Latest Movie :
Recent Movies

MOON/ AY, Duncan Jones, 2009, İngiltere, Dram, Bilim-Kurgu

"Where are we now?/ Şimdi neredeyiz?" cümlesiyle başlıyor Moon ve bu ilk cümle bile nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzun ilk ipucunu veriyor bize. Ama aslında bir reklam filminin mottosudur bu cümle ve hemen ardından reklam filmi de gelir, ona eşlik eden reklam metniyle birlikte:
"Bir zamanlar enerji kötü bir kelime olarak algılanırdı. Işıklarımızı yakıp yakmamak arasında kaldığımız zamanlar. Karartmaların yaşandığı şehirler. Yiyecek sıkıntıları. Benzinle çalışan arabalar. Ama bunlar geçmişte kaldı. Şimdi neredeyiz? Dünyayı nasıl daha iyi bir hale getiriyoruz? Çöllerde çiçek açtırıyoruz. Biz, şu an dünyanın en büyük füzyon enerjisini üretiyoruz.Güneşten yayılan ve ayın yüzeyindeki kayalıklarda depolanan enerjiyi makinelerle topluyoruz. Bugün yandığında atık bırakmayan "Helyum 3" sayesinde dünyanın ihtiyacı olan enerjinin neredeyse %70'ini sağlıyoruz. Bunu kim düşünebilirdi ki? İhtiyacımız olan bütün enerjinin tam üstümüzde olduğunu. Ayın gücü. Geleceğin gücü. LUNAR Indüstries Ltd.".

Gelecekte, makinelerle ay yüzeyinden toplanan Helyum 3'ten elde edilen temiz yakıtla yeryüzünün neredeyse bütün enerji ihtiyacı karşılanmakta ve böylece dünyadaki bütün savaşların sebebi olan 'enerji/yakıt: petrol' sorunu çözüldüğü için de dünya 68'lerin düşünü kurduğu ruhu yaşamaktadır. Beşeri ve ekolojik açıdan huzura kavuşan dünyanın bu durumunu filmin açılışındaki (hatta jenerik öncesindeki) LUNAR Indüstries Ltd.'in  bu kısa reklam filminde gösterilen resimlerden/görüntülerden anlıyoruz biz, zira bundan sonrasında dünyanın  durumu üzerinde pek fazla durulmuyor. Yönetmenin amacı da bu değildir zaten; o dünyanın durumundan çok Helyum 3'ün toplandığı Ay yüzeyinde dönen dolapları anlatmak derdindedir. Ay yüzeyindeki Helyum 3'ü toplama işi sadece LUNAR Indüstries Ltd.'in tekelindedir ve Ay'daki bir üsten bu iş yönetilmektedir. Ancak Helyum 3'ü otomatik olarak çalışan tekerlekli araçlar topladığı için bu üste çok sayıda insan çalıştırılıp onlara boş yere ücret ödenmesine gerek görülmemiş ve mürettebat sadece bakım-onarım işlerini yapıp çıkan Helyum 3'ü dünyaya gönderecek nitelikte ve sözleşmesi 3 yıl süren bir kişi ile sınırlandırılmıştır. Bizim filmdeki olaylara şahit olduğumuz dönemdeki mürettebatın adı Sam Bell'dir ve 3 yıllık sözleşmesinin bitmesine sadece iki hafta kalmıştır. Üste ayrıca mürettebata yardımcı olması amacıyla Gerty adında bir de robot bulunmaktadır. Film boyunca -dünya ile iletişim kurulan anları saymazsak, ki onlar da çok azdır- gördüğümüz tek insan Sam Rockwell'in canlandırdığı Sam'dir ama orjinalinde Kevin Spacey'nin seslendirdiği Gerty de ona eşlik etmektedir.3 yıllık görev süresinin bitmesine az bir zaman kala Sam, uzun süren yalnızlığının etkisiyle bir takım hayaller görmeye başlamıştır artık. Üssün haberleşme uydusu da 3 yıldır bozuktur ve dünya ile canlı bağlantı yapamamakta, ama başka uydular üzerinden haberleşme kayıtları almakta veya yollayabilmektedir (tabii burada hemen bir parantez açıp '3 yıllık görev sözleşmesi'  ile 'haberleşme sistemlerinin 3 yıldır bozuk olmasının' rastlantı olmadığını belirtelim). Bunca olayın üzerine Ay yüzeyinde Helyum 3 toplayan makinelerden bir tanesi arızalanır ve Sam makineyi tamir etmek üzere Ay aracına binip makineye gider. Ancak tam makineye geldiği sırada aracı kaza yapar ve kendinden geçer. Gözlerini üssün revirinde açan Sam, bu dakikadan sonra başta Gerty'nin davranışları ve konuşmaları olmak üzere yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu fark etmeye başlar, ki çok geçmeden de yolunda gitmeyen o şeyin aslında 'kendisi' olduğunu anlar!
Aslında kısaca söylemek gerekirse film, genel olarak dünyada insanlar mutlu mesut ve dumanlı bir şekilde yaşarken onların bu şekilde yaşaması için başka yerde başka şeylerin suistimal edilmesi üzerinedir. Sonuçta söz konusu olan şey enerjidir ve enerji her durumda 'para' demektir. Peki insanlığın mutluluğu için neyi, nereye kadar suistimal edilebilirsiniz? Bir insanın yaşamını mı yoksa binlerce insanın yaşamını mı? Her durumda temiz ve ucuz enerji kaynakları olması kapitalizmin bitmesi anlamına gelmiyor; aksine bu sefer kapitalizm bu ucuz enerjiyi daha da ucuza mal edebilmek için başka yöntemler geliştirerek kendisini insan kanıyla kirletmeye devam ediyor. Bu açıdan bakıldığında Moon, Fritz Lang'ın Metropolis'iyle özünde benzerlik gösteriyor. Orada yeraltında yaşayan işçi sınıfı, yeryüzünde yaşayan üst tabakanın hayatını devam ettirmesi için gerekli üretimleri sağlarken; LUNAR Indüstries Ltd. de yeryüzündeki insanların daha iyi yaşaması için Ay'daki işçi Sam'i kullanmaktadır (spoiler: siz onun 3 yıllık sözleşmesi olduğuna bakmayın ve bir tane olduğuna, aslında tamamen bir oyun bu). Dolayısıyla LUNAR Indüstries Ltd., filmde kapitalizmin gelecekteki değişen ve kendisine yeni suistimal alanları yaratan yüzüdür; başta bize gösterilen ve "Şimdi neredeyiz?" diyen reklam da onun yüzüne taktığı maske!
'Tek kişilik şov' niteliğinde ve gücünü yönetmen Duncan Jones'un hikayesi ve atmosfer yaratma becerisi yanı sıra, Sam'i canlandıran Sam Rockwell'in oyunculuğundan ve Gerty'i seslendiren Kevin Spacey'nin sesinden alan bir film Moon. Tek mekanda ve tek oyuncuyla çekilmesine, durağan temposuna rağmen asla insanı sıkmayan, aksine sürekli yarattığı merak duygusu ve atmosferiyle insanı içine çeken bir film. Atmosferiyle başta Solaris olmak üzere Tarkowski ve sinemasını andıran, hatta Tarkowski'nin ışığa ve renge bürünmüş hali dedirten (ama yine de ancak bu kadar renklenebilen); Gerty ile Sam arasındaki ilişkinin, 2001: A Space Odyssey'deki yapay zeka Hall 9000 ve astronot Bowman arasındaki ilişkiyi andırdığı ve hatta aslında -spoiler: bir klon- olan Sam'in Hall gibi 'varlığının farkına varıp sorgulaması' ile de 2001'e saygı duruşu niteliği taşıyan bir filmdir Moon. Dikkatli bir seyriokur (seyirci+okuyucu: Bir filmi seyretmekle kalmayıp aynı zamanda onun göndermelerini ve alt metinlerini de okuyabilen/görebilen seyirci) için daha nice gönderme ve alt metin içeren Moon bu özelliği nedeniyle de NASA'nın Houston Uzay Merkezi'nde ders programına alınmıştır. Genellikle forumlarda 'tek eksiği, aksiyonun olmaması' olarak eleştirilen film, asıl aksiyonu seyircisinin beyninde yaratmayı amaçlamaktadır. Dingin, şiirsel bir anlatıma sahip olan Moon'un özellikle ay yüzeyindeki sahneleri, Dünya'yı terk edip Ay'a yerleşmemize neden olacak güzelliktedir. Hatta diyebiliriz ki, "Duncan Jones'un gözünden Ay daha bir güzel"! Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan Moon, aslında Donnie Darko'nun Richard Kelly'i müjdelemesi gibi bize çığır açıcı yeni bir yönetmeni müjdelemektedir. İkinci filmi 'Source Code/Yaşam Şifresi' ile de bunu kanıtlamıştır.
Son olarak Duncan Jones'un David Bowie'nin oğlu olduğunu belirterek ve Duncan Jones gibi güzel bir adamın dünyaya gelmesine ön ayak olduğu için David Bowie'ye teşekkür ederek bitirelim. 


LA JETEE, Chris Marker, 1962, Fransa, Dram, Bilim-Kurgu, Kısa Film


3. Dünya Savaşı sonrası Paris'teyiz, daha doğrusu Paris'ten geriye kalanlarla. Savaştan sağ kurtulan bir grup insan yeraltına çekilmiş ve orada yeni bir dünya kurup Paris'in yeraltı sokaklarında yaşamlarını devam ettiriyorlar. Ancak 3. Dünya savaşının sonuçlarının, nükleer artıkların sadece şimdilerini değil geleceklerini de tehdit ettiğinin farkındalar ve bu nedenle geleceklerini kurtarmak için geçmişlerinden yardım almaya çalışıyorlar. Bu aşamada 'zamanda yolculuk' yapma üzeine çeşitli deneyler gerçekleştiriyorlar. Son aşamada yaptıkları deneyleri insanlar üzerinde uygulamak için bir mahkum seçiyorlar. Geçmişteki, savaşöncesi bir anısına ve anına takılıp kalan bu mahkumun zihninde çocukluğunda şahit olduğu bir olay/sahne tüm canlılığını korumakta ve bu sahnenin gerçekliğine ilişkin şüpheleri onu deliliğe doğru sürüklemektedir: Savaştan önce aileler her pazar çocuklarını havalimanına götürüp orada kalkıp-inen uçakları göstermektedirler onlara. Ailesinin onu havalimanına götürdüğü bir pazar 10 yaşlarındaki mahkum, havalimanında bir kadına doğru koşmakta olan bir adamın başka adamlar tarafından öldürülüşüne tanık olur. Bu an ve kadının yüzü bir fotoğraf karesi gibi mahkumun zihnine işler ve kendisi henüz farkında olmasa da, bu onun geleceğini şekillendirmeye başlar (burada hemen bir parantez açıp, La Jetee'yi bilmeseniz bile buraya kadar anlattığımız kısmın size bir başka filmi hatırlattığını umuyoruz!). Yiyecek, ilaç ve enerji kaynakları getirmek üzere savaşöncesi geçmişe gönderilen mahkum, orada anılarına yüzü kazınan kadınla tanışır ve zamanda yaptığı yolculuklarda hep onunla vakit geçirmeye başlar artık.
La Jetee, 28 dakikalık kısacık bir film ve bu nedenle fazla detay vermek istemiyoruz, ama bu kısacık filme neredeyse 2 saatlik bir filmin konusu sığdırılmış ve 2 saatlik bir filmin yapabileceğinden çok daha iyi anlatılmış/aktarılmış konu. Hiç şüphesiz bunda filmin çekim tarzının büyük etkisi bulunmakta; zira film bildiğiniz filmler gibi akmıyor. Bütün film siyah-beyaz fotoğraf karelerinin film olarak montajlanmasından ve arkada fotoğraflara eşlik eden bir 'dışses'ten oluşmakta. Akan görüntüler olmadığından kahramanlar da konuşmamakta, olay ve konuşmalar dışses tarafından dillendirilmektedir. Böylece atlanan karelerle 2 saatlik filmin konusu 28 dakikalık bir film içerisine sığabilmektedir. Fotoğraf karelerinin siyah-beyaz olması, özellikle 3.Dünya Savaşı sonrası Paris'inin yıkılmışlığını veya Paris'in yeraltı sokaklarının sessizliğini verme konusunda bir yığın renkli fimden daha başarılı oluyor. Diğer taraftan filmin fotoğraf karelerinden oluşması, filmin an(ı)lar üzerinden hareket etmesini sağlayarak, zamanın aslında birbirine eklenmiş an(ı)lar bütünü olduğunu da vurguluyor. Özellikle mahkum ve kadının içi doldurulup dondurulmuş hayvanların sergilendiği müzeyi gezerken, aynı fotoğraf karesinde tıpkı onlar gibi ve onlarla beraber donup kaldıklarını, onlardan bir farkları olmadığını görüyoruz sanki o müzenin parçalarıymış gibi. Bir anda donup kalan hayvanlar gibi yaşadıkları an(ılar)da donup kalmak istemektedir aslında kadın ve mahkum da. Elbette eğer bir konuyu filme fotoğraf kareleriyle aktaracaksanız seçeceğiniz sahnelerin de ince elenip sık dokunması gerekir ki, Chris Marker da film boyunca bunu yapar: Bir simyacı gibi en iyi kareyi oluşturmaya çalışır aslında seçtiği karelerle ve sonuçta ortaya her bir karenin birbirine eklendiği bir puzzle çıkar.
Diğer taraftan film bir bilim-kurgu olmasına rağmen herşey minimal seviyede kullanılmıştır. Zamanda yolculuk yapılmasını sağlayan düzenek bir hamak ve gözlere takılan bir bandajdan oluşmakta; mahkum bu hamağa yatmakta ve gözlerine takılan bir bandajla da zamanda yolculuk yapmaktadır, ama anlaşılacağı üzere bu yolculuk zihinsel seviyede gerçekleşmektedir. Görebileceğimiz bütün mekanlar yeraltındaki labaratuvar, havaalanı ve dondurulmuş hayvanların bulunduğu müzedir. Oyuncu sayısı ise bir elin parmaklarını geçmez. Ama Chris Marker yine de minimal düzeyde maksimum etkiyi başarır ve 28 dakikalık filme neredeyse bir dünyayı sığdırır. Filmle ilgili bir başka önemli nokta da, film boyunca özellikle Paris'in yeraltı sokaklarında duvarlara yazılmış olan "Tete Apotre" yazısıdır. Yunanca ἀπόστολος (apóstolos) kelimesinden türemiş olan Apotre (veya İngilizce olarak Apostle) "uzaklara gönderilmiş olan" yani hebarci/elçi anlamına gelmektedir ve Hıristiyanlıkta İsa'nın 12 Havarisini tanımlamak için kullanılmaktadır. "Tete Apotre" ise Havari Başı anlamına gelmektedir. Chris Marker'ın bunu, dünyanın ilk animasyon filmi olan 1917 Arjantin yapımı "El Apostol"a bir gönderme olarak filme eklediği söylenmektedir (kaynak). Ancak görünen odur ki, 1995 yılında Terry Gilliam, Chris Marker'ın bu filmini uzun metraja aktarırken (Chris Marker da senaristleri arasındadır bu filmin), kendi filminin adını "Tete Apotre"ye, "12 Havariye" ve "müzede sergilenen doldurulmuş hayvanlara" bir gönderme olarak belki de, 12 MAYMUN/ TWELVE MONKEYS koymuştur.
Kısaca söylemek gerekirse, La Jetee her şekilde 28 dakikayı aşan, seyredilmeyi ve incelenmeyi hak eden, kısa ama büyük bir film.   

VİZYONDAN: CLOUD ATLAS/ BULUT ATLASI, Andy ve Lana Wachowski, Tom Tykwer, 2012, ABD, Dram, Bilim-Kurgu

 Bulut Atlası, kitabını da okumuş biri olarak uzun süredir beklediğimiz bir filmdi. Özellikle fragmanını da izledikten sonra, filmden beklentimiz biraz daha artarak devam etti. 'Filmden ne bekliyordun ki?' diye soracak olursanız, en azından kişisel ilk beş sıralamamızı değiştirecek, belki zamanla da kült statüsüne çıkabilecek bir film ve kurgu bekliyorduk, ama... Sonrasına geçmeden önce kısaca kitaptan ve özellikle de kitabın kurgusundan bahsetmek daha iyi olacaktır. Kitap (ve film) 1850, 1931, 1975, günümüz, gelecek zaman ve gelecekteki bir kıyamet sonrası zamanda olmak üzere 6 farklı zamanda geçen 6 farklı olayı anlatmaktadır. Kitapta bu 6 farklı olay ve zaman (mektup, günlük, anı vs. gibi) 6 farklı edebi üslupla anlatılmıştır ve bu da romanın filme aktarılmasını zorlaştıran hatta imkansız kılan bir etkendir ki kitabın yazarı David Mitchell da verdiği röportajlarda bunu vurgulamaktadır. Film de en başta bu farklılığı verememenin kısırlığını yaşamaktadır. Kitapta (ve filmde) 6 farklı olay ve zaman anlatılmasına ve en eski zamanla en son zaman arasında binlerce yıl olmasına rağmen, bütün olaylar birbirlerine ufak ayrıntılarla bağlanmışlardır. Kitapta bu daha çok başta bir doğum lekesi olmak üzere çeşitli nesneler, isimler ve olaylarla yapılsa da filmde farklı zamanlardaki farklı kişileri aynı aktör ve aktrislere oynatmakla yapmışlardır daha çok. Elbette filmde de doğum lekesi ve başka bağlantılar sunulsa da bunlar kitapta daha fazladır. Film de en büyük dezavantajını burada yaşamaktadır işte. Çünkü farklı zamanlardaki farklı karakterleri aynı aktör ve aktrislere oynatmak, filmi izleyenlerde 'yenidendoğuş' mefhumunu akla getirirken, Bulut Atlası'nın yenidendoğuş üzerine bir film olduğunu düşündürmektedir. Oysa romanın yenidendoğuş ve bedenlenmeyle uzaktan yakından ilgisi yoktur; o daha çok, bizim burada yere döktüğümüz bir bardak suyun topraktan buharlaşarak gökyüzünde bulut olması ve şekilden şekile girerek bir zaman sonra başka bir yere yağmur olarak yağması üzerinedir. Başka bir deyişle iyi veya kötü yaptığımız her hareket bir süre sonra aynı şekilde bize geri dönecek ve bunun tüm evrenin işleyişine de mutlaka bir etkisi olacaktır. Kitapta bu etkiyi yaratan özellikle 'insan doğasındaki bitmek bilmez açlıktır' ve başta Adam Ewing'in günlükleri olmak üzere her fırsatta bu dile getirilerek geleceğimizi şekillendirecek şeyin bu olduğu üzerinde durulur. Film ise kitap kadar bunun üzerinde durmamakla birlikte, efendi-köle ve sistem-asi ilişkisi üzerinde daha çok durmaktadır.
Diğer taraftan filmin en büyük sorunlarından bir tanesi kurgusunda ortaya çıkıyor. Kitap bölümler halinde ilerleyen kısmen sıralı bir kurgu izlerken, film tüm zaman ve olayları paralel kurguyla izleyiciye veriyor. Evet, belki sinema için bu kadar katmanlı bir konunun filmde paralel kurguyla verilmesi kağıt üzerinde kulağa hoş gelebilir, ama bu farklı zamanlar ve olaylar arasındaki geçişler öyle kısa tutulmuş ki, bazen 5 dakika içerisinde 6 farklı zaman ve olayı kavramanız/görmeniz gerekebiliyor. Bu da bir süre sonra izleyiciyi 2 buçuk saatlik bir fragman izlediği hissine kaptırıp filmden koparabiliyor. Özellikle izleyicinin farklı zaman ve olaylar arasındaki bağlantıları görebilmesi/fark edebilmesi açısından bakıldığında, bu hızlı geçişler doğru bir seçimmiş gibi durmuyor. Yine bu hızlı geçişler özellikle 1931, 1975 ve günümüz zaman aralıklarında gerçekleştiğinde ise, aynı aktör/aktristler farklı karakterleri canlandırdıklarından, zamanın ve sahnenin değiştiğini hemen algılayamıyorsunuz. Bu da aynı oyuncuların birkaç rolde oynamasının dezavantajı olarak karşımıza çıkmakta.
Bütün bunlara rağmen Bulut Atlası kötü bir film değil, ama (belki kitabını da okumamızın etkisiyle) beklentilerimizi karşılayan bir film de değil. Görsellik, özellikle kıyametöncesi gelecek zamandaki 'Yeni Seul' sahneleri muhteşem bir albeniye sahip ki bunda Wachowski Kardeşler'in parmağı olduğu açıkça görülebiliyor. Run Lola Run/Koş Lola Koş filmini hatırlayanlar da bu hızlı kurguda Tom Tykwer'in katkısı olduğunu fark edebilirler belki! Son olarak tavsiyemiz filmi kitabı okumadan önce seyredin, kitabı okuduysanız filmi seyretmeyebilirsiniz (size kalmış). Kitap filmden daha güzel. Ama sadece bir film seyretmek istiyorsanız 'mutlaka seyredin'.

BİZDEN HABERLER: Sosyal Medyada HBSGF

Yitik Ülke yayından Kadir Aydemir, Kitap Vitrini isimli sitedeki 10.22.2012 tarihli "Gitmek lazım, ama nereye?" başlıklı yazısında bizden de bahsetmiş. "Haftanın Siteleri" alt başlığında 'hayatınız boyunca seyretmeniz gereken filmler'i de listesine alan Aydemir'e buradan teşekkürlerimizi ileterek, herkesi Yitik Ülke yayınlarının çıkan, çıkmakta olan ve çıkacak güzel kitaplarını takip etmeye hatta birer tane de almaya davet ediyoruz.

İKİ ARKADAŞ, aka DARBE, Şerif Gören, 1976, Türkiye, Macera, Dram


Televizyonda denk gelip de izlediğimiz ve 'Darbe' olan adı o dönemde (1976) sansürlenerek 'İki Arkadaş'a çevrilen bu Yeşilçam filmi, öyküsüyle neredeyse kendisine hayran bırakıyor. Özellikle Kore sinemasında görmeye alıştığımız türde bir intikam hikayesi anlatan film, içerdiği sürprizle de (tabii bir Old Boy kadar vurucu yapamasa da bunu, yine de Türk filmlerinde görmeye alışık olmadığımız şekilde) bir noktada insanı şaşırtmayı başarıyor. Yönetmenliğini Şerif Gören'in yaptığı filmde Cüneyt Arkın (Ahmet) ve Fikret Hakan (Kemal) iki Kore Savaşı gazisini canlandırıyorlar. Savaş sırasında yaralanan Kemal'i sırtında taşıyarak onun  hayatını kurtaran Ahmet, savaştan sonra bir fabrikanın muhasebe müdürü olarak çalışmaya başlamıştır ve oğlu da aynı fabrikada işçi olarak çalışmaktadır. Ahmet'in oğlu aynı zamnda fabrikadaki işçi şartlarının iyileştirilmesi için gidilecek olan grevde de başı çekenler arasındadır. Ahmet'in oğlunu filmin bir sahnesinde işçi-işveren müzakerelerinin yapıldığı masada görürüz; filmin en ilginç sahnelerinden birini oluşturan bu sahnede, sert müzakerelerin yapıldığı masanın işverenler bölümünde oturan kişiler  arasında ünlü sinema yazarı Atilla Dorsay, işçi bölümünde oturanlar arasında da yönetmen Sinan Çetin ve Yavuz Özkan da bulunmaktadır (kaynak). Sonuçsuz kalan müzakerelerin ardından işçiler fabrikada şalter indirerek greve giderler. Fabrika müdürü, Ahmet'ten grevin başını çeken oğluyla konuşmasını istese de bu girişim de bir sonuç vermez. Bunun ardından bir gece Ahmet'in evinin kapısı çalınır; arkadaşları oğlunun cesedini getirmişlerdir: Kırmızı renkli bir araba oğluna çarpıp kaçmıştır. Kısa bir süre Ahmet, oğlunun arkadaşlarıyla oğluna çarpan arabayı arar ancak bulamaz. Son çare olarak, savaştan döndükten sonra İstanbul'un önde gelen kabadayılarından biri haline gelen Kemal'den yardım ister. Kemal de can borcu olan arkadaşına oğlunun katilini bulacağına dair söz verir. Kemal bütün imkanlarını ve gücünü kullanarak katili aramaya başlar; İstanbul'un heryerine adamlarını salar, herkesten katili soruşturur ama o da "bu iş bizi aşar Kemal" nidalarından başka birşeye ulaşamaz. sanki herkes ağız birliği etmişçesine katili ondan saklamaktadır. Kemal de katili bulamayınca Ahmet tekrar kendisi aramaya başlar oğlunun katilini ve böylece şehirdeki bir serseri grubuna ulaşır. Elbette sonunda katili bulur Ahmet, ama bahsettiğimiz sürpriz bu olduğu için ne filmin sonunu ne de katili söylemeyelim şimdi burada.
Yukarıda filmin Darbe olan adının sansüre uğrayarak İki Arkadaş'a dönüştürüldüğünü söylemiştik ama filmin uğradığı sansür bununla kısıtlı değil. Filmin Olkan Özyurt'a ait senaryosu da işçi-işveren ve grev üzerine odaklı olduğu için (kim bilir belki de Darbe adı, işverene karşı yapılan bu girişimi vurgulamak içindi) sansüre uğrayarak yeniden elden geçiriliyor. Belki de bu yüzden bu kadar güzel bir hikaye çok da iyi olmayan bir senaryoyla karşımıza çıkıyor. Ama elbette o dönem için ve özellikle hikaye için bu gözardı edilebilir. Hatta sadece uğradığı sansür bile izlemek için bir sebep olabilir. Tolga Örnek'in Devrim Arabaları filminde çok güzel bir diyalog geçiyordu, Selçuk Yöntem'in canlandırdığı karakter Latif filmin sonunda, hüsranla sonuçlanan yerli araba girişiminin neden 'hüsranla sonuçlandığını' açıklıyordu tek cümleyle: "Zaten adı devrim olan bir arabanın sokaklarda dolaşmasına izin vermezlerdi."... Biz de diyoruz ki, "adı Darbe olan bir filmin o dönemde sansüre uğraması zaten kaçınılmazdı!".

ARAYAN BULUR: 'Gözlük takıp görülen uzaylı filmi' THEY LIVE/Yaşıyorlar, John Carpenter, 1988, ABD, Bilim-Kurgu, Macera

Blogspot, aynı zamanda bloglarının admini de olan blog sahiplerine, bloglarına hangi siteler ve URL'lerden ziyaretçi geldiğini 'İstatistikler' başlığı altında gösterir. Ayrıca arama motoru 'Google'a yazılarak aranan bir kelimenin araması sonucu Google, kaynaklardan biri olarak blog sayfasını da listelerse aranan bu kelime ya da kelimeler de bu başlık altında blog sahibine gösterilir. 'Arayan Bulur' başlığı işte araması yapılan bu anahtar kelimeler üzerinden hangi filmin arandığını bulup (tabii yapılan aramada bizim sayfamıza bir gönderme yapılmışsa Google tarafından), aynı anahtar kelimeler tekrar kullanıldığında arama yapan kişilerin aramasının sonuçsuz kalmamasını amaçlamaktadır.


Arayan Bulur başlığının ilk araması 'gözlük takıp görülen uzaylı filmi'. Aslında 70'lerde doğmuş herkes, bir de bilim-kurgu sinemasına hakimlerse kelimeleri okur okumaz aranan bu filmi hatırlayacaklardır: Filmin baş kahramanı taktığı özel bir güneş gözlüğüyle, gözlük takmamış kişiler tarafından normal birer insan biçiminde görülen uzaylı istilacıları kendi garip ve pek de hoş olmayan biçimlerinde görebilmektedir. Ama elbette durum bu kadar basit değildir, zira John Carpenter'ın bu filmi ağır bir medya ve kapitalizm eleştirisi içermektedir. Kahramanımız John Nada, bir kiliseye düzenlenen polis baskını sonucu rastlantı eseri bulduğu gözlüğü taktıktan sonra acı gerçekle yüzyüze gelmekte ve başta medya olmak üzere dünyanın bütün önemli kurum ve mevkilerinin uzaylılar tarafından ele geçirilerek gizli propaganda aracı olarak kullanıldığını keşfetmektedir. Dünyayı gizlice bir sömürgeye dönüştürmüş olan uzaylılar, medya aracılığı ile yayınladıkları reklamlara ve şehirdeki reklam tabelalarına gizledikleri "itaat et, tüket, TV izle, düzeni eleştirme, hayal etme, bağımsız düşünme, 8 saat çalış-8 saat uyu-8 saat oyun oyna" gibi aslında kapitalizmin düsturu olan mesajlarla insanları uyutmaktadırlar, onların salise ve satır aralarına gizledikleri bu mesajlar da sadece gözlüğü takanlar tarafından fark edilebilmektedir. Burada hemen bir parantez açıp, bir dönem bu tür gizli mesajlar içeren ve 'Subliminal reklamcılık' (bilinçaltını hedef alan reklamlar) denen tarzda reklamlar üzerine gerçekten deneyler yapıldığını da belirtmekte fayda var. Bu tür reklamlarda, reklam arasına yerleştirilen saliselik görüntü ve yazılarla kişinin bilinçaltına hitap edilerek ürünü kullanması/satın alması/tüketmesi sağlanmaktadır. Burada uzaylıların da aynı yöntemi seçmesi ilginçtir; yoksa hep uzaylılar (kapitalizm) tarafından mı yönetildik? Kapitalizmin de kabul ettiği şekilde, paranın üzerine de "Bu sizin tanrınız" yazmıştır uzaylılar!
Filmin devamında gözlüğü taktıktan sonra 'aydınlanan' John Nada'nın, gözlüğü üretenleri bulup onlara katılması ve düzene başkaldırıp herkesin gözleri önündeki perdeyi kaldırıp, gerçeği görmelerini sağlamaları anlatılmaktadır. Aslında ilk üretildiklerinde 'sihirli kutu' olarak adlandırılan ve filmde hemen heryerde bir şekilde görülen televizyonlar da, günümüzde artık reklamların ve medyanın arkasındaki 'gerçeğ'i saklayan veya onları farklı görmemizi sağlayan bir çeşit gözlük (camı) değil midirler? Başbakanımızın da üç çocuk yapmayı iktidar politikası olarak belirlediği şu dönemde son bir parantez açıp, uzaylıların gizli mesajlarından bir tanesinin de "evlen ve çoğal" olduğunu söylemekte fayda var.    

Gözlüğü takınca dünya epey farklılaşıyor.
     

SOUNDTRACK: Howard Shore- Misty Mountains (Cold) (The Hobbit: An Unexpected Journey, 2012)


 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger