Latest Movie :
Recent Movies

PHILOSOPHERS aka. AFTER THE DARK/ Filozoflar aka. Karanlıktan Sonra, John Huddles, 2013, ABD, Endonezya, Fantastik, Dram, Bilim-Kurgu

Hani bazı filmler vardır, filmi 90-100 dakika seyredersiniz ama sonunda izleyiciyi şaşırtıp "twist"li bir final yapmak adına 100 dakika boyunca seyrettiğiniz her şey ya baş karakterin gördüğü bir rüya ya da alt  benliğiyle hesaplaşması çıkar veya her şey sanal alemde geçen bir oyun olur. İşte "Philosophers/ Filozoflar"da da ekranda ya da beyazperde de izlediğiniz her şey bir deney aslında, hatta bir sınıf içindeki 20 felsefe öğrencisinin öğretmenleriyle yaptıkları bir "seçimlerimiz ve sonuçları" tartışması. Ancak buradaki fark sizin bunu filmin başından beri biliyor olmanız. Yönetmen sonunda çıkıp, "aslında her şey bir oyundu" demiyor; veya film "Das Experiment/Deney"deki gibi gerçek bir deney üzerine kurgulanmıyor. Aksine 21 kişi sınıfta bu deneyi tartışırken size bu tartışmayı film halinde yansıtıyor yönetmen. Kah sınıfa geri dönüyorsunuz kah tartışmanın içine giriyorsunuz. Tabii bütün bunları yaparken de size bu tartışma canlandırması içinde küçük küçük sürprizler de yapmıyor değil film; bence en büyük özelliği de bu zaten filmin.
Bu doğrultuda kısaca filmin konusuna bakacak olursak; Jakarta'daki uluslararası bir okulda, zeki ama gizemli felsefe öğretmeni, yeni mezun olacak 20 son sınıf öğrencisine mezuniyet için gerekenleri tamamlamaları için son bir düşünce sınavına sokarak kafa tutar. Sınav, bu zamana kadar gördüklerinin en zoru olacaktır. Tek başına mantığın gücünü kullanarak, öğrenciler bir yeraltı sığınağında neyin değerli veya öncelikli olduğunu bulup, nükleer bir kıyamet durumunda insan ırkını yönetmelidirler. Ancak sığınak yalnızca on kişiliktir, bu da içlerinden 10 kişiyi sığınağa girmek için kendilerinin seçeceği anlamına gelmektedir. Öğretmenleri bir kutudan üzerinde çeşitli mesleklerin isimleri yazılı olan kağıtları çektirerek herkesin çektiği kağıtta yazılı mesleği yaptığını farzetmesini ister. Sığınağa girecek 10 kişi bu mesleklere göre belirlenecektir. Bu da yaptığımız seçimlerin gelecekte, kıyametten sonraki dünyada insanlığın yeniden inşasına nasıl katkı yapacağını veya yapamayacağını gösterecektir. Seçimleri kıyametten sonra insanlığı ya yeniden kuracak ya da daha sığınaktan çıkmadan hepsinin ölmesine sebep olacaktır. İşte aslında bütün bunlar bir sınıf içerisinde tartışılmaktadır ama yönetmen bize bu tartışmayı film olarak yansıtır. Film boyunca üç farklı deney/tartışma yapılır ve her seferinde de öğrencilerin yaptıkları seçimler hem kendilerinin hem de dünyanın sonunu getirir; yaptıkları ufak bir yanlışlık kelebek etkisi gibi geleceklerini etkiler. Özellikle yapılan seçimin/seçimlerin sonucunu gösterirken anlatımın ufak sürprizlerle seyirciyi şaşırtmayı başardığını da belirtelim. Bir anlamda film, öğrencilerin rolleriyle bütünleştikleri felsefik bir deneyi FRP (Fantastik Rol Yapma Oyunu) olarak bize aktarmaktadır.
Philosophers'ın bir başka özelliği de, tıpkı Mr. Nobody'de fizik teorilerinin klipler halinde verilmesi gibi, burada da matematiksel ve felsefik teorilerin özellikle filmin açılışında, tartışmanın başlangıcında klipler halinde bize gösterilmesi. Bu aşamada da Sonsuz Maymun Teoremi, Platon'un mağara allegorisi ve idealar kuramı, tramvay muamması ve "ignorance is bliss/cehalet mutluluktur" teoremi açıklayıcı küçük filmler olarak karşımıza geliyor. Film boyunca Aristo'ya, Nietzsche'ye, Marx'a ve diğer filozoflara yapılan göndermeler ve hatta direkt yapılan alıntılar da cabası. Öğrencilerin her deney başındaki sığınağa girecek kişileri seçme oylaması sırasındaki felsefik bakış açıları da, pragmatist, ampirik, platonist, marksist vs. onların geleceklerini farklı şekillerde belirlemektedir. 
"Gelato aşçısının boş zamanlarında neler yaptığından haberiniz yoksa hikâyenin tamamını bilmiyorsunuz demektir."
Aslında Philosophers bir çeşit ünlü felsefik roman "Sofie'nin Dünyası" nın film haline gelmiş şekli ama bizce daha derin bir söylemi var. Eğer tartışmanın içine girdiğimiz anları saymazsak tek mekanda geçmesi, tartışma ve diyaloglar üzerine kurulu olmasıyla da "The Man From Earth/ Dünyalı" ile yakın akrabalık bağları kuruyor Philosophers. Ayrıca çift sonlu bir finale sahip olan film, finalde öğretmen Mr. Zimit'in dakikliği ve yalnızlığına vurgu yaparak daha önce film içersinde geçen "Dakiklik yalnızlığın erdemi değil midir?" anekdotuna gönderme yaparken, ikinci finaliyle de yine filmde bahsi geçen "Matematiksel olarak her olayın gerçekleşme olasılığı vardır." önermesine gönderme yapmaktadır. 
Elinizde bir not defteriyle film seyredip, diyalogları not alan biriyseniz eğer filmdeki her cümleyi not etme ihtiyacı duyacağınıza emin olabilirsiniz. 

İşte bizim sizin için not ettiklerimiz:

"Dakiklik konusunda Shakespeare ne der biliyor musun? Üç saat önce gelmek, bir dakika gecikmeden yeğdir."

"...artık dışarıya çıkıp kendi başınıza uçmak ve ölmek arasında seçim yapmalısınız."

"Hala Aristo'yu savunuyorsunuz. Aşağı veya yukarı. 0 ya da 1. Doğru ya da yanlış. Uç veya öl. Çift değişkenli mantığın kölesi olmuşsunuz."

"Mantık. Günü en iyi şekilde atlatmayı sağlayan 10 bin yıllık insanlık deneyimi artıkları."

"Lezzetsizlik, inananlara göre iyi bir hayat ve anlamlı varoluşun tanımıdır."  

"Descartes, Newton, Wittgenstein: Fiziksel dünyayı anlamanın önündeki engelleri aşmak için hayal gücünü keşfedenler."

"Yaşadığımız -nükleer- felakette bir şairin ne katkısı olabilir ki? Yeteneği yararsızlığın tanımı resmen."

"...bir kat görevlisiyim. Cennet varsa ben kapısından geçerken melekler selam verir. Yoksa,sadece oda temizleyen iyi bir adamım."

"Güçlü bir işçi sınıfı olmadan hiç bir millet ayakta kalamaz."  

"-Kıyametin kelime anlamını biliyor musun? 
-Anlat bana. 
-Yunancadan geliyor.Karanlıkların içinden daha önce hiç görmediğin bir şey keşfetmek."


O AN: THE GREAT DICTATOR/ Büyük Diktatör, "Diktatörün dünyaya yaptığı final konuşması" (Charles Chaplin, ABD, 1940, Komedi, Dram, Savaş)

Charlie Chaplin, özellikle sessiz sinema döneminde yarattığı Şarlo karakteriyle özdeşleşen ve hepimizin aklında "Şarlo" olarak yer eden bir oyuncu, yönetmen ve yazar/senarist. Şarlo olarak bizi hep güldüren, güldürürken düşündüren ve buna ek olarak da ayrıca ağlatabilen ender insanlardan bir tanesidir Charlie Chaplin. Şarlo karakterinin neden tüm dünya tarafından bu kadar sevildiğini/anlaşıldığını ve tüm insanların duygularına hitap ettiğini ise yine kendisi "Konuşursam beni sadece İngilizce bilenler anlayacak, ama sessiz bir filmi herkes anlayabilir ve dünya İngiltere'den ibaret değil." diyerek çok güzel açıklamıştır. Charlie Chaplin'in Adenoid Hynkel isimli Tomania diktatörünü canlandırdığı "The Great Dictator/ Büyük Diktatör" ise onun ilk sesli filmi olma özelliğini taşımaktadır. Afişinden de anlaşılacağı gibi Chaplin bu filmde, ABD'nin henüz Almanya ile dost olduğu bir dönemde/1940'da, Hitler'in politikalarını yerden yere vurarak yermekte ve onunla dalga geçmenin sınırlarını zorlamaktadır. Zaten yeterince yergi dolu filmin tamamını bir kenara bırakacak olsak bile, Diktatör'ün finalde yaptığı 4 dakikalık insanlığı ve modern zamanları, makineleşmeyi/sanayileşmeyi, savaşları eleştiren konuşma bile (aslında diktatör değil de yine Chaplin'in canlandırdığı ve ona çok benzediği için bir yanlış anlama sonucu Diktatör'le yer değiştiren Yahudi berber yapmaktadır bu konuşmayı) bir "İnsanlık Manifestosu" olarak değerlendirilebilir. İşte aşağıda okuyacağınız metin Charlie Chaplin'in Büyük Diktatör filminin finalinde yaptığı bu dört dakikalık konuşmadır. Bu arada, Chaplin'in "Büyük Diktatör" filminden sonra bir daha asla Şarlo karakterini canlandırmadığını da belirtelim. Kim bilir, belki de yukarıdaki sözünde de dediği gibi, Şarlo'nun İngilizce konuşarak tüm dünya yerine sadece İngilizler (ve İngilizce konuşanlar) tarafından anlaşılmasını istememiştir. Kim bilir, belki de bu yeni seslendirme  teknolojisini Şarlo'nun o masumiyetini ve saflığını bozacak teknolojik bir unsur olarak görmüştür... Kim bilir?
"Üzgünüm ama ben imparator olmak istemiyorum. Bu benim işim değil. Ne kimseyi idare etmek ne de ülkeleri fethetmek istiyorum. Elimden gelse, herkese, ister Yahudi, ister zenci, ister beyaz olsun tüm insanlara yardım etmek isterim.
Hepimiz karşımızdakine yardım etmek isteriz. Bütün insanlar böyledir. Karşımızdakinin mutluluğunu görmek isteriz, üzüntüsünü değil. Birbirimizden nefret etmek ve birbirimizi hor görmek istemeyiz. Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketlidir.
Hayatın bize çizdiği yol özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir, ama biz bu yolu yitirdik. Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı, hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürükledi. Hızımızı arttırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı; zekamızı ise katı ve acımasız. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa gereksinimimiz var. Zekadan çok iyilik ve anlayışa gereksinimimiz var. Bu değerler olmasa hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz.
Uçaklar ve radyo bizleri birbirimize yaklaştırdı. Bunlar, doğaları gereği, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmaya, evrensel kardeşliği oluşturmaya ve hepimizin birleşmesini sağlamaya çalışmaktadır. Şu anda bile sesim dünyadaki milyonlarca insana, milyonlarca acı çeken kadın, erkek ve çocuğa, suçsuz insanları hapse atan, işkence eden bir sistemin kurbanlarına ulaşıyor. Beni işitenlere şunu söylemek istiyorum: "Kendinizi ümitsizliğe kaptırmayın." Üstümüze çöken bela, vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucudur. İnsanlardaki bu nefret duygusu geçecektir, diktatörler ölecek ve halktan zorla aldıkları iktidar yine halkın eline geçecektir. İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük asla yok olmayacaktır.
Askerler! Sizleri aldatan, sizleri köle gibi kullanan, ne yapmanız gerektiğini, nasıl düşünmeniz gerektiğini ve nasıl ölmemiz gerektiğini söyleyen bu zalimlere asla boyun eğmeyin. Sizleri bir hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp topun ağzına sürenlere boyun eğmeyin. Kafaları ve kalpleri bir makine gibi olan bu adamlara boyun eğmeyin. Sizler birer makine değilsiniz. Sizler insansınız! Kalbiniz insanlık sevgisiyle dolup taşmaktadır! Nefret etmeyin! Yalnızca sevilmeyenler nefret eder... sevilmeyenler ve anormal olanlar!
Askerler! Kölelik uğruna savaşmayın! Özgürlük için savaşın! St Luke'un İncil'inin on yedinci bölümünde cennetin tek bir adamda ya da bir grup insanda değil tüm insanların içinde olduğu yazılıdır. Siz insanlar güçlüsünüz. Makineleri yapacak güce sahipsiniz. Mutluluğu yaratacak güç sizdedir! Bu hayatı özgür ve güzel kılacak güce sizler sahipsiniz. Bu hayatı olağanüstü bir maceraya çevirecek olan yine sizlersiniz. Öyleyse, demokrasi adına bu gücü kullanalım ve birleşelim. Yeni bir dünya için savaşalım. Herkese çalışma şansı verecek, gençlere gelecek, yaşlılara güvenlik sağlayacak bir dünya için savaşalım.
Zalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiçbir zaman da tutmayacaklar! Diktatörler kendilerini kurtarır ama halkı köle gibi kullanır. Artık dünyanın özgürlüğü için savaşalım, hırstan, nefretten ve hoşgörüsüzlükten kendimizi arındıralım. Sağduyulu bir dünya için savaşalım, bilimin ve gelişmenin bizleri mutluluğa götüreceği bir dünya için savaşalım. Askerler, demokrasi adına birleşelim!
Hannah beni duyuyor musun? Nerede olursan ol, başını kaldırıp bak! Bak, Hannah. Bulutlar dağılıyor! Güneş çıkıyor! Karanlıktan aydınlığa çıkıyoruz! Yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. İnsanların nefretten ve gaddarlıktan arındığı yepyeni bir dünyaya yaklaşıyoruz. Başını kaldırıp bak. Hannah! İnsan ruhu kanatlandı ve uçmaya başladı artık. Gökkuşağına doğru uçuyor, umut ışığına doğru uçuyor. Başını kaldırıp bir bak Hannah! Bir bak!"


Hayatımın Hikayesi / sf. 362-364

WU XIA aka. DRAGON/ Kahraman, Peter Chan, 2011, Çin (Hong-Kong), Dram, Macera, Uzakdoğu

Türkçe adı ile, Yimou Zhang'ın "Ying Xiong/ Hero" "Kahraman"ı ile karıştırılabilse de onun kadar, hatta bizce ondan da iyi bir film Wu Xia/ Kahraman. Dramatik olarak bizim Ömer Seyfettin hikayelerinde okuduğumuz, okuyabileceğimiz bir öyküye sahip film. Özellikle de kahramanının finalde ödediği diyetle Ömer Seyfettin'in "Diyet" öyküsüyle fazlasıyla benzeşiyor. Burada hemen bir anti parantez açıp; aslında Türk Sineması'nın elinde her film sonunda Shyamalan filmleri benzeri bir twist/ters köşe yapabilecekleri büyük bir kaynak olarak Ömer Seyfettin öyküleri olduğunu, ama son dönemde kimsenin bu öykülerden bir uyarlama yapmadığını da belirtelim -1975 yılında 4 öyküsünden yapılan TV filmleri dışında-. Bu açıdan bakıldığında David Fincher'ın kült filmi "Seven"ın finali de onun "Bomba" öyküsünün finaliyle aşırı benzerdir. Kendi adımıza yıllardır "Pembe İncili Kaftan"ın yeni bir uyarlamasını beklediğimizi de not olarak ekleyelim...
Kısaca filmin konusundan bahsedecek olursak; Liu Jin-xi 10 yıldır evli olduğu eşiyle birlikte ufak bir kasabada yaşamakta ve kasabadaki kağıt fabrikasında da işçi olarak çalışmaktadır. Karısı ve çocuklarıyla beraber oldukça sıradan ve birbirini tekrar eden günlerden oluşan bir yaşamı vardır bu kasabada. Ancak bu sıradan yaşamı bir sabah kağıt fabrikasına gelen iki kanunsuz tarafından bozulur. Patronunu tehdit ederek bütün parasını isteyen iki adam karşısında Liu Jin-xi önce saklanıp hiçbir şey yapmamayı seçse de, biraz seyirci kaldıktan sonra olaya müdahale eder ve sadece bir tanesine sımsıkı sarılarak iki haydutu da etkisiz hale getirir! Evet, "nasıl olur bu yahu?" diyebilirsiniz bu nokta da ama bunu düşünen tek kişi siz değilsiniz. Zira olay yerine gelen ve iki haydutun cansız bedenleriyle karşılaşan polis dedektifi de, hele bu iki hayduttan birinin aranan azılı bir kanun kaçağı olduğunu da öğrendikten sonra, teknik olarak Liu Jin-xi'nin bu adamı etkisiz hale getirmesinin imkansız olduğunu düşünür. Böylece dedektif, Liu Jin-xi'nin gerçekte kim olduğunu açığa çıkarmak için onun geçmişini araştırmaya başlar. Ancak dedektif araştırmasını derinleştirdikçe bu mazbut aile babasının geçmişinin hiç de öyle parlak olmadığını keşfedecek, hatta hiç ummadığı yerlere varacaktır bu merakın sonu.
Yimou Zhang'ın "Kahraman"ında gördüğümüz o görkemli (uzakdoğu) dövüş sahneleri çok fazla yer kaplamasa da filmde, dramatik yapısıyla daha fazla öne çıkıyor; filmin Çin menşeini göz önünde bulundurup bu açıdan yaklaşanları biraz hayal kırıklığına uğratabilir Wu Xia. Ancak filmin başlarında geniş bir yer kaplayan Liu Jin-xi'nin "sadece birine sarılarak"  iki haydutu etkisiz hale getirme sahnesi ve hemen ardından polis dedektifinin etraftaki ayak izleri ve tahribattan yola çıkarak kendi iç sesi eşliğinde Liu Jin-xi'nin bu işi nasıl yaptığını çözümlediği sahneler insanı yeterince tatmin ediyor. Geri dönüşlerle tekrar izlediğimiz ve mücadeleninin detaylarının gösterildiği bu anlarda polis dedektifimiz, Liu Jin-xi'nin hayduta sadece sarılmadığını veya haydutun onu sadece oradan oraya fırlatmadığını, tüm olayın Liu Jin-xi'nin kontrolünde gerçekleştiğini düşünerek, buradan onun çok ileri teknikleri bilen bir kung-fu ustası olabileceği sonucuna varır. Her ne kadar düşüncesinde haklı olsa da bilmediği başka şeyler de vardır.
"Kahraman/Wu Xia" dramatik yapı içerisinde özellikle repliklere de en az uzakdoğu dövüş sanatlarına verdiği önemi vererek bize muhteşem bir seyir imkanı sunuyor. Başlardaki kurgusal oyunlar ile aklımızı ve film boyunca çalan müzikleri ile de kulaklarımızın pasını silerken sonunda kalbimizi fethetmiş bir eser olarak arşivimizdeki seçkin yerini alıyor...

“…insan dediğimiz şey, etten ve kemikten oluşan bir canlıdır. İyi biri mi? İyi veya kötü olmaya psikolojimiz karar verir." Liu Jin-xi

“Kimsenin gerçek anlamdan özgür iradesi yoktur. Kimsenin günahı olmadığında hepimiz onun günahını paylaşırız. Hepimiz suç ortaklarıyız,” Liu Jin-xi

FİLMSEL KAVRAMLAR: "Zamanda Yolculuğun Felsefesi" (Donnie Darko, Richard Kelly, ABD, 2001)

ZAMANDA YOLCULUĞUN FELSEFESİ 

 (Zaman Üzerine Saçma Sapan Bir Deneme)

Donnie Darko’ya
Zamanda yolculuk nedir?
Nasıl yapılır?
Hangi zamana gideceğimizi nasıl belirleyeceğiz?
Kimler zaman yolcusu olabilir?
Zaman ya da yapısı değiştirilebilir mi?
Yaşanılan olaylar değişir veya değiştirilebilir mi?



Buradaki şemada görüldüğü gibi, zamanı başı ve sonu olmayan düz bir hat olarak kabul eder ve zamanda “şimdi”den geçmişe doğru geriye gidersek, düz bir hat olan zaman bizim kendi zamanımızı terk ettiğimiz anda da ilerlemeye devam etmektedir. Dolayısıyla bizim terk ettiğimiz zaman olan “şimdi”miz biz onu terk ettiğimiz andan itibaren “geçmiş” olmaktadır. Ancak, ‘şimdi’mizi terk edip ‘geçmiş’e doğru yaptığımız yolculukta vardığımız nokta bizim ‘şimdi’miz olmaktadır. Dolayısıyla zamanda terk ettiğimiz ‘şimdi’ geriye doğru yolculuktan sonra ‘geleceğimiz’ olacaktır. Bu durumda da bizim geleceği bilme yeteneğimiz doğacaktır. Ancak burada biz gelecekten gelen konumunda olduğumuz için, aslında zaten yaşanmış olan geleceği ilmemiz normaldir; çünkü biz, bize göre geçmişi bilmekteyizdir. Ama unuttuğumuz bir şey vardır ki, o da bu teorinin “öznel zaman”a göre düşünüldüğüdür. Yani burada sadece zaman yolcusunun “kendi zamanı” göz önünde bulundurulmaktadır; oysa geride bırakılan dünyanın, evrenin ve insanlarında nesnel bir zamanı vardır. Şekilde de görüldüğü gibi yolcu zamanını terk ettikten sonra da, bıraktığı zaman akmaya devam edecektir. Çünkü tüm insanların, dünyanın ve hatta evrenin zamanını değiştirmek, onları ileri ya da geri almak imkansızdır. Bu dünyanın evrendeki konumunu değiştirmek, evrenin yapısını değiştirmek (o zamana kadar nova, süpernova, yıldız kayması vs. gibi evrensel olayları geri almak), ölü insanları diriltmek, tabiat olaylarını değiştirmek anlamına gelmektedir. Kısaca bu ‘Tanrısal bir güç’ gerektirmektedir. Bu nedenle geriye giden zaman yolcusu gittiği zaman için geleceği bilecektir, ama bu hiç bir şeyi değiştirmeyecektir; bir kelebeği rahatça öldürebilir ya da kendisi doğmadan önce babasını da öldürebilir, çünkü bunlar akmakta olan “reel gelecek” için zaten yaşanmış olgulardır ve onun için bir tehlike oluşturmamaktadırlar. Aslında yolcu için tam olarak geleceği biliyor diyemeyiz; çünkü gelecek onun için ‘bıraktığı zaman-geldiği zaman’ arasındaki ‘zaman dilimi’dir; ama geldiği zamanda gelecek sonsuzdur, sınırı yoktur. Başka bir deyişle, yolcu kendi zamanını bıraktıktan sonra da zaman aktığı için o ayrıldığı tarihten sonrasını bilemeyecektir; sadece geldiği zamanda bir kahin gibi 100, 200, 300 yıllık bir zaman dilimi için gelecekten haberler verecek ve bir kahin muamelesi görecektir o kadar. Sonuçta ‘kaderde’ –zamanda gerçekleşecek olanı- yazılı olanı değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. 


 Buradaki şemada zaman, başı olmayan ama sonu olan (şimdi) düz bir hat şeklindedir. Burada zamanın sonunu, bizim geçmişe yapacağımız yolculukta zamanı terk edeceğimiz an (şimdi) belirlemektedir. Biz, şimdiyi terk ettiğimiz anda zamanı bitirmekte ve geçmişte ulaştığımız noktada onu tekrar başlatmaktayız. Bu da terk ettiğimiz zamana alternatif olarak yeni bir zaman başlatmaktadır.Ancak burada yeni bir zaman başlattığımız için ayrıldığımız şimdi ile vardığımız şimdi arasındaki zaman diliminde gerçekleşen olayları bilemiyoruz. Çünkü kendimize yeni bir gelecek hazırlamış oluyoruz (ama biz bunun farkına ne zaman varırız onu bilemiyorum). Ne var ki böyle bir yolculukta tüm zamanın yapısını değiştirmemiz söz konusu olmaktadır, bu da ayrı bir ‘tanrısallık’ ya da ‘bilim-teknoloji’ anlamına gelmektedir. 

 


Buradaki şemada da zaman başı ve sonu olmayan bir hat şeklindedir. Burada şimdiden yola çıkıp geçmişe gideriz, ama şuna dikkat edin, biz şimdiden ayrıldığımızda zaman hala ileri doğru akışını sürdürmektedir yani şimdi geleceğe doğru akmaktadır. Fakat geçmişte vardığımız noktada, terk ettiğimiz zamana paralel yeni bir zaman akışı oluşmuştur artık. Buradan itibaren, hiçbir fikrimizin olmadığı yeni bir gelecek bizi beklemektedir. Biz zamanda yolculuk yaparak zaten zamanın işleyişine müdahalede bulunmuş ve onun yapısını bozmuş oluyoruz. Ancak bu bozulma öznel olarak gerçekleşmektedir; biz nesnel ‘şimdi’mizi terk ettikten sonra aslında o şimdi ilerlemeye (zamanda akmaya) devam etmektedir. Ayrıldığımız şimdide yaşayanlar sadece bizim bir yolculuğa çıktığımızı görecekler, ama yaşamlarına devam edeceklerdir. Oysa biz geçmişe gidip kendi öznel şimdimizde yaşayacağız, nesnel şimdiden kopmuş olacağız. Dolayısıyla zamanda yolculuk sırasında yaşayacağımız zaman ya kurgusal bir zaman olacak, ya da geçmişte gittiğimiz anda bir hayalet (gibi) olacağız. Dönüş yolculuğumuzu ise ilerlemiş olan şimdiye yapacağız, ama gelip ayrıldığımız zaman hala kendi hattında ilerlemeye devam edecektir. Böylece kendi zamanımıza paralel yeni bir zaman yaratmış olacağız.

Burada ortaya attığımız üç teorinin sonunda önemli bir sonuçla karşılaşıyoruz: Biz zaman yolculuğundan sonra hangi zamana döneceğiz? Zamanda yolculuğun bir sonucu olarak gelecekte yani ayrıldığımız zamanda da değişiklikler olacak mı? Yani bir “kelebek etkisi” söz konusu mu? Daha da ötesi, zamanda hiç tahmin edemeyeceğimiz daha büyük tahripler yapmış olmamız söz konusu olabilir mi (paralel yeni zaman akışı gibi)?

Einstein’ın rölativite kuramına göre zamanda yolculuk teorik olarak mümkündür. Buna göre ışık hızında hareket eden bir kişi ya da nesne zamanda yolculuk edebilir. Ama bu aslında tam bir ‘zaman yolculuğu’ değildir. Çünkü burada yolculuk ‘yolcunun’ ve geride kalanların hızıyla ilgili bir konudur. Bizim zaman içinde on yılda aldığımız yolu ‘yolcu’ ışık hızında bir çırpıda almaktadır, üstelik zamanın bizim üzerimizde oluşturduğu yıpranmalara maruz kalmadan. Biz on yıl yaşlanırken, o daha yola çıktığı günkü haliyle karşımıza çıkacaktır on yıl sonra. Ayrıca bu yolculuk sadece ‘ileri’ yani ‘geleceğe’ doğru gerçekleşmektedir, geri dönüşü yoktur (aslında ışık hızının üzerine çıkıldığı takdirde zamanın ters işleyeceği yönünde bir söylenti de vardır, ama biz daha ışık hızına çıkamamışken onu aşmayı düşünmek eni konu abesle iştigal olacağı için burada sözünü bile etmiyoruz, belki ilerde). Aslında burada zamanda yolculuğu sağlayan ışığın zamandan daha hızlı hareket etmesidir. Bunu kısaca şöyle açıklayabiliriz: Odanıza girdiniz, ve ışığı açtınız. Siz daha elinizi anahtardan ayırmadan ışık her yeri dolduracaktır. Işık sizden çok daha hızlıdır, öyle ki düşüncenizden bile hızlıdır, siz başka bir şey düşünmeden her yer ışıkla dolmuştur. Sizden, düşüncenizden ve zamandan çok daha hızlıdır ışık. İsterseniz anahtara bastığınız anda ışıktan önce odanın diğer ucuna gitmeyi deneyebilirsiniz, ama bunu asla başaramazsınız. Yeryüzünde bunu başarabilen yegane ‘şey’ takyon denen atomaltı parçacıklardır. Teorik olarak bu parçacıklar ışık hızında hareket etmektedirler ve bu nedenle gözlemlenememektedirler. Çünkü ışık hızında hareket ettiklerinden dolayı aynı ‘anda’ hem ‘şimdide’ hem de ‘gelecekte’ bulunmaktadırlar ve bu da onları gözlemlemeyi zorlaştırmaktadır.
Aslında düşünürseniz, insanoğlu da aynı anda hem şimdide hem de gelecekte hem de geçmişte bulunabilmektedir: ‘Yaşadığımız şimdi, aslında bir an öncesinin geleceği ve aynı zamanda da bir an sonrasının geçmişidir’. Bu noktada Einstein’ın “Geçmiş ve gelecek yoktur, sonsuz bir şimdi vardır” sözü de gerçeklenmektedir.  
********
Donnie Darko'da adı geçen The Philosophy of Time Travel kitabının içeriğine buradan ulaşabilirsiniz.
Ayrıca konuyla ilgili olarak Semih Bedir'in "Donnie Darko ve Zamanda Yolculuk" yazısını da okumanızı öneririz.

KISA KISA: Film Üstü Notlar

Yeni bir başlık olarak oluşturduğumuz "Kısa Kısa" başlığı altında farklı konularla veya alt başlıklarla size gene filmler hakkında bilgi vermeye devam edeceğiz. Ancak bu başlıklarda amacımız bir tane değil, ortak noktaları olan birden fazla filmden bahsetmek olacak. Bunlar diğer başlıklarımız gibi fazla detaylı olmayacaklar ve sadece size bilgi vermek amacını taşıyacaklar. Bugünkü "Kısa Kısa" başlığının konusu "Film Üstü Notlar". Film Üstü Notlar'da, bizim filmleri seyrettikten hemen sonra veya seyrederken aldığımız notları sizlerle paylaşacağız.

The Adjustment Bureau/ Kader Ajanları, George Nolfi, 2011, USA, Bilim-Kurgu 


"Özgür iradenin bir lütuf olduğunun farkına varanlar, uğruna savaşmadıkları sürece bunu nasıl kullanacaklarını asla bilemeyecekler. Bence Başkan'ın asıl planı bu."  
                                                                                                       The Adjustment Bureau/ Kader Ajanları

Yukarıdaki cümle adı geçen filmden bir alıntı ve son cümlede "başkan" diye anılan kişi de aslında bizatihi tanrının kendisi. Her seferinde dünyayı yıkımın ve yok olmanın eşiğine getiren insanoğlunun bu hırsına ket vurmak için, tanrı yeryüzünde "kader planını" uygulayacak bir istihbarat örgütü oluşturuyor. Onlar yeri geldikçe, tıpkı DarkCity'deki uzaylıların yaptığı gibi, zamanı durdurarak insanların kişiliğinde, beyninde değişiklikler yapıyorlar; gerekirse onları resetliyorlar. Rastlantı dediğimiz ufak olayların gerçekleşmesini sağlayarak, kaderleri yönlendiriyorlar.
Tahmin edileceği gibi uçmuş ve ermiş bilim-kurgu yazarı Philip K. Dick'in bir öyküsünden uyarlama film. Seyretmeye ve üzerinde düşünmeye değer...

"Sen özgür iradeye sahip değilsin, sen özgür iradenin görüntüsüsün sadece."
    
                              
                             

Cafe De Flore/ Ruh Eşim, Jean-Marc Vallee, 2011, Kanada, Fransa, Romantik, Dram

Eğer eş-ruhlara veya ruh ikizlerine inanıyor ve onu arıyorsanız, sevginin aslında nasıl bir şey olduğunu görmek istiyorsanız "Cafe de Flore/Ruh Eşim" mutlaka seyretmeniz gereken bir film. Zaman örgüsü çizgisel seyretmiyor ve üç ayrı zamanda, iki farklı ailenin yaşamından bize kesitler sunup yaşadıklarını anlatırken siz bütün bunların nasıl birbirine bağlanacağını düşünüyorsunuz. Ama sonunda film muhteşem bir açıklama, halk diliyle olayı (zamanları, insanları) bağlama, sunuyor size...

Red Lights/ Medyum, Rodrigo Cortes, 2012, İspanya, ABD, Dram, Gizem

Prestij, Sihirbaz/TheIllusionist ve "Sihirbazlar Çetesi/Now You See Me" gibi sihirbaz veya sihirbazların bir numarayı nasıl yaptıklarına odaklı filmlerden biri olarak, RedLights/Medyum da bu türdeki filmler arasındaki yerini alıyor. Ancak ne Sihirbazlar Çetesi ve Sihirbaz ne de Medyum, Prestij kadar etkili bir senaryoya sahip olmasalar da Medyum, diğer iki filmden daha etkileyici bir senaryo ve finale sahip bir film olarak karşımıza çıkıyor. Medyumların düzenbazlıklarını nasıl yaptıklarını araştıran bir grup fizikçinin, dünyaca ünlü bir medyumun gizli yüzünü ortaya çıkarmaya çalışmasını anlatan Medyum, içindeki sırrı sonuna kadar saklamayı başaran bir film. Hatta biz bir sürpriz beklerken o bize iki tane birden sunuyor. Ancak özellikle medyumun sırrı konusunda Prestij'e fazlasıyla benziyor. Yine de diğer üç film gibi izlenebilir, güzel bir film olmuş..

Safety not Guaranteed/ Zaman Yolcuları, Colin Trevorrow, 2012, ABD, Dram, Gizem, Bilim-Kurgu


Safety Not Guaranteed/ Zaman Yolcuları, zamanda yolculuksuz bir zamanda yolculuk filmi. Zamanda yolculuktan çok, bunu yapmayı düşünen ve kendisine bu yolculukta eşlik edecek bir partner bulmak için gazeteye ilan veren kahramanın etrafında dönen bir film. Son sahnesine kadar zamanda yolculuğun bilim-kurgusal cevherini derinlerinde saklayan ve bize bu konuda hiçbir ipucu vermeyen bir film. Bu açıdan K-Pax'in "uzaylı" olduğunu söyleyen kahramanını andırıyor, daha önce de bir kere zamanda yolculuk yaptığını söyleyen zaman yolcumuz. Ancak, sade bir film olarak başlayan ve finale kadar da öyle devam eden anlatımın finalde yerini bıraktığı o bilim-kurgu patlamasının bizi ayrıca etkilediğini de belirtelim.

Die Vermessung Der Welt/ Dünyanın Ölçümü, Detlev Buck, 2012, Almanya, Dram, Tarihsel

Arkeologlar veya arkeolojiyle uzaktan yakından ilgisi olan arkadaşlar bilirler, Almanlar'ın "Alexander von Humboldt Vakfı" diye bir vakfı ve bu vakıf tarafından verilen "Humboldt Araştırma Bursu" vardır. İşte eğer bu Alexander von Humboldt kimdir diye merak ederseniz eğer, artık onun ve çağdaşı Alman matematikçi Carl Friedrich Gauss'un hayatını anlatan ve bence harika bir film var: Die Vermessung der Welt/ Dünya'nın Ölçümü. Daniel Kehlmann'ın, Türkçe'ye de #CanYayınları tarafından kazandırılmış olan aynı isimli kitabından uyarlanan film, biri dünyayı gezerek (von Humboldt) diğeri de oturduğu yerden (Friedrich Gauss) dünyayı ölçen iki bilim adamının hayatlarını birbirine paralel olarak anlatıyor. Aslında ikisini de kısaca özetlemek gerekirse Humboldt, Atlantik Okyanusu'nun iki kıyısında yer alan kara parçalarının (özellikle Güney Amerika ve Afrika'nın) bir zamanlar birleşik olduğunu ilk öne süren kişi; Gauss ise oluşturduğu kuram ve yaptığı matematiksel keşiflerle Einstein'ın Genel Görelilik Kuramı'nın doğumunu mümkün kılan kişi demek yeterli olacaktır...
Ayrıca burada Gauss üniversite öğrencisi arkadaşlar için de ayrıca önemli bir kişidir çünkü kendisi "çan eğrisi" nin yaratıcısıdır.
Bence film mutlaka görülmeli. Kendine has ince bir espiri de içeren film, konu bir yana, dekor ve kostümleri ve görselliği ile bile seyredilmeyi hak ediyor. Tabii kitabını da alıp okumak gerekir bence. Çünkü daima kitap filmden daha iyidir...


Hideaways aka. The Last Son/ Gizemli Güç, Agnes Merlet, 2011, İrlanda, Dram, Gizem, Fantastik

90'ların kült klasiklerinden "Powder/ Pudra"yı fazlasıyla anımsatan ve onun gibi hoş, naif ve kendi halinde bir film Hideaways/Gizemli Güç. James Furlong isimli bir gencin aileden gelen lanetinin aşk sayesinde nasıl bir mucizeye dönüştüğünü anlatıyor ve bunu yaparken de oldukça sade davranıyor film. Fantastik-romantik olarak da sınıflandırılabilecek olan film, en fantastik anlarında bile bu sadeliği elinden bırakmıyor. Yine bu fantastik "gizemli güç" yönüyle "Tuck Everlasting/Ölümsüz Aile" filmiyle de akrabalık bağları taşıyor. Bu tür sade filmlerden hoşlananlar için kaçırılmayacak bir örnek Hideaways/ Gizemli Güç. Üstelik film, yine "iyi film iyi müzik demektir" denklemini doğrular nitelikte bir soundtrack'e sahip. Özellikle Bless (Bénédicte Pardijon)'in söylediği "With Love and Faith"i dinlemenizi öneririz.

GELECEK PROGRAM: 2014'ün Sinema Filmleri Seçkisi

Gireli henüz bir hafta olmasına karşın, önümüzde bizi bekleyen yıla baktığımızda oldukça hareketli filmlerin (özellikle bilim-kurgu açısından) ve özlediğimiz yönetmenlerin bizi beklediğini görüyoruz. Buradan bakınca sanki çok uzunmuş gibi görünen, ama sonuna geldiğimizde "ne kadar da çabuk geçti koskaca yıl" dediğimiz bu süreçte bizi bekleyen filmleri sizlere gösterelim istedik. Belki böylece kendinizin sinema takvimini oluşturmanızda da bir nebze yardımımız dokunur. Diğer taraftan filmlerin fragmanlarına baktığımızda neredeyse hepsinin mükemmel, seyredilesi filmler olduğu hissine kapılıyoruz. Ancak unutmamak gerekir ki fragmanlar tam da bu neden ve amaçla yapılır: Film başlamadan önce seyirciyi çalmak! Film her zaman fragmandaki gibi olmayabilir. Tabii biz burada size ufak bir seçki sunuyoruz, ancak kişisel olarak beklediğimiz, takip ettiğimiz filmleri de filmin başlığı yanına koyduğumuz üç yıldızla ayrıca belirttik -yani bu yıldızlar başka bir şeyin belirtisi değildir-, sizlere kişisel seçkimizi de gösterebilmek içindir...

Edge Of Tomorrow/ Yarının Sınırında, Doug Liman, ABD, Bilim-Kurgu


Yakın bir gelecekte uzaylıların dünyaya saldırmasıyla birlikte insanlar ve uzaylılar arasında bir savaş başlar. Bu sırada o zamana kadar hiç bir savaşa katılmamış olan William Cage'in (Tom Cruise) ilk görevi intihar görevidir. Bu saldırı sırasında hayatını kaybettikten sonra tekrar hayata geri döner. Bunun nasıl olduğunu anlayamadan, savaş sırasında öldüğünü gördüğü Rita Vrataski'nin de yaşama geri döndüğünü görür. Bu olayları anlamaya çalıştığı sırada Özel Kuvetlerde göre yapan Rita onu eğitmeye başlar... 


 

Interstellar, Christopher Nolan, ABD, Bilim-Kurgu ***


Filmde bir grup bilim adamının bir solucan deliğinden geçip boyut değiştirerek yıldızlar arası yolculuk yapması anlatılmakta. Yönetmeni Christopher Nolan'sa bir filmin, gerisi teferruattır...

 

Jupiter Ascending/ Jüpiter Yükseliyor, Wachowski Kardeşler, ABD, Bilim-Kurgu ***


İnsanlığın bu dünyada tek olduğunu düşündüğü bir zamanda, kendi halindeki genç bir kız, Evrenin Kraliçesi tarafından suikaste gitmek üzeredir. Ancak dünya dışından başka birisi onu kurtarır. Ve Evrenin Kraliçesi'nin hükümdarlığını sona erdirmesi için o kıza ihtiyacı vardır. 

 

I, Frankenstein/ Frankenstein: Ölümsüzlerin Savaşı, Stuart Beattie, Avustralya, Macera, Fantastik


Orjinal hikayeden biraz farklı olarak bu filmde Frankenstein, parçaları birleştirilmiş özel bir detektif olarak karşımıza çıkıyor. Doğaüstü yaratıklar Dünya'yı ele geçirmek isteyince, eşi benzeri görülmemiş bir kahraman olarak Adam Frankenstein insanoğlunun yardımına koşuyor...

 

 Transcendence, Wally Pfister, İngiltere, Bilim-Kurgu ***


Bilim adamı Will, istedikleri teknolojik yardımı yapmadığı için bir terörist grubun saldırısına uğrar ve cinayete kurban gider. Kendisi gibi bilim adamı olan eşi Evelyn, Will'in beynini gelişmiş bir süperbilgisayara entegre eder. Will'in bedeni ölmüştür ama beyni eşiyle yeniden iletişime geçer. Dahası Will, bağlı olduğu bilgisayardan internet aracılığı ile tüm dünyayı yaklaşan terörist tehlikeye karşı uyarmaya başlar. Fakat terörist grup Will'in hala hayatta olduğunu fark edince, super-bilgisayarı yok etmek için harekete geçerler. 
Başrolde Johnny Depp olur da o film kötü mü olur? Kaldı ki konusu bile izlemeye yeter bir sebep... 

 

Welcome to Yesterday, Dean Israelite, ABD, Bilim-Kurgu, Macera


Bir gurup genç zaman makinasının planlarını keşfederler. Planlar üzerinden zaman makinasını yaratarak, yaptıkları hataları düzeltmeye başlarlar ancak bilmedikleri şey, her değiştirdikleri bir olayın başka bir olayı da değiştirmesidir. Bunun da elbet kaçınılmaz sonuçları olacaktır...

 

Noah/ Yüce Nuh, Darren Aronofsky, ABD, Dram, Macera, Fantastik ***


Dünyanın sonuna dair rüyalar ve hayaller gören Nuh, rüyalarında kendisine verilen ölçülerde bir gemi yaparak ailesini bu sondan kurtarmaya çalışır. Bildiğimiz Nuh öyküsü yönetmen Aronofsky'nin ellerinde ve hayal gücünde nelere dönüşmüş hep beraber göreceğiz. 


Earth to Echo, Dave Green, ABD, Bilim-Kurgu, Macera


Genç bir arkadaş grubu cep telefonları üzerinden şifreli mesajlar almaya başlarlar. Onlar bu şifrelerin ardındaki inanılmaz anlamı keşfetmek için inanılmaz bir maceraya atılacaklardır. Çok geçmeden de bu şifrelerin aslında başka bir dünyadaki yardıma muhtaç, gizemli bir yaratıktan geldiğini anlayacaklardır. 


The Amazing Spiderman-2/ İnanılmaz Örümcek Adam-2, Marc Webb, ABD, Macera, Fantastik, Marvel ***


Peter Parker'ın hayatı oldukça yoğun bu filmde. Bir yandan Örümcek Adam olarak kötü adamları yakalıyor diğer yandan ise aşkı Gwen'le vakit geçiriyordur. Peter, Gwen'ın babasına kızından uzak durarak onu koruyacağına dair verdiği sözü de unutmamıştır. Fakat bu tutmakta zorlandığı bir sözdür. Kötücül Electro'nun ortaya çıkması, eski arkadaşı Harry Osborn'un geri dönüşü ve Peter'ın geçmişine dair yeni ipuçlarının ortaya çıkması Örümcek Adam'ın hayatını değiştirecektir. 


Dawn of the Planet of the Apes/ Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti, Matt Reeves, ABD, Macera, Bilim-Kurgu, Dram ***

Cesar ve arkadaşları San Francisco'da çok büyük bir panik yaratmışlardır. Ayrıca ALZ-113 virüsünü yavaş yavaş tüm dünyaya yayılmaktadır. Serinin ikinci filminde Maymunları Cehenneminin şafağına tanık  olacağız. Virüsten kurtulan insanlar ve Cesar öncülüğündeki maymunlar, kaos ve ölümün hakim olduğu dünyada hayatta kalmaya çalışacaklar. 


UPSIDE DOWN/ Tepetaklak, Juan Solanas, Kanada-Fransa, 2012, Bilim-Kurgu, Aşk

“Evren. Harikalarla dolu dünya. Saatlerce uzanıp gökyüzünü izleyebilirim. Ne kadar çok yıldız, ne kadar çok gizem ama tek bir özel yıldız var. Ona bakarken özel bir insan aklıma geliyor. Size hikayemi anlatacağım. Zamanın başlangıcındaki karmaşadan ortaya bir olay çıktı. Evrenin en büyük gizemlerinden biri. Biliyor musunuz ben de bu inanılmaz yerlerde büyüdüm. Bizim güneş sistemimizi benzersiz yapan şey ikili yerçekimine ait olması. İkiz gezegenler tek güneşin etrafında dönüyorlar, fakat her biri kendi yer çekimine sahip. Bizim dünyamızda yukarı düşmek ve aşağı tırmanmak mümkün. Fakat benim hikayem aşk hakkında. Derler ki, aşıklar doğarken ikiye ayrılan bir ruhtur. Ve bu iki parça her zaman birbirini bulmaya çalışır. Hikayemi anlamak için, çift yer çekiminin üç kanununu öğrenmeniz gerekli. Bütün maddeler, her parça ait olduğu dünyanın yer çekim kuvvetine bağlıdır. Herhangi bir nesnenin çekimi diğer dünyadan gelen nesne ile dengelenebilir. Karşı etki. Ama sorun şu ki karşı madde ile temas ettikten bir kaç saat sonra nesne ısınıp yanmaya başlıyor. Bu kanunlar evrenin kendisi kadar eskiler. Onlar değişmez ve istinasız. Çekim gücü. Onun yenilmez olduğunu söylüyorlar. Ben ise buna katılmıyorum. Ya aşk, yer çekiminden daha güçlü ise? Benim hikayem, iki dünya arasındaki herhangi bir temasın son derece tehlikeli ve yasak olduğu o karanlık zamanlarda başladı. Üst Dünya zengin ve gelişmişti. Biz ise Alt Dünya'da yaşayanlar, hayati tehlikesi olsa da evlerimizi ısıtmak için karşı dünyanın maddelerini çalmak zorundaydık. Dünyalar arasındaki bağlantıyı kurma yetkisi sadece Transworld'e aitti. Üst Dünya'nın devasa şirketi. Şirket bizim petrolümüzü bedava almak ve elektriği imkanlarımızın el vermediği ücrete satmak amacıyla kuruldu.”

Bizim evrenimizde geçmeyen "bir başka dünya" hikayesi "Upside Down/ Tepetaklak". Kaostan ortaya çıkan bir kozmik (kelimenin Yunanca kökü "cosmos", süs demektir bunu da ekleyelim hemen) olayın sonucu olarak, iki farklı gezegen birbirlerinin çekim gücü altında karşılıklı dengede durmaktadırlar. Birbirlerine teğet oldukları noktada öyle birbirlerine yakındırlar ki karşılıklı iki dağın zirvesindeki insanlar bağırarak anlaşabilmektedirler. Kahramanlarımız Adam ve Eden de daha birer çocukken bu şekilde tanışırlar ve birbirlerine aşık olurlar. Ancak Üst Dünya ve Alt Dünya olarak adlandırılan bu iki dünya arasında sınıfsal bir ayrım vardır ve Alt ve Üst Dünya insanlarının birbirlerinin dünyalarına geçmesi yasaktır. Fiziki olarak da iki dünyanın çekim gücü nedeniyle bu pek mümkün olmamaktadır zaten. Çünkü karşı dünyadan biri diğer dünyaya geçtiğinde bile kendi dünyasının çekim gücü etkisi altında olmaktadır. Yani eğer bir yere tutunmazsa kendi dünyasına, "yukarı" doğru düşmektedir.  Dünyaların isimlendirilişinden de anlaşılacağı gibi, Üst Dünya Transworld isimli şirket aracılığıyla Alt Dünya'yı sömürmektedir. Üst Dünya'dakiler daha gelişmiş/modern ve sosyal bir yaşama sahipken, alt dünyadakiler tamamen onların artıklarıyla beslenen, geri kalmış, varoş bir dünyada yaşamaktadırlar. Özellikle petrol yatakları nedeniyle Alt Dünya'ya mecbur olan Üst Dünya, petrolü çıkarma, işleme ve satma hakkını Transworld ile kendi elinde tutmakta ve bundan elde ettiği elektriği de Alt Dünya'ya fahiş fiyatlara satmaktadır. Bir çeşit "kapitalist fırsatlar dünyası"dır Üst Dünya. Alttakiler de iş gücü sağladıkları sürece, öyle pek de umurlarında değillerdir. Ailesini de daha küçükken Transworld'ün petrol rafinerisindeki sızıntıda kaybeden Adam'la Eden'in ergenlik çağlarına kadar, kah Üst Dünya'da kah Alt Dünya'da beraber yaptıkları kaçamaklarla yaşadıkları aşkları bir gün Üst Dünya'dan olan Eden'in Alt Dünya'ya geçtiğinin anlaşılmasıyla yaşanan kovalamaca sonunda Eden'in Üst Dünya'ya düşerek başından yaralanmasıyla biter...O andan sonra bir daha Eden'den haber alamayan Adam, düşme sonucu ölmüş olabileceğini düşünse de ona olan aşkı hala devam etmektedir. Bu arada Alt Dünya'daki bir harap laboratuvarda kırışık giderici anti-çekim kremi (tahmin edersiniz, aynı krem karşı dünyada da yürümeyi/yaşamayı kolaylaştıracaktır) üzerinde çalışan ve deneyler yapan Adam, bir gün televizyonda Transworld'ün Alt Dünya'dakilere "Bizimle çalışın" diyen reklemında bir Transworld çalışanı olan Eden'i görür. Adam'ın elindeki gençleştirici krem taslağını kullanmak isteyen Transworld şirketi, Eden'e ulaşmak için şirketteki işe başvuran Adam'ı hemen işe alır. Bundan sonrası Adam'ın türlü yollarla Eden'e ulaşmaya çalışıp, ona kim olduğunu anlatması üzerine gelişir film. "Kim olduğunu anlatması" diyoruz çünkü baştaki düşme sonucu başından yaralanan Eden geçmişi hatırlamamaktadır, dolayısıyla Adam'ı da!
"Upside Down/ Tepetaklak" bir aşk filmi gibi başlayıp, öyle devam edip öyle bitse de, aslında arka fonda Transworld ve iki dünya gibi çok sağlam bir anti-ütopya yaratacak bilim-kurgusal fikri yeterince geliştiremiyor. Filmin afişinde de, iki dünyayı birleştiren yapı olarak gördüğümüz Transworld şirketi, bir muamma olarak başlayıp muamma olarak bitiyor. Hatta Adam'ın ve kreminin peşini bırakmalarının nedeni sadece tek bir cümleyle geçiştiriliyor. Yönetmenin tercihi olarak filmde bilim-kurgudan çok iki insanın aşkı öne çıkarılıyor ve işin bilim-kurgu kısmı filmin başında (ki bu kısmı biz deyazının başında verdik) ve sonunda anlatıcının ağzından veriliyor. Transworld'e ne olduğu gene muamma olarak kalıyor. Yine de filmde mükemmel bir "Alt ve Üst Dünya" atmosferi yaratıldığını da belirtelim. Hatta seyrederken beyninizin algısını değiştiren ve filme olan konsantrasyonunuzu bozan, başınızı döndüren başaşağı çekimler filme bir hayli hakim (sırf bu baş dönmesi yüzünden, filmi seyrederken 107 ekran LED TV'den bilgisayar ekrenına geçtiğimizi ekleyelim bu noktada!!!). Özellikle Alt ve Üst Dünya'yı beraber gördüğümüz sahnelerde altta düz, yukarıda ise ters duran eşya, insanlar ve doğa ile iki dünya arasındaki fark ve sınır, ekranda doğal bir yatay çizgi oluşturacak şekilde belirtilmiş. Bu açıdan baktığımızda filmin çok iyi görüntülere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki genel olarak baktığımızda, aşk hikayesine verilen ağırlığın altında kaybolmuş güzel bir fikre sahip bir bilim-kurgu olarak çıkıyor karşımıza "Upside WDown"...

 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger