Latest Movie :
Recent Movies

LOVE/ Aşk, William Eubank, ABD, 2011, Dram, Bilim-Kurgu, Gizem

 
Afişinde de görüldüğü gibi çeşitli festivallerde kazandığı 12 ödülle önümüzde duran ve tüm cüretiyle aklımıza meydan okuyan bir film var karşımızda. Filmi anlatmaya başlamadan hemen belirtelim, Love/ Aşk aşırı miktarda sinema/film birikimi gerektiriyor, özellikle de bilim-kurgu türünde. Zira (film gösterime girdiğinde) 27 yaşında olan William Eubank adeta yaptığı göndermelerle bizi sınıyor ve en sona (gerçekten en sona, jenerik akmadan öncesine) sakladığı açıklama ile de hem sinirlerimizi hem de sınırlarımızı zorluyor. Bu özelliği ile 29 yaşında çektiği "Donnie Darko" ile üzerimizde aynı etkiyi yaratmayı başaran Richard Kelly'i de andırmıyor değil hani (ah bu gençler!)!
Film Amerikan iç savaşının devam ettiği bir zamanda açılıyor. Takımı Güneyliler üzerine ölümüne saldırıya geçerken, Kuzeyli Yüzbaşı Lee Briggs komutanından aldığı emirle bambaşka bir yere doğru yola çıkar. Komutanı savaş alanında ölecek olan kendileri için 'oraya' giderek tepenin ardındaki 'tasarım harikası nesne'yi görmesini söylemiştir ona, çünkü o 22. Connecticut'dan sağ kalan son kişi olacaktır ve "Sağ kalan bir tek kişi bile geri kalanları şereflendirir". Komutanının ondan istediği son şey de yolculuğunun ayrıntılı notlarını tutmasıdır. Briggs, komutanının tüm isteklerini yerine getirerek Colorado'daki tepeyi bulur ve kısık gözleriyle tepenin ardındaki nesneye bakar... 
Bu andan sonra film 175 yıl sonrasına, 2039 yılında dünyadan 200 mil yukarıdaki yörüngesinde seyreden Uluslararası Uzay İstasyonu'na (UUİ) ve bu istasyonun tek astronotu Lee Miller'a odaklanır. Ancak bir süre sonra Miller'ın dünya ile olan bağlantısı bilinmeyen bir nedenle kopar ve astronotun 'iletişimsiz' yaşamı şizofrenik bir hal almaya başlar. "Çünkü eğer kimseyle konuşmazsanız, kimseyle etkileşime girmezseniz tüm gerçeklik duygunuz 'bükülmüş' demektir.". 6 yıl boyunca dünya ile iletişimi kopuk durumda yörüngede sürüklenen Miller bir ara istasyonun dışına çıkıp dünyaya atlamayı ve "Burada yalnız olmaktansa, yeryüzünde ebedi istirahatta olmayı tercih etmeyi" düşünür. Ancak istasyonun dışına çıksa da atlamayı başaramaz. Diğer taraftan istasyondaki şip-şak çekilmiş polaroid fotoğraflardan birisinde gördüğü bir kadına dair de hayaller kurmakta, onunla konuşmaktadır ve bozulmuş bir düzeneği onarmaya çalışırken de oraya sıkıştırılmış ve paketlenmiş olarak Yüzbaşı Lee Briggs'in günlüğünü bulur, bir yandan da bu günlüğü okumaya başlar. Ne var ki günlüğün sonuna geldiğinde tepenin ardında ne gördüğünü yazmamıştır Briggs. Ve siz de "Nasıl bu kadar uzun bir günlük yazıp, bize ne bulduğunu söylemezsin!" diye düşünürsünüz Miller'la birlikte...
Bir uzay istasyonunda tek başına geçen 6 yılın sonunda Miller'ın karşısına inanamayacağı bir tasarım harikası olan dev bir "kara küp" çıkar ve kurtarılacağını düşünen Miller istasyonu bu tasarımla kenetler. Bundan sonrası ise film boyunca nedenini anlayamadığımız bir şekilde sorduğumuz "Aşk bu filmin neresinde?" sorusunun yanıtlanışıdır. Film akışında araya yerleştirilen farklı kişilerin video kayıtları ve konuşmalarıyla bu durum bir nebze açıklansa da, filmin finali bizi aşka götürecek asıl şeydir. Bu aşamadan sonra da, tıpkı Stanley Kubrick'in 2001: Bir Uzay Destanı filmindeki astronot Bowman'ın yaşadığı gibi, Miller da bir yükselme ve aydınlanma yaşayacaktır gerçeği keşfetme yolunda. Üstelik mekansal değişimler de tıpkı Bowman'ın yaşadığı gibidir, ancak o evrensel zeka ve ruhla bütünleşirken, Miller bambaşka bir şeyle bütünleşerek, daha farklı bir  evrim aşamasına ulaşacaktır. Elbette burada UUİ'nin kenetlendiği "Kara Küp"ün de Kubrick'in 2001'indeki, tarih öncesi maymun-insana bir kemiği silah olarak kullanmasını öğreten "Kara Taş"la aynı olduğunu söylemeden geçmemek gerekir. Hatta "Love/ Aşk" da 2001 gibi üç farklı zamanda geçmektedir; ilki 1864'deki Amerikan İç Savaşı'nda (2001'de bu açılış tarihöncesi zamanlarda yapılır) ve her iki filmde de bu aşamada bir savaş vardır; ikincisi, 2039'da atronot Miller yörüngeye çıkmış olarak (2001'de ikinci zaman 1999'daki ay keşfidir), üçüncü ve son zaman da ise 2045'de yörüngede tamamen unutulmuş ve kaybolmuş bir vaziyette karşımıza çıkar (bu zaman da, Uzay Destanı'nda 2001 yılında geçen Jüpiter görevi zamanına denk gelmektedir). UUİ'de tek başına kalan Miller'ın Dünya ile bağlantısı kesildikten sonra içine düştüğü şizofrenik ve klostrofobik psikoloji ise bize Duncan Jones'un "Moon/ Ay" filmindeki astronot Sam'in yaşadığı psikolojik çöküntüyü ziyadesiyle hatırlatmaktadır (filmin süresinin de Moon kadar kısa olduğunu, 80 dk., hatırlatalım). Tabii burada genç Duncan Jones'un da William Eubank ve Richard Kelly ile aynı sinematografik geleneğe bağlı olduklarını (veya yepyeni bir gelenek oluşturduklarını) belirtmekte fayda var...
Özellikle girişteki, her karesi ayrı bir fotoğrafçılık eseri olan ağır çekim iç savaş görüntüleri, UUİ'de yarattığı şizofrenik ve klostrofobik pisikoloji ve finalde Miller'a yaşattığı "üstinsan olma" deneyimi ile hafızalarımıza kazınan "Love", sinemaya hakim seyri-okurlara inanılmaz bir deneyim yaşatacaktır. Sadece göndermeleri için bile mutlaka seyredilmeyi hak ediyor...
Ne de olsa insan duygularını anlamak için bütün deneyleri "Dark City" veya "The Box/ Kutu"da olduğu gibi uzaylılar yapmıyor!
Bowman'la Miller arasındaki tek fark bütünleştikleri evren!

KONUŞMALAR: Sinema ve Filmler Üzerine Kendime Kısa Notlar


O AN: THE BOX/ Kutu: "The Quest and Achievement of the Holy Grail/ Kutsal Kase'nin Aranması ve Muvaffakiyeti" (Richard Kelly, ABD, 2009, Bilim-Kurgu, Gizem)


"Donnie Darko/ Karanlık Yolculuk" ile gönlümüze taht kuran Richard Kelly'nin üçüncü filmi The Box/ Kutu. 'un "Button, Button" isimli kısa öyküsünden uyarlanan film, bir gün Norma ve Arthur Lewis çiftinin evlerinin kapısı önüne tahta bir kutu bırakılması ile başlar. Kutunun yanında bir de üzerinde "Bay Stewart sizi saat beşte ziyaret edecek" yazan bir not vardır. Aynı gün akşam saat beşte, Norma Lewis evde tek başınayken, yüzünün yarısı yanmış bir adam kapılarını çalar; bu Arlington Stewart'tır. Kısa açıklamdan sonra Norma'ya Eğer kutunun üstündeki düğmeye basarlarsa -yanında getirdiği çantada duran- bir milyon doların sahibi olacaklarını, ancak bu durumun dünyanın bir köşesinde hiç tanımadıkları bir insanın ölmesine sebep olacağını söyler. Eğer 24 saat içerisinde düğmeye basmazlarsa kendisi gelip kutuyu onlardan alacak ve başka bir aileye verilmek üzere kutu yeniden programlanacaktır! Lewis'ler bir süre düğmeye basıp-basmama arasında ahlaki ikilemler ve tartışmalar yaşasa da sonunda Norma düğmeye basar ve hemen ardından Bay Stewart gelip parayı onlara teslim eder; kutuyu alıp evden çıkmak üzereyken Norma, Bay Stewart'a şimdi kutuya ne olacağını sorar, o da aynı teklifle şimdi başka bir aileye verileceğini söyler. Ama hemen ardından da o can alıcı cümleyi ekler: "Ve sizi temin ederim bu sizin kesinlikle tanımadığınız biri olacaktır.". Filmin devamı da Lewis ailesinin neye veya kimlere maruz kaldıklarını anlamaya çalışma çabalarını bize anlatmaktadır.
Aslında bir nevi Pandora'nın Kutusu hikayesi olan Kutu'da, Norma düğmeye basmadan önce kutunun ne olduğunu keşfetmeye çalışırlar. Hatta altını açarak içine bakarlar ve o zaman görürler ki gerçekte söz konusu ahşap kutunun içi boştur, üzerindeki kırmızı düğme de hiçbir düzeneğe bağlı değildir -biraz da bu nedenle düğmeye basar aslında Norma-. İşte bizim için önemli sahnelerden bir tanesi bu Arthur'un çalışma odasında kutuyu inceledikleri ve altını açtıkları sahnedir. Burada onlar kutuyu açmaya çalışırlarken tam arkalarındaki duvara asılı bir tablo dikkatimizi çeker (26:11'den itibaren). Bu, altında bir de yazı olduğu belli belirsiz görülebilen tablonun ilk görünüşü olsa da daha sonra iki sahne de daha görünecektir.
Arkadaki duvarda asılı olan tabloya dikkat. Altındaki yazı belli belirsiz görülebilmekte.
Aynı tablonun ikinci görünüşü Norma ve Arthur'un bir düğün yemeği provasına gittikleri gece çocuklarına bakan dadının çalışma odasına gittiği sahnededir. Yokluklarında oğulları Walter babasının kolleksiyonlarını göstermek üzere dadısını babasının çalışma odasına götürür. Dadısı orada yine aynı tabloyu görür (46:43'den itibaren) ve biz de bu sayede daha yakından bakma olanağına sahip oluruz tabloya. Bu sefer tablonun altındaki yazıyı da okuyabiliriz, dadıyla birlikte: "Any sufficiently advanced technology is indistinguishable from magic./ Yeterince gelişmiş herhangi bir teknolojiyi büyüden ayırmak imkansızdır.". Bilim-kurgu edebiyatının ve sinemasının kült eseri "2001: A Space Odyssey"in yazarı Arthur C. Clarke'ın adı yazmaktadır sözün altında da. Buradan da aslında ilk göründüğü sahnede tablonun ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz; zira o sahnede Arthur ve Norma kutunun içinin boş olduğunu görmüşlerdi. Düğmeye bastıklarında birinin ölebilmesi için ya kutunun içinde bir büyü olmalıydı, ya da çok gelişmiş bir teknoloji!
"Any sufficiently advanced technology is indistinguishable from magic./ Yeterince gelişmiş herhangi bir teknolojiyi büyüden ayırmak imkansızdır." Arthur C. Clarke
Burada hemen bir parantez açıp, aynı zamanda filmin senaryosunu da yazan yönetmenin baş karakterlerden biri için "Arthur" adını seçmesinin bir rastlantı olmadığını belirtelim, böylece senarist/yönetmen Arthur C. Clarke'a bir gönderme yapmaktadır. Ayrıca filmdeki gizemli kutunun üstten görünüşü de "2001: A Space Odyssey"deki zıvanadan çıkmış yapay zeka HALL'in görüntüsüne benzemektedir.
Solda gizemli kutunun üstten görünüşü, sağda da başına buyruk yapay zeka HALL.
Tablo üçüncü ve son olarak Arthur Bay Stewart'ın geçmişi hakkında araştırma yapmak için kütüphaneye gittiğinde, portala girmeden önce daha büyük ve yakın plan olarak karşımıza çıkar (70:02'den itibaren). Böylece film boyunca yönetmen aslında bu tabloya bir çeşit zum yapmış olur, ekran görüntülerinde de bunu açıkça görebilirsiniz.
O zaman nedir bu tablonun film için önemi?
Peki neden bu tablo filmde bu kadar vurgulanıyor? Ne anlatıyor? Aslında tablo da, tıpkı "Kutu" gibi içi boş, gizemli bir nesneyi anlatıyor: "Graal/Grail" yani Kutsal Kase'yi. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, Kral Arthur ve Yuvarlak Masa şövalyelerinin hikayesini (baş karakterin adını bir kere daha hatırlayın: Arthur).
Söz konusu tablo Amerka'da Boston Halk Kütüphanesi'nde paneller halinde yer alan ve 1852-1911 yılları arasında yaşamış olan ressam Edwin Austin Abbey'nin yaptığı "The Quest and Achievement of the Holy Grail/ Kutsal Kase'nin Aranması ve Muvaffakiyeti" isimli 15 panelli resim serisinin 3. panelidir. Yönetmen resmin çalışma odasındaki versiyonuna Arthur C. Clarke'ın sözünü ekleyerek ve karşısına da baş karakter Arthur'u koyarak 3'lü bir anlam (üç Arthur'dan oluşan bir teslis: büyüsel Arthur- bilimsel/teknolojik Arthur- ve insan/boş Arthur) yüklemiştir resme.
Resimde anlatılan sahneye gelecek olursak; Kutsal Kase'nin arayıcısı ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri'nin de en genci olan Galahad'ın (soldaki kırmızı giysili figür) kaseyi Kral Arthur'a sunuşu anlatılmaktadır. Ancak Galahad Kase'yi bulduğunda duyduğu mutluluğun sonsuza dek sürmesi için "o mutlulukla ölmeyi" dilemiştir, çünkü Kutsal Kaseye doğrudan bakabilen ve insan dilinin izah edemeyeceği gizemlerini görebilen tek kişi kendisidir. Galahad Kutsal Kase'yi Arthur'a sunduğu sırada, kasenin ilk koruyucusu yaşlı Arimathealı Yusuf (Galahad'ın yanındaki beyaz giysili figür) kendisini ziyaret ederek tanrının onu cennetine alacağı müjdesini verir, yani daha önce dilediği gibi ölecektir. Sahnenin arkasında, yukarda yine beyaz giysili ve başları etrafında sarı haleler olan figürler ise Galahad'ı cennete götürecek olan meleklerdir. Sahnenin hemen önünde Galahad ve Arimethealı Yusuf'un yüzlerini dönük oldukları tahttaki kişi de Kral Arthur'dur. Kral Arthur'un hemen önünde ise üzerinde "The Siege Perilous" (İng. The Perilous Seat) yazan boş bir koltuk bulunmaktadır. Bu koltuk Merlin tarafından bir gün Kutsal Kase'yi bulacak olan şövalye için ayrılmıştır, yani Galahad'ın koltuğudur. Ama hep boş kalacaktır. Öndeki sahnenin hemena arkasındaki yuvarlak masa da Yuvarlak Masa Şövalyeleri'nin başsız masasıdır ve bütün şövalyeler kendi yerinde oturmaktadır.
Aslında bu hikayenin çevresinde geliştiği Kutsal Kase de Arthur C. Clarke'nin "Yeterince gelişmiş herhangi bir teknolojiyi büyüden ayırmak imkansızdır." sözünün geçerli olduğu bir nesnedir. Hz. İsa çarmıhtayken Arimathealı Yusuf tarafından kanının toplandığı kase olan "Graal", efsaneye göre sahip olana ölümsüzlük getirmekte, bulunduğu ülkeye de bolluk ve bereket getirmektedir. John Boorman'ın artık kült olmuş sinema eseri "Excalibur"da Kutsal Kase'nin özellikleri sinemasal olarak çok güzel anlatılır. Açlıktan kırılan, bütün yeşillikleri kuruyan ülkede, Kase'yi bulup getiren şövalyelerin atlarının geçtiği heryer birden yeniden yeşermeye ve canlanmaya başlar: Tıpkı bir büyü gibi veya büyü sanılan yeterince gelişmiş bir teknoloji gibi. "Kutu" için de bu tanım geçerlidir. İçinde düğmenin bağlı olduğu hiçbir düzenek yoktur ve bomboştur. Ya bir büyüye sahiptir ya da çok ileri bir teknolojiye. Eğer bu bir teknolojiyse kimin teknolojisidir. Elbette, bu dünyanın değil...

Filmin künyesinde de yazdığı gibi (You are the experiment/ Sen bir deneysin) "Kutu" da olanlar aslında uzaylıların "umut" arayışı için yaptıkları bir deneyden ibarettir. Olay bir kutunun etrafında geliştiği için ve düğmesine basan/lar da hep kadınlar olduğu için bir çeşit Pandora'nın Kutusu hikayesidir. Pandora kutuyu açtıktan sonra kutuda, yani insana kalan tek şeyin umut olduğunu da göz önüne alırsak filmin hikayesi daha iyi anlaşılabilir. "Kutu", uzaylıların gerçekleştirdiği deney fikriyle de uzaktan "Dark City/ Gizemli Şehir"e göz kırpıyor. Hatırlarsanız orada da uzaylıların insan ruhunu keşfetmek için kullandıkları bir "laboratuvar şehir" vardı. Film, finale doğru karşımıza çıkan ve uzaylıların bir tür kapı/ portal olarak kullandıkları "yüzme havuzu" sahnesiyle de, 60 yaşında bir bedenle girdikleri havuzdan 20 yaşındaki bir bedenle çıkan yaşlı insanların hikayesinin anlatıldığı -tabii yine bir uzaylı müdahalesi söz konusu- 1985 yapımı "Cocoon/ Koza" filmiyle bir uzak akrabalık kuruyor.
Son olarak, Dr. Who'nun da "50. Yıl Özel Bölümü"nde Gallifrey'deki Doktor'un, gezegeni yok edebilecek güçteki tek silah olan, süslü bir sarı kutu şeklindeki "An"ı  gördüğünde kurduğu cümle ile 'The Box/ Kutu'ya bir gönderme yaptığını belirtelim: "Neden bu kutunun üzerinde koca, kırmızı bir düğmesi yok?"...
Solda "Cocoon /Koza"daki uzaylıların havuzu, sağda da "The Box/ Kutu"daki uzaylıların havuzu.

ÖZEL DOSYA: Minimalist Türk Sineması Afişleri

Hepimiz biliriz o Yeşilçam filmlerini, ağlatan, güldüren, düşündüren, başrollerinde hep aynı bildik yüzlerin oynadığı, figüranların hep figüran olarak kaldığı, ya da başrole terfi ederlerdi de bize öyle gelirdi hep, öyle ya Kadir İnanır, Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Fatma Girik, Adile Naşit vd.leri 'yıldız sanatçı' olarak mı doğmuşlardı? Ama tabii o zamanlar SES Dergisi'nin o 'artist' yarışması vardı, ki bu yıldızların çoğu da o yarışmadan çıkmıştı. İşte az imkanla öz filmlerin yapıldığı o dönem sinema filmlerine uygun olarak, 27 yaşındaki grafik tasarımcı Selahattin Birgül çocukluğumuzun o filmlerine minimalist sinema afişleri hazırlamış. Yani filmin minimal -en az- düzeyde anlatıldığı ve genelde filmin özüne gönderme yapan sinema afişleri bunlar, başka bir deyişle gördüğümüzde hepimizin muhtemelen "Ne var canım bunları ben de yaparım!" diyeceğimiz, ama aslında asla yapamayacağımız afişler. Elbette bu afişleri hazırlamak için hem yaratıcı hem de filmleri çok iyi tanımak, bilmek gerekiyor ki, Selahattin Birgül'de ikisinin de ziyadesiyle olduğu anlaşılıyor. 
Aşağıda bir kaç tanesini paylaştığımız afişlerin tamamına ve Selahattin Birgül'ün diğer işlerine ATOLYE isimli blogundan ulaşabilirsiniz.



















REPLİK VE DÜŞÜNDÜRDÜĞÜ: EMPEROR/ İmparator, Peter Webber, ABD, 2012, Dram, Tarih, Savaş


2. Dünya Savaşı'nın sonunda ABD ve müttefiklerinin Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine attıkları iki nükleer bombayla savaşa son vermelerinin ardından, General Douglas MacArthur teslim olan Japonya'nın savaşa dahil olması konusunda Japon İmparatoru bir savaş suçlusu olarak ceza almalı mıdır yoksa almamalı mıdır sorusuna cevap bulabilmesi için General Bonner Fellers'ı görevlendirir. Ancak MacArthur, Fellers'ı rastgele seçmemiştir. Fellers savaştan önce Japon'ya üzerine çalışmış, yazılar yazmış ve savaş sırasında izini kaybettiği Japon sevgilisi Aya ile Japon'ya da yaşamıştır bir süre. Savaş çıkınca Amerika'ya geri dönmek zorunda kalan Fellers'ın, Japonya'ya karşı olan duygularının da etkisi altında kalacağını bilen MacArthur savaştan sonra bu konuyla ilgilenmesi için özellikle onu seçmiştir. Bir yandan Japon İmparatoru'nun bir savaş suçlusu olarak ceza alıp almaması gerektiğini araştıran Fellers, bir yandan da sevgilisi Aya'nın izini sürmeye başlar.
Ancak bizim için burada önemli olan, filmin en can alıcı repliklerinden birisi, belki de bir çeşit günah çıkartmadır. Filmin bir sahnesinde General Fellers, Japon Başbakan'a neden savaşın başında onca ülkeyi işgal ettiklerini sorar, ama başbakanın verdiği yanıt onu çok rahatsız eder: 

"Evet, Çin'de bazı yerleri işgal ettik, ama İngiltere hatta Portekiz bizden önce yapmadı mı bunu? Evet, Singapur ve Malaya'yı aldık, ama İngilizlerden aldık. Filipini, Filipinliler’den değil onu İspanyollar’dan alan Amerikalılar’dan aldık. Bir bölgeyi ele geçirmek uluslararası suçsa kim mahkum edecek İngiliz, Fransız, Hollandalı ve Amerikalı liderleri? Hiçkimse.
Öyleyse Japonya'nın farkı ne? Hiçbirşey.
Görüyorsunuz, General, sizin başarılı örneğinizi takip ediyoruz.”

 Evet, "bir bölgeyi ele geçirmek uluslararası suçsa kim mahkum edecek İngiliz, Fransız, Hollandalı ve Amerikalı liderleri?". Ve hatta, ABD'de 2. Dünya Savaşı'nın sonunda Hiroşima ve Nagazaki'ye attığı atom bombalarıyla 400.000 Japon'un ölmesine neden olmuşken, neden 2. Dünya Savaşı sadece Hitler ve Yahudi Soykırımı'yla aklımızda kalmıştır? ABD'nin yaptığı katliam değil midir? Bunca insanı öldürmek bir savaş suçu değil midir? Üstelik atom bombaları atılmadan önce Japonya teslim olmayı kabul etmişken, ABD ve müttefikleri neden şart olarak  bir de -Japonlar için kabul edilmesi imkansız olan- "Japonya'nın imparatorluktan vaz geçmesini" öne sürmüşlerdir?

"Japonya 10 Temmuz 1945'te Yüksek Savaş Yönetimi Kongresinde Sovyetler Birliği aracılığıyla müzareke yolunu aramak üzere Fumimaro Konoe'yi özel elçi olarak yollamayı kararlaştırarak Sovyetlere teklif ettiyse, 17 Temmuz 1945'teAlmanya'nın Potsdam kentinde Müttefikler liderleri Harry S. Truman, Winston Churchill ve Josef Stalin'in katılımıylaPotsdam Konferansı açıldı ve ertesi gün Sovyetler Birliği Japon özel elçinin yollanmasını reddetti.

26 Temmuz 1945'de Müttefikler "Potsdam Demeci" ile Japonya'yı teslim olmaya çağırdı. Ancak ilanın taslağında varolan İmparatorluk sisteminin korunmasına dair madde kaldırıldığı için Japon Başbakanı Kantarō Suzuki Potsdam Demecini kabul edemedi. Böylece Japonya'nın teslim isteği geri çevrilmiş oldu. Amerika Birleşik Devletleri Hiroşima'daki saldırısından sadece 3 gün sonra 9 Ağustos 1945 saat 11: 02'de Nagasaki'de Plütonyum-239 tipi atom bombası "Fat Man" (Şişko Adam) ile ikinci saldırı gerçekleştirdi." (Kaynak: Vikipedia)

Neden atom bombası denince Hiroşima ve Nagazaki'de ölen insanlar değilde, sadece geride bıraktığı Atom Bombası Mantarı aklımıza geliyor. Şimdi bir savaşı bitirdiği için ABD'yi mazur mu göreceğiz? Üstelik aynı ABD ve müttefikleri bugün Ortadoğu ve dünyanın muhtelif yerlerinde hala öldürmeye devam ediyor, hem de göstere göstere. Ve üstelik artık karşımıza NATO olarak çıkıyor(lar) ve istediği yere, istediği füze sistemini, savunma sistemini kuruyor(lar) NATO paravanı arkasında!

 Emperor/ İmparator tamamen tarihsel kişilikler üzerine kurulu ve gerçek olaylara dayanan bir film olması ve değindiği konu itibariyle görülmesi gereken bir film. Ancak bir ABD filmi sonuçta, bunu da unutmamak gerekir. Önemli bir not olarak da, konuyu araştırmakla görevli General Fellers'ın raporunu sunmasının ardından rütbesinin albaylığa düşürüldüğünü de belirtelim... Ne de olsa hayat, pardon ABD ikiyüzlü!

PASIFIC RIM/ Pasifik Savaşı, Guillermo del Toro, ABD, 2013, Macera, Bilim-Kurgu

Artık hepimizin yakından tanıdığı ve takip ettiği İspanyol yönetmen Guillermo del Toro, ilk olarak Mimic/ Tehlikeli Yaratıklar gibi farklı bir yaratık hikayesi ve ardından gelen tersten bir hayalet hikayesi "El Espinazo del Diablo/ Şeytan'ın Bel Kemiği" ile kalplerimizi fethetmiş olsa da sonradan yaptığı işler onun asla kalbimize sığmayacağını göstermiştir. Blade II, çizgi romandan neredeyse birebir uyarladığı Hell Boy serisi ve o muhteşem ötesi Pan's Labyrinth/ Pan'ın Labirenti, filmin yönetmenini bilmeseniz dahi filmi görünce "bu kesin bir Guillermo del Toro" filmidir diyebileceğiniz türde bir tarza sahip olduğunu, bir tarz yarattığını bize ispatlayan filmler olmuştur. Hell Boy ve Blade gibi gişe bombası fantastik filmler yanında, özellikle Şeytan'ın Bel Kemiği (öncesinde Cronos) ve Pan's Labyrinth/ Pan'ın Labirenti ile fantastiği de dramla birleştirerek bambaşka şeyler yapabileceğini göstermiştir.
Sırada ise, bize bir sonraki filmi inşallah yıllardır beklenen kült animasyon Voltron'un sinema uyarlaması olur dedirten ve her açıdan "canavar"larla dolu bir film var: Pasific Rim/ Pasifik Savaşı. Dünya'nın, Kaiju (Japonca; dev canavar) adı verilen ve Pasifik okyanusunun tabanında açılan bir boyutlararası portaldan geçerek gelen gökdelen boyutlarındaki canavar uzaylıların saldırısına uğramasının ardından insanların Kaijular'a karşı verdikleri mücadele anlatılmakta Pasifik Savaşı'nda. Elbette insanların önce savaş uçaklarıyla başlayan mücadelesi zaman içinde gerçekten bir boyut değiştirecek ve savaş uçaklarının dev canavarlar karşısında ancak sivrisinek etkisi yaptığını gören insanlar, Kaijular'la savaşmak için bu sefer "Jaeger/Almanca; avcı" adı verilen kendi dev canavar robotlarını üreteceklerdir. Nöral köprüde sürüklenerek birleşen iki pilot tarafından kullanılan Jeagerlar, bizim daha çok çocukluğumuzda izlediğimiz Voltron, Transformers vb. animasyonlardan aşina olduğumuz türde, plazma topu, kılıç vb. silahlar kullanan, Kaijular gibi gökdelen boyutlarındaki -bir yük gemisi elinde oyuncak gibi kalıyor mesela, siz tahayyül edin gerisini artık- robotlar. Önceleri tek pilot tarafından kullanılan Jaegerlar, zamanla pilotta beyinsel ve sinirsel hasarlara yol açtığı için sonradan iki pilot tarafından kullanılarak pilot üzerindeki zihinsel ve sinirsel yük azaltılıyor. Jaeger'ın beyninin her bir lopunu bir pilot idare ediyor; böylece dev robotun sağ tarafını bir pilot, sol tarafınıda da diğer pilot hareket ettiriyor. Ancak bu hareketlerin senkronize bir şekilde olması için iki pilotun da "nöral köprüde" zihinsel olarak birleşmesi -sürüklenme deniyor buna- gerekiyor ve bu birleşmenin başarısı da pilotlar arasındaki duygusal bağın kuvvetine göre artıyor veya azalıyor. Bu nedenle pilotlar baba-oğul (Striker Eureka'nın pilotları) veya kardeşlerden (üç kollu Crimson Typhoon/Kırmızı Tayfun'u kullanan Çinli üçüzler gibi) oluşmaktadır.
Ancak bu mücadelede Kaijular, zamanla Jaegerlar'a karşı bir savunma oluşturmakta ve belli periyodlarla "gedik"ten geçerek gelen yeni Kaijular daha gelişkin bir hal almaktadırlar. Dolayısıyla Jaegerlar da buna gelişmekte, Gipsy Dancer (Çingene Dansçı) gibi manuel robotlar yanında, Crimson Typhoon/Kırmızı Tayfun, Striker Eureka, Coyote Tango gibi dijital robotlar da ortaya çıkmaktadır. Elbette bu durum bir kısır döngü olduğundan sonunda insanlar "gedik"in içine bir nükleer bomba atarak onu ortadan kaldırmayı denemeye karar verirler.
Pasific Rim/ Pasifik Savaşı'na kadar dev canavarların ve dev robotların geçirdiği sinemasal evrim.
Transformers'dan aşina olduğumuz "dev robotların bol gürültülü mücadelesi" bu sefer biraz daha büyümüş ve uzaylılarla yapılır hale gelmiş olarak neredeyse filmin tamamına hakim ve filmin neredeyse tamamı da bu nedenle bilgisayar ortamında yapılmış. Ne var ki bilgisayar ortamında da olsa yaratılan dünya atmosferi gerçekten müthiş ve her karesiyle, her karenin rengiyle del Toro'nun hayal gücünün ürünü. Çok sık ve açık olmasa da film bazı yerlerinde sırtını yasladığı kapitalizme de eleştiriler getiriyor. Özellikle filmin başında Kaijular'la Jaegerlar'ın savaşının henüz yeni başladığı ve Jaegerlar'ın Kaijular'a karşı zaferler kazandığı dönemde Jaeger pilotları birer "rock yıldızı gibi" karşılanmakta, TV programlarına çıkmaktalar. Bir yandan da kapitalizm, insanlığın yok edici düşmanları Kaijular'ın oyuncak bebeklerini yaparak onları pazarlamaktadır. Ayrıca filmin bir yerinde Kaijular'a karşı sahil şeridi boyunca yapılan "yaşam duvarı"nın haberi TV'den verilirken yetkili "insanları ve erzakları kıyıdan 500 km. içeriye taşıyoruz." dedikten sonra arkadan sipiker, "Yani sadece parası ve gücü olanları mı?" diye sorar. Diğer taraftan "gedik"ten gelen yaratıklar da sömürgeci ve emperyalistlerdir. Kaijular'dan aldı bir beyin parçasıyla "sürüklenme" yaşayan grubun bilm-adamı, onların zihnine girer ve yaratıkların geçmişini öğrenir. Dünyayı istila edip koloni haline getirmeye çalışan yaratıklar bunu ilk olarak dinozorlar zamanında yapmışlardır ve bizim dinozor dediğimiz devasa yaratıklar da aslında o zaman gönderilen Kaijular'dır. Ancak atmosfer bu kolonizasyonun hedefine ulaşmasına engel olmuş ve dinozorlar ortadan kaybolmuşlardır. Aradan binlerce yıl geçtikten sonra insan ozon tabakasını delmiş, atmosferdeki klima etkisini arttırmış ve yapılabilecek bütün kötülükleri yaptıktan sonra kendi dünyasına; aslında boyutlar arası yaratıklar için de dünyayı ve atmosferini hazır hale getirmiştir. Dolayısıyla bu valıklar da kendi genetik üretimleri olan Kaijular'ı gedikten göndererek, onları dünyayı ve üzerindeki insan uygarlığını yok etmekle görevlendirmişlerdir.


Teknik olarak neredeyse kusursuz olan Pasifik Savaşı, dev canavarlar, robot canavarlar yanında bir de efekt canavarıyla dolu bir film. Ancak özellikle aksiyon ve bilim-kurgu alanında da hak ettiğini layıkıyla yerine getiren bir film. Özellikle bu filmi seyrettikten sonra siz de bizim gibi, kült çizgi film Voltron'ın sinema uyarlaması için en iyi ismin Guillermo del Toro olduğu konusunda hem fikir olacaksınızdır. Yine sırf Optimus Prime ve "tak tak tak" diye değişen arabaları yüzünden fanatiği olduğumuz, bir başka çocukluğumuz uyarlaması Transformers'dan da her anlamda kat ve kat ötede olduğunu da belirtmekte fayda var Pasifik Savaşı'nın. Bu da Michael Bay ile Guillermo del Toro arasındaki sinemasal yaklaşımın ne kadar farklı olduğunu bize gösteriyor.
Ufak bir not: Bebek Kaiju'nun karnından çıkan şeyi görmek için filmi jeneriğin sonuna kadar izleyin. 
Bu kare, çocukluğumuzun Voltron'ının elinde kılıcıyla gökyüzünde bir canavarla çarpıştığı sahneleri hatırlatmıyor mu?


BİZDEN HABERLER: "SİYAH" Aylık Öykü Dergisi ve "SOFRA" Kültür, Sanat ve Düşünce Dergisi

"SİYAH" Aylık Öykü Dergisi 2.Sayı
Daha önce 1. tanıtım sayısında da bir öykümüz ve sinema yazılarımızla yer aldığımız, editörlüğünü Halil Özkan'ın yaptığı e-dergi  SİYAH Aylık Öykü Dergisi'nin 2. tanıtım sayısında da Cine-Siyah köşesi ve "Filmsel Kavramlar" yazımızla yer aldık. 3. sayısı da şu günlerde çıkacak olan dergiyi buradan okuyabilir, çıkmış sayılarına ise buradan ulaşabilirsiniz.

"SOFRA" Kültür, Sanat ve Düşünce Dergisi, 2.Sayı
İmtiyaz sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürlüğünü İbrahim Adıyaman'ın, genel yayın yönetmenliğini ise Mustafa Can Özdemir'in yaptığı ve genç arkadaşların çıkardığı 3 aylık Sofra Kültür, Sanat ve Düşünce Dergisi' nin Haziran-Temmuz-Ağustos periodundaki 2. sayısında da "Arayış" isimli öykümüzle yer aldık. Daha önce 1. sayısında da "Karanlığın Resmi" isimli öykümüzle yer aldığımız dergiye artık "nt Mağazaları"ndan da ulaşabilir ve satın alabilirsiniz.
 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger