Latest Movie :
Recent Movies

FESTİVALLER: Gezici Festival 18. Yolculuğuna Başlıyor



Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek 18. Gezici Festival, 11 günlük yolculuğuna 30 Kasım’da başlıyor. Festival her yıl olduğu gibi Ankara’dan başlayacak, 30 Kasım–6 Aralık’taki gösterimlerin ardından 7-10 Aralık tarihleri arasında geçtiğimiz yıl da festivale ev sahipliği yapan Sinop’a, Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi ve Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla  konuk olacak. Festivalde, 27 ülkeden 29 uzun ve 36 kısa olmak üzere toplam 65 film gösterilecek. 

Türkiye Sineması’ndan yönetmenlerle buluşma
Ülkemizde bu yıl çekilen uzun metrajlı filmlerden derlenen Türkiye Sineması 2012 bölümünde yer alan filmlerin yönetmenleri festivalde yapılacak galalarda izleyicilerle bir araya gelecek. Gezici Festival’in ilk konuğu 30 Kasım’da, Antalya’da En İyi İlk Film ve En İyi Yönetmen de dahil dört ödül kazanan Zerre filminin senarist ve yönetmeni Erdem Tepegöz ve yapımcısı Kağan Daldal olacak.
1 Aralık’ta, Berlin’de Kristal Ayı kazanan Lal Gece filminin gösterimi sonrası yönetmeni Reis Çelik gösterimden sonra seyirciler ile buluşacak. 
Altın Koza’dan En İyi Film ve Senaryo ödülleriyle dönen Babamın Sesi’nin gösteriminden sonra ise filmin senarist ve yönetmenlerinden Orhan Eskiköy izleyicilerle buluşacak.
Gezici Festival, 2 Aralık’ta, Venedik Film Festivali’nde Geleceğin Aslanı ödülünü alan Küf’ünyönetmeni Ali Aydın’ı,
3 Aralık’ta Adana, Abu Dabi ve Tokyo’dan ödüllerle dönen Araf’ın senarist ve yönetmeni Yeşim Ustaoğlu’nu konuk edecek.
4 Aralık’ta ise Anadolu’yu ve doğanın döngüsünü şiirsel bir dille anlatan Devir filminin gösterimi sonrası yönetmen Derviş Zaim izleyicilerle buluşacak.
Zeki Demirkubuz, son filmi Yeraltı’nın 5 ve 6 Aralık’taki gösterimlerinden sonra izleyicilerin sorularını yanıtlayacak.
Festivalin Ankara’daki son gününde ise, İstanbul ve Adana’da ödüller alan Şimdiki Zaman filminin yönetmeni ve senaristi Belmin Söylemez ile senaryo yazarı ve yapımcısı Haşmet Topaloğlu festival izleyicisiyle bir araya gelecek.

Özel konuklar: Tuncel Kurtiz ve Peter Ohlendorf
Gezici Festival bu yıl Tuncel Kurtiz’in ‘Bir Daha, Bir Daha’ İzlediği Filmler başlığı altında Avrupa ve Amerika sinemasından klasikleri, Türkiye Sineması’nın bu usta isminin gösterim öncesi sunumlarıyla izleyicilerle buluşturacak. Kurtiz, 30 Kasım Cuma günü Bob Fosse’un yönettiği müzikal All That Jazz ve Robert Altman imzalı Nashville,1 Aralık’ta
İsviçreli yönetmen Alain Tanner ve İngiliz yazar John Berger’i bir araya getiren 2000 Yılında 25 Yaşında Olacak Jonas ve Luchino Visconti’nin yönettiği Leopar, 2 Aralık’ta ise All That Jazz ve Elio Petri’nin Her Türlü Kuşkunun Ötesinde Bir Yurttaş Hakkında Soruşturma adlı filmlerini sunacak.
Alman belgeselci Peter Ohlendorf, yedi yıl boyunca Avrupa’nın çeşitli şehirlerindeki Neonazi konserlerinde gizli çekim yapan bir gazetecinin adımlarını yeniden izlediği ve konser mekanlarıyla çekim kayıtlarını bir araya getirdiği belgeseli Kan Akmalı – Gizlice Nazilerin Arasında’nın 2 Aralık’taki gösterimi sonrası izleyicilerin sorularını yanıtlayacak.
Deneysel Canlandırmanın öncülerinden Amerikan sinemacı Larry Jordan’ın bir uzun metrajlı ve sekiz kısa filmi Büyülenmenin Ötesi: Larry Jordan Toplu Gösterimi’nde festival izleyicisiyle buluşacak. 3 Aralık’ta Alman Kültür Merkezi’nde ücretsiz olarak gerçekleşecek gösterimler, bu bölümün kuratörü Kitty Aal tarafından sunulacak.

Gezici Festival’de atölyeler ve savaş paneli
Gezici Festival, Ankaralı sinemaseverlere kendi belgesellerini, küçük izleyicilere ise ilk canlandırmalarını yaratma fırsatını sunacak. İsrail’den gelecek belgesel yönetmeni ve yapımcısı Yoram Schafferile Tel Aviv Üniversitesi, Sinema ve Televizyon Bölümü’nden Udi Ben-Arietarafından gerçekleştirilecek Yeni Medya Belgeseli Atölyesi’nde ‘yeni medya’ araçlarının belgesel sinemada kullanımı interaktif olarak ele alınacak. Atölye, 1-2 Aralık
tarihlerinde Alman Kültür Merkezi’nde katılıma açık ve ücretsiz olacak. Stop Motion Canlandırma Atölyesi‘nde küçük sinemacılar ilk canlandırmalarını üretecekler.
Montrealli sinemacı Kim Nguyen’in filmi Savaş Cadısı ve Iraklı iki kardeş Atia ve Mohamed Jabarah Al Daradji’nin yönettikleri Annemin Kollarında’nın gösterileceği Savaşla Büyümek bölümü, bu önemli konuyu bir panelle de tartışmaya açacak.
2 Aralık’ta Alman Kültür Merkezi’nde düzenlenecek panel, Uluslararası Af Örgütü’nden Volkan Görendağ, Gündem Çocuk Derneği’nden Ezgi Koman, Uluslararası Çocuk Merkezi’nden Adem Arkadaş ve İstanbul’da yaşayan bağımsız gazeteci Frederike Geerdink’in katılımlarıyla gerçekleşecek.

Dünya sinemasından ödüllü filmler
Dünya Sineması seçkisinde önemli festivallerde gösterilen ödüllü filmler izleyiciyle buluşacak. Cannes Film Festivali Eleştirmenler Haftası’nda Büyük Ödülü kazanan ABD-İspanya ortak yapımı, Antonio Méndez Esparza’nın yönettiği Orada Burada, Balkan ülkelerinde rekor izleyici çeken Sırbistan yapımı, Srđan Dragojević’in yönetmenliğini yaptığı Onur Yürüyüşüve Cannes’da gösterilen Güney Kore animasyonu Domuzların Kralı bu bölümde gösterilecek filmler arasında bulunuyor.
Güney Amerika sinemasından son dönem örnekler de Gezici Festival’in Dünya Sineması bölümünde yer alıyor. Şilili yönetmen Dominga Sotomayor’ın Rotterdam, New Horizons, Transilvania ve Granada festivallerinden ödüllerle dönen filmi Perşembeden Pazara’da bir ailenin dönüşümünü; Sebastián Lelio’nun Locarno’da ödül alan Kaplanın Yılı’nda 2010 Şili depreminin etkilerini; Perulu yönetmen Adrián Saba’nın ilk uzun metrajlı filmi Temizlikçi’de ise yalnız bir adamla küçük bir çocuğun sıra dışı arkadaşlığını izleyeceksiniz.

Çocuk filmleri, kısalar ve Üretim Hatası
Gezici Festival, Çocuk Filmleri: Hollanda bölümünde küçük izleyicilere Hollandalı iki yönetmen Frodo Kuipers ve Arjan Wilschut’un canlandırmalarından oluşan bir seçki sunacak. Kısa İyidir bölümünde ise, dünyanın çeşitli ülkelerinden festivale başvuran 1000’den fazla film arasından seçilen filmler festival izleyicisiyle buluşacak.
Carmen Losmann’ın ilk uzun metrajlı belgeseli Öğün, Çalış, Güven, Rus yönetmen Andrey Gryazev’in belgeseli Yarın ve iki kısa belgeselden oluşan Üretim Hatası bölümü; kurumsal iş hayatını, üretim sistemlerini, polisi, otoriteyi, genelde de Batı uygarlığının 21. yüzyılda geldiği noktayı sorgulayacak.
Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesi, Facebooksayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeohesabından izleyebilirsiniz.

Sibel Çolak, 29 Kasım 2012
Gezici Festival / Ankara Sinema Derneği
Adres: Abay Kunanbay Cad. 20/11 06700 Kavaklıdere Ankara Turkey
Tlf: +90 312 466 34 84
Fax: +90 312 466 43 31
E-Posta: press@festivalonwheels.org
Web Adresi: www.festivalonwheels.org

MOON/ AY, Duncan Jones, 2009, İngiltere, Dram, Bilim-Kurgu

"Where are we now?/ Şimdi neredeyiz?" cümlesiyle başlıyor Moon ve bu ilk cümle bile nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzun ilk ipucunu veriyor bize. Ama aslında bir reklam filminin mottosudur bu cümle ve hemen ardından reklam filmi de gelir, ona eşlik eden reklam metniyle birlikte:
"Bir zamanlar enerji kötü bir kelime olarak algılanırdı. Işıklarımızı yakıp yakmamak arasında kaldığımız zamanlar. Karartmaların yaşandığı şehirler. Yiyecek sıkıntıları. Benzinle çalışan arabalar. Ama bunlar geçmişte kaldı. Şimdi neredeyiz? Dünyayı nasıl daha iyi bir hale getiriyoruz? Çöllerde çiçek açtırıyoruz. Biz, şu an dünyanın en büyük füzyon enerjisini üretiyoruz.Güneşten yayılan ve ayın yüzeyindeki kayalıklarda depolanan enerjiyi makinelerle topluyoruz. Bugün yandığında atık bırakmayan "Helyum 3" sayesinde dünyanın ihtiyacı olan enerjinin neredeyse %70'ini sağlıyoruz. Bunu kim düşünebilirdi ki? İhtiyacımız olan bütün enerjinin tam üstümüzde olduğunu. Ayın gücü. Geleceğin gücü. LUNAR Indüstries Ltd.".

Gelecekte, makinelerle ay yüzeyinden toplanan Helyum 3'ten elde edilen temiz yakıtla yeryüzünün neredeyse bütün enerji ihtiyacı karşılanmakta ve böylece dünyadaki bütün savaşların sebebi olan 'enerji/yakıt: petrol' sorunu çözüldüğü için de dünya 68'lerin düşünü kurduğu ruhu yaşamaktadır. Beşeri ve ekolojik açıdan huzura kavuşan dünyanın bu durumunu filmin açılışındaki (hatta jenerik öncesindeki) LUNAR Indüstries Ltd.'in  bu kısa reklam filminde gösterilen resimlerden/görüntülerden anlıyoruz biz, zira bundan sonrasında dünyanın  durumu üzerinde pek fazla durulmuyor. Yönetmenin amacı da bu değildir zaten; o dünyanın durumundan çok Helyum 3'ün toplandığı Ay yüzeyinde dönen dolapları anlatmak derdindedir. Ay yüzeyindeki Helyum 3'ü toplama işi sadece LUNAR Indüstries Ltd.'in tekelindedir ve Ay'daki bir üsten bu iş yönetilmektedir. Ancak Helyum 3'ü otomatik olarak çalışan tekerlekli araçlar topladığı için bu üste çok sayıda insan çalıştırılıp onlara boş yere ücret ödenmesine gerek görülmemiş ve mürettebat sadece bakım-onarım işlerini yapıp çıkan Helyum 3'ü dünyaya gönderecek nitelikte ve sözleşmesi 3 yıl süren bir kişi ile sınırlandırılmıştır. Bizim filmdeki olaylara şahit olduğumuz dönemdeki mürettebatın adı Sam Bell'dir ve 3 yıllık sözleşmesinin bitmesine sadece iki hafta kalmıştır. Üste ayrıca mürettebata yardımcı olması amacıyla Gerty adında bir de robot bulunmaktadır. Film boyunca -dünya ile iletişim kurulan anları saymazsak, ki onlar da çok azdır- gördüğümüz tek insan Sam Rockwell'in canlandırdığı Sam'dir ama orjinalinde Kevin Spacey'nin seslendirdiği Gerty de ona eşlik etmektedir.3 yıllık görev süresinin bitmesine az bir zaman kala Sam, uzun süren yalnızlığının etkisiyle bir takım hayaller görmeye başlamıştır artık. Üssün haberleşme uydusu da 3 yıldır bozuktur ve dünya ile canlı bağlantı yapamamakta, ama başka uydular üzerinden haberleşme kayıtları almakta veya yollayabilmektedir (tabii burada hemen bir parantez açıp '3 yıllık görev sözleşmesi'  ile 'haberleşme sistemlerinin 3 yıldır bozuk olmasının' rastlantı olmadığını belirtelim). Bunca olayın üzerine Ay yüzeyinde Helyum 3 toplayan makinelerden bir tanesi arızalanır ve Sam makineyi tamir etmek üzere Ay aracına binip makineye gider. Ancak tam makineye geldiği sırada aracı kaza yapar ve kendinden geçer. Gözlerini üssün revirinde açan Sam, bu dakikadan sonra başta Gerty'nin davranışları ve konuşmaları olmak üzere yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu fark etmeye başlar, ki çok geçmeden de yolunda gitmeyen o şeyin aslında 'kendisi' olduğunu anlar!
Aslında kısaca söylemek gerekirse film, genel olarak dünyada insanlar mutlu mesut ve dumanlı bir şekilde yaşarken onların bu şekilde yaşaması için başka yerde başka şeylerin suistimal edilmesi üzerinedir. Sonuçta söz konusu olan şey enerjidir ve enerji her durumda 'para' demektir. Peki insanlığın mutluluğu için neyi, nereye kadar suistimal edilebilirsiniz? Bir insanın yaşamını mı yoksa binlerce insanın yaşamını mı? Her durumda temiz ve ucuz enerji kaynakları olması kapitalizmin bitmesi anlamına gelmiyor; aksine bu sefer kapitalizm bu ucuz enerjiyi daha da ucuza mal edebilmek için başka yöntemler geliştirerek kendisini insan kanıyla kirletmeye devam ediyor. Bu açıdan bakıldığında Moon, Fritz Lang'ın Metropolis'iyle özünde benzerlik gösteriyor. Orada yeraltında yaşayan işçi sınıfı, yeryüzünde yaşayan üst tabakanın hayatını devam ettirmesi için gerekli üretimleri sağlarken; LUNAR Indüstries Ltd. de yeryüzündeki insanların daha iyi yaşaması için Ay'daki işçi Sam'i kullanmaktadır (spoiler: siz onun 3 yıllık sözleşmesi olduğuna bakmayın ve bir tane olduğuna, aslında tamamen bir oyun bu). Dolayısıyla LUNAR Indüstries Ltd., filmde kapitalizmin gelecekteki değişen ve kendisine yeni suistimal alanları yaratan yüzüdür; başta bize gösterilen ve "Şimdi neredeyiz?" diyen reklam da onun yüzüne taktığı maske!
'Tek kişilik şov' niteliğinde ve gücünü yönetmen Duncan Jones'un hikayesi ve atmosfer yaratma becerisi yanı sıra, Sam'i canlandıran Sam Rockwell'in oyunculuğundan ve Gerty'i seslendiren Kevin Spacey'nin sesinden alan bir film Moon. Tek mekanda ve tek oyuncuyla çekilmesine, durağan temposuna rağmen asla insanı sıkmayan, aksine sürekli yarattığı merak duygusu ve atmosferiyle insanı içine çeken bir film. Atmosferiyle başta Solaris olmak üzere Tarkowski ve sinemasını andıran, hatta Tarkowski'nin ışığa ve renge bürünmüş hali dedirten (ama yine de ancak bu kadar renklenebilen); Gerty ile Sam arasındaki ilişkinin, 2001: A Space Odyssey'deki yapay zeka Hall 9000 ve astronot Bowman arasındaki ilişkiyi andırdığı ve hatta aslında -spoiler: bir klon- olan Sam'in Hall gibi 'varlığının farkına varıp sorgulaması' ile de 2001'e saygı duruşu niteliği taşıyan bir filmdir Moon. Dikkatli bir seyriokur (seyirci+okuyucu: Bir filmi seyretmekle kalmayıp aynı zamanda onun göndermelerini ve alt metinlerini de okuyabilen/görebilen seyirci) için daha nice gönderme ve alt metin içeren Moon bu özelliği nedeniyle de NASA'nın Houston Uzay Merkezi'nde ders programına alınmıştır. Genellikle forumlarda 'tek eksiği, aksiyonun olmaması' olarak eleştirilen film, asıl aksiyonu seyircisinin beyninde yaratmayı amaçlamaktadır. Dingin, şiirsel bir anlatıma sahip olan Moon'un özellikle ay yüzeyindeki sahneleri, Dünya'yı terk edip Ay'a yerleşmemize neden olacak güzelliktedir. Hatta diyebiliriz ki, "Duncan Jones'un gözünden Ay daha bir güzel"! Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan Moon, aslında Donnie Darko'nun Richard Kelly'i müjdelemesi gibi bize çığır açıcı yeni bir yönetmeni müjdelemektedir. İkinci filmi 'Source Code/Yaşam Şifresi' ile de bunu kanıtlamıştır.
Son olarak Duncan Jones'un David Bowie'nin oğlu olduğunu belirterek ve Duncan Jones gibi güzel bir adamın dünyaya gelmesine ön ayak olduğu için David Bowie'ye teşekkür ederek bitirelim. 


LA JETEE, Chris Marker, 1962, Fransa, Dram, Bilim-Kurgu, Kısa Film


3. Dünya Savaşı sonrası Paris'teyiz, daha doğrusu Paris'ten geriye kalanlarla. Savaştan sağ kurtulan bir grup insan yeraltına çekilmiş ve orada yeni bir dünya kurup Paris'in yeraltı sokaklarında yaşamlarını devam ettiriyorlar. Ancak 3. Dünya savaşının sonuçlarının, nükleer artıkların sadece şimdilerini değil geleceklerini de tehdit ettiğinin farkındalar ve bu nedenle geleceklerini kurtarmak için geçmişlerinden yardım almaya çalışıyorlar. Bu aşamada 'zamanda yolculuk' yapma üzeine çeşitli deneyler gerçekleştiriyorlar. Son aşamada yaptıkları deneyleri insanlar üzerinde uygulamak için bir mahkum seçiyorlar. Geçmişteki, savaşöncesi bir anısına ve anına takılıp kalan bu mahkumun zihninde çocukluğunda şahit olduğu bir olay/sahne tüm canlılığını korumakta ve bu sahnenin gerçekliğine ilişkin şüpheleri onu deliliğe doğru sürüklemektedir: Savaştan önce aileler her pazar çocuklarını havalimanına götürüp orada kalkıp-inen uçakları göstermektedirler onlara. Ailesinin onu havalimanına götürdüğü bir pazar 10 yaşlarındaki mahkum, havalimanında bir kadına doğru koşmakta olan bir adamın başka adamlar tarafından öldürülüşüne tanık olur. Bu an ve kadının yüzü bir fotoğraf karesi gibi mahkumun zihnine işler ve kendisi henüz farkında olmasa da, bu onun geleceğini şekillendirmeye başlar (burada hemen bir parantez açıp, La Jetee'yi bilmeseniz bile buraya kadar anlattığımız kısmın size bir başka filmi hatırlattığını umuyoruz!). Yiyecek, ilaç ve enerji kaynakları getirmek üzere savaşöncesi geçmişe gönderilen mahkum, orada anılarına yüzü kazınan kadınla tanışır ve zamanda yaptığı yolculuklarda hep onunla vakit geçirmeye başlar artık.
La Jetee, 28 dakikalık kısacık bir film ve bu nedenle fazla detay vermek istemiyoruz, ama bu kısacık filme neredeyse 2 saatlik bir filmin konusu sığdırılmış ve 2 saatlik bir filmin yapabileceğinden çok daha iyi anlatılmış/aktarılmış konu. Hiç şüphesiz bunda filmin çekim tarzının büyük etkisi bulunmakta; zira film bildiğiniz filmler gibi akmıyor. Bütün film siyah-beyaz fotoğraf karelerinin film olarak montajlanmasından ve arkada fotoğraflara eşlik eden bir 'dışses'ten oluşmakta. Akan görüntüler olmadığından kahramanlar da konuşmamakta, olay ve konuşmalar dışses tarafından dillendirilmektedir. Böylece atlanan karelerle 2 saatlik filmin konusu 28 dakikalık bir film içerisine sığabilmektedir. Fotoğraf karelerinin siyah-beyaz olması, özellikle 3.Dünya Savaşı sonrası Paris'inin yıkılmışlığını veya Paris'in yeraltı sokaklarının sessizliğini verme konusunda bir yığın renkli fimden daha başarılı oluyor. Diğer taraftan filmin fotoğraf karelerinden oluşması, filmin an(ı)lar üzerinden hareket etmesini sağlayarak, zamanın aslında birbirine eklenmiş an(ı)lar bütünü olduğunu da vurguluyor. Özellikle mahkum ve kadının içi doldurulup dondurulmuş hayvanların sergilendiği müzeyi gezerken, aynı fotoğraf karesinde tıpkı onlar gibi ve onlarla beraber donup kaldıklarını, onlardan bir farkları olmadığını görüyoruz sanki o müzenin parçalarıymış gibi. Bir anda donup kalan hayvanlar gibi yaşadıkları an(ılar)da donup kalmak istemektedir aslında kadın ve mahkum da. Elbette eğer bir konuyu filme fotoğraf kareleriyle aktaracaksanız seçeceğiniz sahnelerin de ince elenip sık dokunması gerekir ki, Chris Marker da film boyunca bunu yapar: Bir simyacı gibi en iyi kareyi oluşturmaya çalışır aslında seçtiği karelerle ve sonuçta ortaya her bir karenin birbirine eklendiği bir puzzle çıkar.
Diğer taraftan film bir bilim-kurgu olmasına rağmen herşey minimal seviyede kullanılmıştır. Zamanda yolculuk yapılmasını sağlayan düzenek bir hamak ve gözlere takılan bir bandajdan oluşmakta; mahkum bu hamağa yatmakta ve gözlerine takılan bir bandajla da zamanda yolculuk yapmaktadır, ama anlaşılacağı üzere bu yolculuk zihinsel seviyede gerçekleşmektedir. Görebileceğimiz bütün mekanlar yeraltındaki labaratuvar, havaalanı ve dondurulmuş hayvanların bulunduğu müzedir. Oyuncu sayısı ise bir elin parmaklarını geçmez. Ama Chris Marker yine de minimal düzeyde maksimum etkiyi başarır ve 28 dakikalık filme neredeyse bir dünyayı sığdırır. Filmle ilgili bir başka önemli nokta da, film boyunca özellikle Paris'in yeraltı sokaklarında duvarlara yazılmış olan "Tete Apotre" yazısıdır. Yunanca ἀπόστολος (apóstolos) kelimesinden türemiş olan Apotre (veya İngilizce olarak Apostle) "uzaklara gönderilmiş olan" yani hebarci/elçi anlamına gelmektedir ve Hıristiyanlıkta İsa'nın 12 Havarisini tanımlamak için kullanılmaktadır. "Tete Apotre" ise Havari Başı anlamına gelmektedir. Chris Marker'ın bunu, dünyanın ilk animasyon filmi olan 1917 Arjantin yapımı "El Apostol"a bir gönderme olarak filme eklediği söylenmektedir (kaynak). Ancak görünen odur ki, 1995 yılında Terry Gilliam, Chris Marker'ın bu filmini uzun metraja aktarırken (Chris Marker da senaristleri arasındadır bu filmin), kendi filminin adını "Tete Apotre"ye, "12 Havariye" ve "müzede sergilenen doldurulmuş hayvanlara" bir gönderme olarak belki de, 12 MAYMUN/ TWELVE MONKEYS koymuştur.
Kısaca söylemek gerekirse, La Jetee her şekilde 28 dakikayı aşan, seyredilmeyi ve incelenmeyi hak eden, kısa ama büyük bir film.   

VİZYONDAN: CLOUD ATLAS/ BULUT ATLASI, Andy ve Lana Wachowski, Tom Tykwer, 2012, ABD, Dram, Bilim-Kurgu

 Bulut Atlası, kitabını da okumuş biri olarak uzun süredir beklediğimiz bir filmdi. Özellikle fragmanını da izledikten sonra, filmden beklentimiz biraz daha artarak devam etti. 'Filmden ne bekliyordun ki?' diye soracak olursanız, en azından kişisel ilk beş sıralamamızı değiştirecek, belki zamanla da kült statüsüne çıkabilecek bir film ve kurgu bekliyorduk, ama... Sonrasına geçmeden önce kısaca kitaptan ve özellikle de kitabın kurgusundan bahsetmek daha iyi olacaktır. Kitap (ve film) 1850, 1931, 1975, günümüz, gelecek zaman ve gelecekteki bir kıyamet sonrası zamanda olmak üzere 6 farklı zamanda geçen 6 farklı olayı anlatmaktadır. Kitapta bu 6 farklı olay ve zaman (mektup, günlük, anı vs. gibi) 6 farklı edebi üslupla anlatılmıştır ve bu da romanın filme aktarılmasını zorlaştıran hatta imkansız kılan bir etkendir ki kitabın yazarı David Mitchell da verdiği röportajlarda bunu vurgulamaktadır. Film de en başta bu farklılığı verememenin kısırlığını yaşamaktadır. Kitapta (ve filmde) 6 farklı olay ve zaman anlatılmasına ve en eski zamanla en son zaman arasında binlerce yıl olmasına rağmen, bütün olaylar birbirlerine ufak ayrıntılarla bağlanmışlardır. Kitapta bu daha çok başta bir doğum lekesi olmak üzere çeşitli nesneler, isimler ve olaylarla yapılsa da filmde farklı zamanlardaki farklı kişileri aynı aktör ve aktrislere oynatmakla yapmışlardır daha çok. Elbette filmde de doğum lekesi ve başka bağlantılar sunulsa da bunlar kitapta daha fazladır. Film de en büyük dezavantajını burada yaşamaktadır işte. Çünkü farklı zamanlardaki farklı karakterleri aynı aktör ve aktrislere oynatmak, filmi izleyenlerde 'yenidendoğuş' mefhumunu akla getirirken, Bulut Atlası'nın yenidendoğuş üzerine bir film olduğunu düşündürmektedir. Oysa romanın yenidendoğuş ve bedenlenmeyle uzaktan yakından ilgisi yoktur; o daha çok, bizim burada yere döktüğümüz bir bardak suyun topraktan buharlaşarak gökyüzünde bulut olması ve şekilden şekile girerek bir zaman sonra başka bir yere yağmur olarak yağması üzerinedir. Başka bir deyişle iyi veya kötü yaptığımız her hareket bir süre sonra aynı şekilde bize geri dönecek ve bunun tüm evrenin işleyişine de mutlaka bir etkisi olacaktır. Kitapta bu etkiyi yaratan özellikle 'insan doğasındaki bitmek bilmez açlıktır' ve başta Adam Ewing'in günlükleri olmak üzere her fırsatta bu dile getirilerek geleceğimizi şekillendirecek şeyin bu olduğu üzerinde durulur. Film ise kitap kadar bunun üzerinde durmamakla birlikte, efendi-köle ve sistem-asi ilişkisi üzerinde daha çok durmaktadır.
Diğer taraftan filmin en büyük sorunlarından bir tanesi kurgusunda ortaya çıkıyor. Kitap bölümler halinde ilerleyen kısmen sıralı bir kurgu izlerken, film tüm zaman ve olayları paralel kurguyla izleyiciye veriyor. Evet, belki sinema için bu kadar katmanlı bir konunun filmde paralel kurguyla verilmesi kağıt üzerinde kulağa hoş gelebilir, ama bu farklı zamanlar ve olaylar arasındaki geçişler öyle kısa tutulmuş ki, bazen 5 dakika içerisinde 6 farklı zaman ve olayı kavramanız/görmeniz gerekebiliyor. Bu da bir süre sonra izleyiciyi 2 buçuk saatlik bir fragman izlediği hissine kaptırıp filmden koparabiliyor. Özellikle izleyicinin farklı zaman ve olaylar arasındaki bağlantıları görebilmesi/fark edebilmesi açısından bakıldığında, bu hızlı geçişler doğru bir seçimmiş gibi durmuyor. Yine bu hızlı geçişler özellikle 1931, 1975 ve günümüz zaman aralıklarında gerçekleştiğinde ise, aynı aktör/aktristler farklı karakterleri canlandırdıklarından, zamanın ve sahnenin değiştiğini hemen algılayamıyorsunuz. Bu da aynı oyuncuların birkaç rolde oynamasının dezavantajı olarak karşımıza çıkmakta.
Bütün bunlara rağmen Bulut Atlası kötü bir film değil, ama (belki kitabını da okumamızın etkisiyle) beklentilerimizi karşılayan bir film de değil. Görsellik, özellikle kıyametöncesi gelecek zamandaki 'Yeni Seul' sahneleri muhteşem bir albeniye sahip ki bunda Wachowski Kardeşler'in parmağı olduğu açıkça görülebiliyor. Run Lola Run/Koş Lola Koş filmini hatırlayanlar da bu hızlı kurguda Tom Tykwer'in katkısı olduğunu fark edebilirler belki! Son olarak tavsiyemiz filmi kitabı okumadan önce seyredin, kitabı okuduysanız filmi seyretmeyebilirsiniz (size kalmış). Kitap filmden daha güzel. Ama sadece bir film seyretmek istiyorsanız 'mutlaka seyredin'.

 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger