama halkı köle gibi kullanır. Artık dünyanın özgürlüğü için savaşalım, hırstan, nefretten ve hoşgörüsüzlükten kendimizi arındıralım. Sağduyulu bir dünya için savaşalım, bilimin ve gelişmenin bizleri mutluluğa götüreceği bir dünya için savaşalım. Askerler, demokrasi adına birleşelim!
Hannah beni duyuyor musun? Nerede olursan ol, başını kaldırıp bak! Bak, Hannah. Bulutlar dağılıyor! Güneş çıkıyor! Karanlıktan aydınlığa çıkıyoruz! Yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. İnsanların nefretten ve gaddarlıktan arındığı yepyeni bir dünyaya yaklaşıyoruz. Başını kaldırıp bak. Hannah! İnsan ruhu kanatlandı ve uçmaya başladı artık. Gökkuşağına doğru uçuyor, umut ışığına doğru uçuyor. Başını kaldırıp bir bak Hannah! Bir bak!"


Hayatımın Hikayesi / sf. 362-364

O AN: THE BOX/ Kutu: "The Quest and Achievement of the Holy Grail/ Kutsal Kase'nin Aranması ve Muvaffakiyeti" (Richard Kelly, ABD, 2009, Bilim-Kurgu, Gizem)


"Donnie Darko/ Karanlık Yolculuk" ile gönlümüze taht kuran Richard Kelly'nin üçüncü filmi The Box/ Kutu. 'un "Button, Button" isimli kısa öyküsünden uyarlanan film, bir gün Norma ve Arthur Lewis çiftinin evlerinin kapısı önüne tahta bir kutu bırakılması ile başlar. Kutunun yanında bir de üzerinde "Bay Stewart sizi saat beşte ziyaret edecek" yazan bir not vardır. Aynı gün akşam saat beşte, Norma Lewis evde tek başınayken, yüzünün yarısı yanmış bir adam kapılarını çalar; bu Arlington Stewart'tır. Kısa açıklamdan sonra Norma'ya Eğer kutunun üstündeki düğmeye basarlarsa -yanında getirdiği çantada duran- bir milyon doların sahibi olacaklarını, ancak bu durumun dünyanın bir köşesinde hiç tanımadıkları bir insanın ölmesine sebep olacağını söyler. Eğer 24 saat içerisinde düğmeye basmazlarsa kendisi gelip kutuyu onlardan alacak ve başka bir aileye verilmek üzere kutu yeniden programlanacaktır! Lewis'ler bir süre düğmeye basıp-basmama arasında ahlaki ikilemler ve tartışmalar yaşasa da sonunda Norma düğmeye basar ve hemen ardından Bay Stewart gelip parayı onlara teslim eder; kutuyu alıp evden çıkmak üzereyken Norma, Bay Stewart'a şimdi kutuya ne olacağını sorar, o da aynı teklifle şimdi başka bir aileye verileceğini söyler. Ama hemen ardından da o can alıcı cümleyi ekler: "Ve sizi temin ederim bu sizin kesinlikle tanımadığınız biri olacaktır.". Filmin devamı da Lewis ailesinin neye veya kimlere maruz kaldıklarını anlamaya çalışma çabalarını bize anlatmaktadır.
Aslında bir nevi Pandora'nın Kutusu hikayesi olan Kutu'da, Norma düğmeye basmadan önce kutunun ne olduğunu keşfetmeye çalışırlar. Hatta altını açarak içine bakarlar ve o zaman görürler ki gerçekte söz konusu ahşap kutunun içi boştur, üzerindeki kırmızı düğme de hiçbir düzeneğe bağlı değildir -biraz da bu nedenle düğmeye basar aslında Norma-. İşte bizim için önemli sahnelerden bir tanesi bu Arthur'un çalışma odasında kutuyu inceledikleri ve altını açtıkları sahnedir. Burada onlar kutuyu açmaya çalışırlarken tam arkalarındaki duvara asılı bir tablo dikkatimizi çeker (26:11'den itibaren). Bu, altında bir de yazı olduğu belli belirsiz görülebilen tablonun ilk görünüşü olsa da daha sonra iki sahne de daha görünecektir.
Arkadaki duvarda asılı olan tabloya dikkat. Altındaki yazı belli belirsiz görülebilmekte.
Aynı tablonun ikinci görünüşü Norma ve Arthur'un bir düğün yemeği provasına gittikleri gece çocuklarına bakan dadının çalışma odasına gittiği sahnededir. Yokluklarında oğulları Walter babasının kolleksiyonlarını göstermek üzere dadısını babasının çalışma odasına götürür. Dadısı orada yine aynı tabloyu görür (46:43'den itibaren) ve biz de bu sayede daha yakından bakma olanağına sahip oluruz tabloya. Bu sefer tablonun altındaki yazıyı da okuyabiliriz, dadıyla birlikte: "Any sufficiently advanced technology is indistinguishable from magic./ Yeterince gelişmiş herhangi bir teknolojiyi büyüden ayırmak imkansızdır.". Bilim-kurgu edebiyatının ve sinemasının kült eseri "2001: A Space Odyssey"in yazarı Arthur C. Clarke'ın adı yazmaktadır sözün altında da. Buradan da aslında ilk göründüğü sahnede tablonun ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz; zira o sahnede Arthur ve Norma kutunun içinin boş olduğunu görmüşlerdi. Düğmeye bastıklarında birinin ölebilmesi için ya kutunun içinde bir büyü olmalıydı, ya da çok gelişmiş bir teknoloji!
"Any sufficiently advanced technology is indistinguishable from magic./ Yeterince gelişmiş herhangi bir teknolojiyi büyüden ayırmak imkansızdır." Arthur C. Clarke
Burada hemen bir parantez açıp, aynı zamanda filmin senaryosunu da yazan yönetmenin baş karakterlerden biri için "Arthur" adını seçmesinin bir rastlantı olmadığını belirtelim, böylece senarist/yönetmen Arthur C. Clarke'a bir gönderme yapmaktadır. Ayrıca filmdeki gizemli kutunun üstten görünüşü de "2001: A Space Odyssey"deki zıvanadan çıkmış yapay zeka HALL'in görüntüsüne benzemektedir.
Solda gizemli kutunun üstten görünüşü, sağda da başına buyruk yapay zeka HALL.
Tablo üçüncü ve son olarak Arthur Bay Stewart'ın geçmişi hakkında araştırma yapmak için kütüphaneye gittiğinde, portala girmeden önce daha büyük ve yakın plan olarak karşımıza çıkar (70:02'den itibaren). Böylece film boyunca yönetmen aslında bu tabloya bir çeşit zum yapmış olur, ekran görüntülerinde de bunu açıkça görebilirsiniz.
O zaman nedir bu tablonun film için önemi?
Peki neden bu tablo filmde bu kadar vurgulanıyor? Ne anlatıyor? Aslında tablo da, tıpkı "Kutu" gibi içi boş, gizemli bir nesneyi anlatıyor: "Graal/Grail" yani Kutsal Kase'yi. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, Kral Arthur ve Yuvarlak Masa şövalyelerinin hikayesini (baş karakterin adını bir kere daha hatırlayın: Arthur).
Söz konusu tablo Amerka'da Boston Halk Kütüphanesi'nde paneller halinde yer alan ve 1852-1911 yılları arasında yaşamış olan ressam Edwin Austin Abbey'nin yaptığı "The Quest and Achievement of the Holy Grail/ Kutsal Kase'nin Aranması ve Muvaffakiyeti" isimli 15 panelli resim serisinin 3. panelidir. Yönetmen resmin çalışma odasındaki versiyonuna Arthur C. Clarke'ın sözünü ekleyerek ve karşısına da baş karakter Arthur'u koyarak 3'lü bir anlam (üç Arthur'dan oluşan bir teslis: büyüsel Arthur- bilimsel/teknolojik Arthur- ve insan/boş Arthur) yüklemiştir resme.
Resimde anlatılan sahneye gelecek olursak; Kutsal Kase'nin arayıcısı ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri'nin de en genci olan Galahad'ın (soldaki kırmızı giysili figür) kaseyi Kral Arthur'a sunuşu anlatılmaktadır. Ancak Galahad Kase'yi bulduğunda duyduğu mutluluğun sonsuza dek sürmesi için "o mutlulukla ölmeyi" dilemiştir, çünkü Kutsal Kaseye doğrudan bakabilen ve insan dilinin izah edemeyeceği gizemlerini görebilen tek kişi kendisidir. Galahad Kutsal Kase'yi Arthur'a sunduğu sırada, kasenin ilk koruyucusu yaşlı Arimathealı Yusuf (Galahad'ın yanındaki beyaz giysili figür) kendisini ziyaret ederek tanrının onu cennetine alacağı müjdesini verir, yani daha önce dilediği gibi ölecektir. Sahnenin arkasında, yukarda yine beyaz giysili ve başları etrafında sarı haleler olan figürler ise Galahad'ı cennete götürecek olan meleklerdir. Sahnenin hemen önünde Galahad ve Arimethealı Yusuf'un yüzlerini dönük oldukları tahttaki kişi de Kral Arthur'dur. Kral Arthur'un hemen önünde ise üzerinde "The Siege Perilous" (İng. The Perilous Seat) yazan boş bir koltuk bulunmaktadır. Bu koltuk Merlin tarafından bir gün Kutsal Kase'yi bulacak olan şövalye için ayrılmıştır, yani Galahad'ın koltuğudur. Ama hep boş kalacaktır. Öndeki sahnenin hemena arkasındaki yuvarlak masa da Yuvarlak Masa Şövalyeleri'nin başsız masasıdır ve bütün şövalyeler kendi yerinde oturmaktadır.
Aslında bu hikayenin çevresinde geliştiği Kutsal Kase de Arthur C. Clarke'nin "Yeterince gelişmiş herhangi bir teknolojiyi büyüden ayırmak imkansızdır." sözünün geçerli olduğu bir nesnedir. Hz. İsa çarmıhtayken Arimathealı Yusuf tarafından kanının toplandığı kase olan "Graal", efsaneye göre sahip olana ölümsüzlük getirmekte, bulunduğu ülkeye de bolluk ve bereket getirmektedir. John Boorman'ın artık kült olmuş sinema eseri "Excalibur"da Kutsal Kase'nin özellikleri sinemasal olarak çok güzel anlatılır. Açlıktan kırılan, bütün yeşillikleri kuruyan ülkede, Kase'yi bulup getiren şövalyelerin atlarının geçtiği heryer birden yeniden yeşermeye ve canlanmaya başlar: Tıpkı bir büyü gibi veya büyü sanılan yeterince gelişmiş bir teknoloji gibi. "Kutu" için de bu tanım geçerlidir. İçinde düğmenin bağlı olduğu hiçbir düzenek yoktur ve bomboştur. Ya bir büyüye sahiptir ya da çok ileri bir teknolojiye. Eğer bu bir teknolojiyse kimin teknolojisidir. Elbette, bu dünyanın değil...

Filmin künyesinde de yazdığı gibi (You are the experiment/ Sen bir deneysin) "Kutu" da olanlar aslında uzaylıların "umut" arayışı için yaptıkları bir deneyden ibarettir. Olay bir kutunun etrafında geliştiği için ve düğmesine basan/lar da hep kadınlar olduğu için bir çeşit Pandora'nın Kutusu hikayesidir. Pandora kutuyu açtıktan sonra kutuda, yani insana kalan tek şeyin umut olduğunu da göz önüne alırsak filmin hikayesi daha iyi anlaşılabilir. "Kutu", uzaylıların gerçekleştirdiği deney fikriyle de uzaktan "Dark City/ Gizemli Şehir"e göz kırpıyor. Hatırlarsanız orada da uzaylıların insan ruhunu keşfetmek için kullandıkları bir "laboratuvar şehir" vardı. Film, finale doğru karşımıza çıkan ve uzaylıların bir tür kapı/ portal olarak kullandıkları "yüzme havuzu" sahnesiyle de, 60 yaşında bir bedenle girdikleri havuzdan 20 yaşındaki bir bedenle çıkan yaşlı insanların hikayesinin anlatıldığı -tabii yine bir uzaylı müdahalesi söz konusu- 1985 yapımı "Cocoon/ Koza" filmiyle bir uzak akrabalık kuruyor.
Son olarak, Dr. Who'nun da "50. Yıl Özel Bölümü"nde Gallifrey'deki Doktor'un, gezegeni yok edebilecek güçteki tek silah olan, süslü bir sarı kutu şeklindeki "An"ı  gördüğünde kurduğu cümle ile 'The Box/ Kutu'ya bir gönderme yaptığını belirtelim: "Neden bu kutunun üzerinde koca, kırmızı bir düğmesi yok?"...
Solda "Cocoon /Koza"daki uzaylıların havuzu, sağda da "The Box/ Kutu"daki uzaylıların havuzu.

O AN : PROMETHEUS (Ridley Scott, ABD, 2012, Bilim-Kurgu) ile BLADE RUNNER (Ridley Scott, ABD, 1982, Bilim-Kurgu) Arasındaki Münasebet


Artık bir bilim-kurgu klasiği olan, hatta klasik olmanın da ötesinde bir “kült” filme dönüşen 1982 tarihli ve Ridley Scott tarafından yönetilen “Blade Runner/ Bıçak Sırtı”nı artık bilmeyen yoktur sanırız. Özellikle yarattığı karanlık Los Angeles atmosferiyle de Kara Film türünün en sağlam örnekleri arasına sokulan film, tekno-futuristik özellikleriyle de Punk türüne sokulmaktadır. Taşıdığı türler arası bu niteliğiyle de 1982’den sonra yapılmış bütün bilim-kurgu filmlerinde kendisinden az/çok bir esinti görmek mümkündür. Konumuz bu film olmadığından kısaca filmde genetik mühendisliğinin ulaştığı son noktada artık “Replikant/Kopya” adı verilen, bütün organları laboratuarlarda gen teknolojisiyle üretilmiş biyolojik robotlar üretilmekte ve bunlara yapay anılar yüklenmektedir. Öyle ki replikantları normal insanlardan ayırmak neredeyse imkansızdır ve sadece özel bir test sayesinde normal insanlardan ayırt edilebilmektedirler. Yabancı gezegenlerde köle gibi çalıştırılmaktan bıkan replikantların çıkardığı isyan sırasında beş replikant gezegenden kaçarak dünyaya gelirler ve ortaya çıkmaya başlayan ölüm belirtilerine (replikantların sınırlı bir ömrü vardır) bir çare bulması için onları yaratan şirket TYRELL’ın sahibi Dr. Eldon Tyrell’a ulaşmaya çalışırlar. Ancak bu sırada da peşlerine filmin ünlü kahramanı Blade Runner (replikantları yakalamakla görevli polis birimi- Bıçak Koşucusu) Deckard onların peşine düşer.
1982 tarihli bu film 2019 yılında geçmektedir ve yönetmen Ridley Scott 2012 yılında çektiği ve 2093 yılında geçen Alien serisi prequel’ı Prometheus’ta Blade Runner’a ufak bir gönderme yapmaktadır. Ancak bu öyle bir göndermedir ki neredeyse iki filmi veya iki filmin evrenini organik olarak birbirine bağlamaktadır; ama bu detayın sinemalarda izlediğimiz versiyonda değil de İngiltere’de satışa çıkan Blue-ray, DVD ve özel baskı Steelbook (çelik kutulu)  versiyonların bonuslarında görülebildiğini de ekleyelim. Aşağıda göreceğiniz ekran görüntüsü bu bonuslardan alınma, elbette biz bu DVD ve Blue-ray versiyonlarını göremediğimizden kaynaklarda belirtilen sitelerin yalancısıyız. Ufak da olsa bunun bir Alien veya Blade Runner fanatiğinin işi olma olasılığına rağmen, hiç kimsenin bunu destekleyecek bir kanıt sunmadığını da belirtelim internet forumlarında. Kim bilir belki bunun olma olasılığı bizim gibi onların da hoşuna gitmiştir!
"A mentor and long-departed compeitor once told me that it was time to put away childish things and abandon my “toys.” He encouraged me to come work for him and together we would take over the world and become the new Gods. That’s how he ran his corporation, like a God on top of a pyramid overlooking a city of angels. Of course, he chose to replicate the power of creation in an unoriginal way, but simply copying God. And look how that turned out for the poor bastard. Literally blew up in the old man’s face. I always suggested he stick with simple robotics instead of those genetic abominations he enslaved and sold off-world, although his idea to implant them with false memories was, well…”amusing,” is how I would put it politely."

Evet, yukarıdaki ekran görüntüsü ve bu görüntüdeki metin, Prometheus'un söz konusu versiyonlarından alınmaymış. Eğer resimdeki 4. ve 5. satırlara bakacak olursanız aynen şunun yazdığını göreceksiniz: "That's how he ran his corporation, like a God on top of a pyramid overlooking a city of angels. Of course, he chose to replicate the power of creation in unoriginal way, by simply copying God." . Prometheus'ta insanların başka gezegenlere gitmeleri için sponsor olan ve android insanlar (sibernetik robotlar) üreten şirketin sahibi Peter Weyland bu satırlarda, akıl hocası ve uzun süreli rakibi olan bir adamın "bir tanrı gibi, melekler şehrini (Los Angeles) tepeden gören bir piramitte şirketini yönettiğini" söylemekte ve onun "basitçe tanrıyı taklit ederek, yaratılışın gücünü orjinal olmayan bir şekilde kopyalamayı seçtiğini" belirtmektedir. Weyland robotic ürünler yapmayı tercih ederken (Alien serisindeki ve Prometheus'daki androidleri hatırlayın), bu adam sahte anılar yerleştirdiği genetik gariplikler yaratmayı seçmiştir. Burada "melekler şehrini yani Los Angeles'ı" seyreden "bir piramitte" yaşayan bu adam aslında Blade Runner'daki replikantların yaratıcısı dev şirket TYRELL'ın sahibi Dr. Eldon Tyrell'dan başkası değildir.  
Blade Runner'da Dr. Eldon Tyrell'ın yaşadığı ve aynı zamanda şirketi de olan piramit.
Eğer Peter Weyland'ın 2093 yılında geçen Prometheus'daki yüz yaşını devirmiş halini göz önüne alırsak, 2019 yılında veya daha önce Dr. Eldon Tyrell'la birlikte çalışmış olabileceğini ve daha sonra birbirlerine rakip olduklarını düşünmemize engel hiçbir şey bulunmamaktadır. Hatta Prometheus filminin internet sitesi Project Prometheus'da yer alan "Peter Weyland's 2023 Ted Talk" isimli video P. Weyland'ı karşımıza 30'lu yaşların başında çıkartırken, 2023 yılında P. Weyland'ın çoktan "robotic" üretimlere el atıp ölümsüzlüğün sırrını keşfetme çalışmalarına başlamış olduğunu göstermektedir.
Peter Weyland (2023) ve Dr. Eldon Tyrell (2019).
Yalancısı Olduğumuz Kaynaklar:
4. http://popwatch.ew.com/2012/10/09/prometheus-dvd-blade-runner-ridley-scott/
 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger