Latest Movie :
Recent Movies

VİZYONDAN: CLOUD ATLAS/ BULUT ATLASI, Andy ve Lana Wachowski, Tom Tykwer, 2012, ABD, Dram, Bilim-Kurgu

 Bulut Atlası, kitabını da okumuş biri olarak uzun süredir beklediğimiz bir filmdi. Özellikle fragmanını da izledikten sonra, filmden beklentimiz biraz daha artarak devam etti. 'Filmden ne bekliyordun ki?' diye soracak olursanız, en azından kişisel ilk beş sıralamamızı değiştirecek, belki zamanla da kült statüsüne çıkabilecek bir film ve kurgu bekliyorduk, ama... Sonrasına geçmeden önce kısaca kitaptan ve özellikle de kitabın kurgusundan bahsetmek daha iyi olacaktır. Kitap (ve film) 1850, 1931, 1975, günümüz, gelecek zaman ve gelecekteki bir kıyamet sonrası zamanda olmak üzere 6 farklı zamanda geçen 6 farklı olayı anlatmaktadır. Kitapta bu 6 farklı olay ve zaman (mektup, günlük, anı vs. gibi) 6 farklı edebi üslupla anlatılmıştır ve bu da romanın filme aktarılmasını zorlaştıran hatta imkansız kılan bir etkendir ki kitabın yazarı David Mitchell da verdiği röportajlarda bunu vurgulamaktadır. Film de en başta bu farklılığı verememenin kısırlığını yaşamaktadır. Kitapta (ve filmde) 6 farklı olay ve zaman anlatılmasına ve en eski zamanla en son zaman arasında binlerce yıl olmasına rağmen, bütün olaylar birbirlerine ufak ayrıntılarla bağlanmışlardır. Kitapta bu daha çok başta bir doğum lekesi olmak üzere çeşitli nesneler, isimler ve olaylarla yapılsa da filmde farklı zamanlardaki farklı kişileri aynı aktör ve aktrislere oynatmakla yapmışlardır daha çok. Elbette filmde de doğum lekesi ve başka bağlantılar sunulsa da bunlar kitapta daha fazladır. Film de en büyük dezavantajını burada yaşamaktadır işte. Çünkü farklı zamanlardaki farklı karakterleri aynı aktör ve aktrislere oynatmak, filmi izleyenlerde 'yenidendoğuş' mefhumunu akla getirirken, Bulut Atlası'nın yenidendoğuş üzerine bir film olduğunu düşündürmektedir. Oysa romanın yenidendoğuş ve bedenlenmeyle uzaktan yakından ilgisi yoktur; o daha çok, bizim burada yere döktüğümüz bir bardak suyun topraktan buharlaşarak gökyüzünde bulut olması ve şekilden şekile girerek bir zaman sonra başka bir yere yağmur olarak yağması üzerinedir. Başka bir deyişle iyi veya kötü yaptığımız her hareket bir süre sonra aynı şekilde bize geri dönecek ve bunun tüm evrenin işleyişine de mutlaka bir etkisi olacaktır. Kitapta bu etkiyi yaratan özellikle 'insan doğasındaki bitmek bilmez açlıktır' ve başta Adam Ewing'in günlükleri olmak üzere her fırsatta bu dile getirilerek geleceğimizi şekillendirecek şeyin bu olduğu üzerinde durulur. Film ise kitap kadar bunun üzerinde durmamakla birlikte, efendi-köle ve sistem-asi ilişkisi üzerinde daha çok durmaktadır.
Diğer taraftan filmin en büyük sorunlarından bir tanesi kurgusunda ortaya çıkıyor. Kitap bölümler halinde ilerleyen kısmen sıralı bir kurgu izlerken, film tüm zaman ve olayları paralel kurguyla izleyiciye veriyor. Evet, belki sinema için bu kadar katmanlı bir konunun filmde paralel kurguyla verilmesi kağıt üzerinde kulağa hoş gelebilir, ama bu farklı zamanlar ve olaylar arasındaki geçişler öyle kısa tutulmuş ki, bazen 5 dakika içerisinde 6 farklı zaman ve olayı kavramanız/görmeniz gerekebiliyor. Bu da bir süre sonra izleyiciyi 2 buçuk saatlik bir fragman izlediği hissine kaptırıp filmden koparabiliyor. Özellikle izleyicinin farklı zaman ve olaylar arasındaki bağlantıları görebilmesi/fark edebilmesi açısından bakıldığında, bu hızlı geçişler doğru bir seçimmiş gibi durmuyor. Yine bu hızlı geçişler özellikle 1931, 1975 ve günümüz zaman aralıklarında gerçekleştiğinde ise, aynı aktör/aktristler farklı karakterleri canlandırdıklarından, zamanın ve sahnenin değiştiğini hemen algılayamıyorsunuz. Bu da aynı oyuncuların birkaç rolde oynamasının dezavantajı olarak karşımıza çıkmakta.
Bütün bunlara rağmen Bulut Atlası kötü bir film değil, ama (belki kitabını da okumamızın etkisiyle) beklentilerimizi karşılayan bir film de değil. Görsellik, özellikle kıyametöncesi gelecek zamandaki 'Yeni Seul' sahneleri muhteşem bir albeniye sahip ki bunda Wachowski Kardeşler'in parmağı olduğu açıkça görülebiliyor. Run Lola Run/Koş Lola Koş filmini hatırlayanlar da bu hızlı kurguda Tom Tykwer'in katkısı olduğunu fark edebilirler belki! Son olarak tavsiyemiz filmi kitabı okumadan önce seyredin, kitabı okuduysanız filmi seyretmeyebilirsiniz (size kalmış). Kitap filmden daha güzel. Ama sadece bir film seyretmek istiyorsanız 'mutlaka seyredin'.

BİZDEN HABERLER: Sosyal Medyada HBSGF

Yitik Ülke yayından Kadir Aydemir, Kitap Vitrini isimli sitedeki 10.22.2012 tarihli "Gitmek lazım, ama nereye?" başlıklı yazısında bizden de bahsetmiş. "Haftanın Siteleri" alt başlığında 'hayatınız boyunca seyretmeniz gereken filmler'i de listesine alan Aydemir'e buradan teşekkürlerimizi ileterek, herkesi Yitik Ülke yayınlarının çıkan, çıkmakta olan ve çıkacak güzel kitaplarını takip etmeye hatta birer tane de almaya davet ediyoruz.

İKİ ARKADAŞ, aka DARBE, Şerif Gören, 1976, Türkiye, Macera, Dram


Televizyonda denk gelip de izlediğimiz ve 'Darbe' olan adı o dönemde (1976) sansürlenerek 'İki Arkadaş'a çevrilen bu Yeşilçam filmi, öyküsüyle neredeyse kendisine hayran bırakıyor. Özellikle Kore sinemasında görmeye alıştığımız türde bir intikam hikayesi anlatan film, içerdiği sürprizle de (tabii bir Old Boy kadar vurucu yapamasa da bunu, yine de Türk filmlerinde görmeye alışık olmadığımız şekilde) bir noktada insanı şaşırtmayı başarıyor. Yönetmenliğini Şerif Gören'in yaptığı filmde Cüneyt Arkın (Ahmet) ve Fikret Hakan (Kemal) iki Kore Savaşı gazisini canlandırıyorlar. Savaş sırasında yaralanan Kemal'i sırtında taşıyarak onun  hayatını kurtaran Ahmet, savaştan sonra bir fabrikanın muhasebe müdürü olarak çalışmaya başlamıştır ve oğlu da aynı fabrikada işçi olarak çalışmaktadır. Ahmet'in oğlu aynı zamnda fabrikadaki işçi şartlarının iyileştirilmesi için gidilecek olan grevde de başı çekenler arasındadır. Ahmet'in oğlunu filmin bir sahnesinde işçi-işveren müzakerelerinin yapıldığı masada görürüz; filmin en ilginç sahnelerinden birini oluşturan bu sahnede, sert müzakerelerin yapıldığı masanın işverenler bölümünde oturan kişiler  arasında ünlü sinema yazarı Atilla Dorsay, işçi bölümünde oturanlar arasında da yönetmen Sinan Çetin ve Yavuz Özkan da bulunmaktadır (kaynak). Sonuçsuz kalan müzakerelerin ardından işçiler fabrikada şalter indirerek greve giderler. Fabrika müdürü, Ahmet'ten grevin başını çeken oğluyla konuşmasını istese de bu girişim de bir sonuç vermez. Bunun ardından bir gece Ahmet'in evinin kapısı çalınır; arkadaşları oğlunun cesedini getirmişlerdir: Kırmızı renkli bir araba oğluna çarpıp kaçmıştır. Kısa bir süre Ahmet, oğlunun arkadaşlarıyla oğluna çarpan arabayı arar ancak bulamaz. Son çare olarak, savaştan döndükten sonra İstanbul'un önde gelen kabadayılarından biri haline gelen Kemal'den yardım ister. Kemal de can borcu olan arkadaşına oğlunun katilini bulacağına dair söz verir. Kemal bütün imkanlarını ve gücünü kullanarak katili aramaya başlar; İstanbul'un heryerine adamlarını salar, herkesten katili soruşturur ama o da "bu iş bizi aşar Kemal" nidalarından başka birşeye ulaşamaz. sanki herkes ağız birliği etmişçesine katili ondan saklamaktadır. Kemal de katili bulamayınca Ahmet tekrar kendisi aramaya başlar oğlunun katilini ve böylece şehirdeki bir serseri grubuna ulaşır. Elbette sonunda katili bulur Ahmet, ama bahsettiğimiz sürpriz bu olduğu için ne filmin sonunu ne de katili söylemeyelim şimdi burada.
Yukarıda filmin Darbe olan adının sansüre uğrayarak İki Arkadaş'a dönüştürüldüğünü söylemiştik ama filmin uğradığı sansür bununla kısıtlı değil. Filmin Olkan Özyurt'a ait senaryosu da işçi-işveren ve grev üzerine odaklı olduğu için (kim bilir belki de Darbe adı, işverene karşı yapılan bu girişimi vurgulamak içindi) sansüre uğrayarak yeniden elden geçiriliyor. Belki de bu yüzden bu kadar güzel bir hikaye çok da iyi olmayan bir senaryoyla karşımıza çıkıyor. Ama elbette o dönem için ve özellikle hikaye için bu gözardı edilebilir. Hatta sadece uğradığı sansür bile izlemek için bir sebep olabilir. Tolga Örnek'in Devrim Arabaları filminde çok güzel bir diyalog geçiyordu, Selçuk Yöntem'in canlandırdığı karakter Latif filmin sonunda, hüsranla sonuçlanan yerli araba girişiminin neden 'hüsranla sonuçlandığını' açıklıyordu tek cümleyle: "Zaten adı devrim olan bir arabanın sokaklarda dolaşmasına izin vermezlerdi."... Biz de diyoruz ki, "adı Darbe olan bir filmin o dönemde sansüre uğraması zaten kaçınılmazdı!".

ARAYAN BULUR: 'Gözlük takıp görülen uzaylı filmi' THEY LIVE/Yaşıyorlar, John Carpenter, 1988, ABD, Bilim-Kurgu, Macera

Blogspot, aynı zamanda bloglarının admini de olan blog sahiplerine, bloglarına hangi siteler ve URL'lerden ziyaretçi geldiğini 'İstatistikler' başlığı altında gösterir. Ayrıca arama motoru 'Google'a yazılarak aranan bir kelimenin araması sonucu Google, kaynaklardan biri olarak blog sayfasını da listelerse aranan bu kelime ya da kelimeler de bu başlık altında blog sahibine gösterilir. 'Arayan Bulur' başlığı işte araması yapılan bu anahtar kelimeler üzerinden hangi filmin arandığını bulup (tabii yapılan aramada bizim sayfamıza bir gönderme yapılmışsa Google tarafından), aynı anahtar kelimeler tekrar kullanıldığında arama yapan kişilerin aramasının sonuçsuz kalmamasını amaçlamaktadır.


Arayan Bulur başlığının ilk araması 'gözlük takıp görülen uzaylı filmi'. Aslında 70'lerde doğmuş herkes, bir de bilim-kurgu sinemasına hakimlerse kelimeleri okur okumaz aranan bu filmi hatırlayacaklardır: Filmin baş kahramanı taktığı özel bir güneş gözlüğüyle, gözlük takmamış kişiler tarafından normal birer insan biçiminde görülen uzaylı istilacıları kendi garip ve pek de hoş olmayan biçimlerinde görebilmektedir. Ama elbette durum bu kadar basit değildir, zira John Carpenter'ın bu filmi ağır bir medya ve kapitalizm eleştirisi içermektedir. Kahramanımız John Nada, bir kiliseye düzenlenen polis baskını sonucu rastlantı eseri bulduğu gözlüğü taktıktan sonra acı gerçekle yüzyüze gelmekte ve başta medya olmak üzere dünyanın bütün önemli kurum ve mevkilerinin uzaylılar tarafından ele geçirilerek gizli propaganda aracı olarak kullanıldığını keşfetmektedir. Dünyayı gizlice bir sömürgeye dönüştürmüş olan uzaylılar, medya aracılığı ile yayınladıkları reklamlara ve şehirdeki reklam tabelalarına gizledikleri "itaat et, tüket, TV izle, düzeni eleştirme, hayal etme, bağımsız düşünme, 8 saat çalış-8 saat uyu-8 saat oyun oyna" gibi aslında kapitalizmin düsturu olan mesajlarla insanları uyutmaktadırlar, onların salise ve satır aralarına gizledikleri bu mesajlar da sadece gözlüğü takanlar tarafından fark edilebilmektedir. Burada hemen bir parantez açıp, bir dönem bu tür gizli mesajlar içeren ve 'Subliminal reklamcılık' (bilinçaltını hedef alan reklamlar) denen tarzda reklamlar üzerine gerçekten deneyler yapıldığını da belirtmekte fayda var. Bu tür reklamlarda, reklam arasına yerleştirilen saliselik görüntü ve yazılarla kişinin bilinçaltına hitap edilerek ürünü kullanması/satın alması/tüketmesi sağlanmaktadır. Burada uzaylıların da aynı yöntemi seçmesi ilginçtir; yoksa hep uzaylılar (kapitalizm) tarafından mı yönetildik? Kapitalizmin de kabul ettiği şekilde, paranın üzerine de "Bu sizin tanrınız" yazmıştır uzaylılar!
Filmin devamında gözlüğü taktıktan sonra 'aydınlanan' John Nada'nın, gözlüğü üretenleri bulup onlara katılması ve düzene başkaldırıp herkesin gözleri önündeki perdeyi kaldırıp, gerçeği görmelerini sağlamaları anlatılmaktadır. Aslında ilk üretildiklerinde 'sihirli kutu' olarak adlandırılan ve filmde hemen heryerde bir şekilde görülen televizyonlar da, günümüzde artık reklamların ve medyanın arkasındaki 'gerçeğ'i saklayan veya onları farklı görmemizi sağlayan bir çeşit gözlük (camı) değil midirler? Başbakanımızın da üç çocuk yapmayı iktidar politikası olarak belirlediği şu dönemde son bir parantez açıp, uzaylıların gizli mesajlarından bir tanesinin de "evlen ve çoğal" olduğunu söylemekte fayda var.    

Gözlüğü takınca dünya epey farklılaşıyor.
     

SOUNDTRACK: Howard Shore- Misty Mountains (Cold) (The Hobbit: An Unexpected Journey, 2012)


GELECEK PROGRAM: THE DARK KNIGHT RISES, Christopher Nolan, ABD, 2012, Aksiyon, Macera, Suç

Hem çizgi-roman, hem animasyon hem de film olarak Batman'in gönlümüzde ayrı bir yeri vardır. Hele ki üçüncü ve son bölümü birkaç hafta sonra gösterime girecek olan ve yönetmen koltuğunda Christopher Nolan'ın oturduğu; senaryosunu da, aynı zamanda muhteşem dizi Person of Interest'in senaryosunu da yazan, kardeşi Jonathan Nolan'ın yazdığı son üçlemenin yeri ise daha bir başkadır. Karanlık havasıyla çizgi-romandaki gotik havayı tam olarak beyazperdeye yansıtan Dark Knight serisinin gösterime girmesine az bir zaman kala, film şirketi de filme dair bir çok farklı fragman, görüntü, afiş ve fotoğraf yayınlayarak beklentilerimizi iyice yükseltmeye başladı. Christopher Nolan'ın çizgi-romandaki havayı kendince nasıl yakaladığını ilk iki filmden bilmemizi de, beklentilerimizin boşa çıkmayacağının bir kanıtı olarak yorumluyoruz. Bizse burada, ufak bir aramayla internette heryerde fragmanlarını bulabileceğiniz filme dair son resmi paylaşmak istiyoruz. Çizgi-romanda da Batman'in en güçlü düşmanı olan ve hatta bir ara onu sakat bırakıp (ki filmin Bruce Wayne'i elinde bastonla yürürken gösteren bir fotoğrafından anladığımız kadarıyla serinin son bölümünde de çizgi-romanın bu olay örgüsüne sadık kalınmış), Bruce Wayne'nin Batman kostümünü geçici olarak bir başkasına devretmesine sebep olan Bane'in fotoğrafının bulunduğu bu afiş, dediğimiz gibi, beklentilerimizi tavan seviyesine çıkarırken bir kopyasını da duvarımızda görme isteği uyandırmaktadır içimizde.
27 Temmuz'da gösterime girecek olan Dark Knight Rises'ı dört gözle bekliyoruz. (Uyarı: Bane'nin gözlerine dikkatle bakarsanız, Batman'in yarasa kanatlarını görebilirsiniz!)



Bir Mekan: Adana Sinema Müzesi

Geçen hafta bir vesileyle Adana'daydık ve orada müzeleri gezerken rastlantı sonucu keşfettik bu müzeyi. Oysa 23 Eylül 2011 tarihinde, 18. Altın Koza Film Festivali etkinlikleri kapsamında açılışı yapılmış müzenin. Kayalıbağ Mah. Seyhan Cad. 35 numarada yer alan Sinema Müzesi, hemen Atatürk Evi'nin yanıbaşında ve Arkeoloji Müzesi'ne de 150  m. mesafede. Eski Adana evlerinden birinin Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilerek, Sinema Müzesi olarak ziyarete açılmasıyla ortaya çıkmış müze. Müzede beyazperdeye her şekilde gönül ve el vermiş Adanalı sanatçıların fotoğraflarına, eşyalarına, eserlerine ve maket heykellerine yer verilmiş. Daha müzeye girer girmez sizi onlarca afiş ve fotoğraf karşılıyor; afişlerin çoğu hiç birimize yabancı değil aslında, videoda, TV'de, CD'de (artık yaş olarak hangisine denk geldiyseniz) mutlaka seyretmiş olacağınız filmler. İşin ilginç yanı, ve bu müzenin de espirisi olduğu şekilde bu film afişlerinde yönetmen, oyuncu, senarist, yapımcı, görüntü yönetmeni veya kameraman, yazar vb. şeklinde gördüğümüz en az bir isim Adanalı. Dolayısıyla bu müzeyi görmeden Adana'nın Yeşilçam ve Türk Sineması'nda ne kadar büyük ve önemli bir yer tuttuğunu anlamamız imkansız. Peki kimler var bu Adanalı sanatçılar arasında; elbette, müzede de geniş bir yer tutan Yılmaz Güney başta olmak üzere, Abidin Dino, Şener Şen, Ali Şen, Orhan Kemal, Muzaffer İzgü, Ali Özgentürk, Orhan Duru, Aytaç Arman, Bilal İnci, Meral Zeren, Menderes Samancılar, Nurhan Tekerek, Mahmut Hekimoğlu ve daha nicesi fotoğrafları, isimleri ve eşyalarıyla bu müzede ziyaretçilerini beklemekte. Biz de Türk Sineması'nın oluşmasında-gelişmesinde katkısı olan insanları tanımada, bu tür yerel müzelerin ne kadar büyük katkısı olduğunu bir kere daha ayırt etmekteyiz. Üstelik Sinema Müzesi'nin ikinci katında, halka açık geniş bir Sinema Kütüphanesi de mevcut. İşte Müze'den görüntüler (çok daha fazlası Müze'nin içinde saklı):
 
Adana Büyükşehir Belediyesi'nin restore ettiği üç katlı eski Adana evlerinden biridir.
Adana Sinema Müzesi: Adana Büyükşehir Belediyesi'nin restore edip hizmete soktuğu üç katlı bir eski Adana evi.

Yılmaz Güney için ayrılmış oda: Odanın bir köşesinde Yılmaz Güney'in bir maket-heykeli, duvarlarında da filmlerine ait afişler ve fotoğraflar bulunuyor. Duvarlardaki camlı nişlerde de filmlerinde kullandığı eşyalar yer alıyor.


Yılmaz Güney'e ayrılmış odanın bir diğer köşesi.

Yılmaz Güney'in hapishaneden yazdığı mektuplar da Müze'nin koridorlarında yerini almış.


Kıyısından köşesinden de olsa bir şekilde bir Adanalı'nın parmağı dokunmuş film afişleri.
 
Adanalı sinema sanatçıları. Eğer dikkatli bakarsanız birçok tanıdık yüz görebilirsiniz.


Ali Özgentürk.




Film afişleri. Elbette en az bir Adanalı'nın varlığı söz konusu afişlerde.
Abidin Dino (solda) ve Orhan Kemal de Sinema Müzesi'nin bir odasında oturmuş hasbıhal ediyorlar.
Yılmaz Duru'ya ait eşyalar, ki daha nice sanatçının eşyaları ve mektupları sizi bekliyor bu Müze'de.
 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger