Latest Movie :
Recent Movies

GELECEK PROGRAM: EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR/ Ecumenopolis: City Without Limits, İmre Azem, 2011, Türkiye-Almanya, Belgesel


2011 yapımı olmasına rağmen, 4 Mayıs 2012 tarihinde gösterime girecek bir belgesel var karşımızda. Açıkçası birkaç gün öncesine kadar benim de haberim yoktu ve aldığı bunca ödüle rağmen (henüz) çok da bilinen bir eser değil. Aslında neden bir yıldır duymadığımızı bu belgeseli hem trailer hem de fragmanda geçen üç-beş cümleden anlamak mümkün: "Dünya bankası dedi ki bize: Siz en az bir kentinizi ya da iki kentinizi metropolleştireceksiniz." (metropolleştireceksiniz, yani parayı oraya akıtıp heryeri betonarme binalarla çevireceksiniz, yollar ve köprülerle kuşatacaksınız, nüfusunuzun %20'sini bu şehirlere yığacaksınız ve bu nüfusta da arasında uçurumlar olan sınıf farkları yaratacaksınız, en alttaki en üsttekine imrenerek bakacak, en üstteki de en alttakine iğrenerek bakacak), "TOKİ kentleri sınıfsal olarak ayrıştırıyor." (yani TOKİ bir yanda dar gelirli için konut yaparken, bir yanda da yüksek gelirli için yüzme havuzlu, lüks daireler yapacak, ki bunu yapıyorlar zaten). Yapyıkları bir başka şey de yol ve köprüler, çünkü (yine trailer'dan bir alıntıyla) "Bir yere yol götürürseniz o yol oraya yerleşmeyi çağırır." (yerleşmeyi çağırır yani o yol ve köprülerin etrefında düzensiz bir kentleşme/yerleşme oluşmaya başlar). Bilin bakalım bu tanımlar size hangi şehrimizi anımsatacak? Elbette, İstanbul. İstanbul'un neden ve nasıl, hangi amaçlarla düzensizleştirildiğini anlatan bir belgesel Ekümenopolis ve bunu yaparken de sayısız yere dokunuyor. Bu kadar geç gösterime girmesine şaşmamalı, hatta gösterime girebilmesine şaşmalı; am burası Türkiye, o tarihe kadar çok şey değişebilir! Ve herkes bu belgeseli görsün, izlesin ve izletsin diye de, kör gözüne parmağım misali afişini en büyük boydan veriyoruz.



"1980’lerde dünya ekonomisinde yaşanan neoliberal değişim ve buna paralel olarak hız kazanan küreselleşme süreci, bütün dünya kentlerinde köklü bir değişimi beraberinde getirdi. Finans merkezli bu yeni ekonomik yapılanmanın kentsel alanları bir sermaye üretim aracı olarak görmesi sonucu gelişmekte olan ülkelerin kentleri bu süreçten derinlemesine etkilenmekte. Köklü bir planlama geleneğinin zaten olmadığı İstanbul’da, neoliberalizmin insan yerine kentsel rantı ön plana çıkartan yaklaşımı maalesef yöneticilerimiz tarafından şuursuzca uygulandı, herkes bu yağmada kendine bir pay kapma peşine düştü ve sonuçta ortaya insan yaşamını tehdit eden sorunlar yumağıyla debelenen 15 milyonluk bir megakondu çıktı.Özellikle son 10 yılda, Dünya Bankası’nın raporlarında öngördüğü gibi İstanbul’un kimliği sanayi kentinden finans ve hizmet kentine dönüşüyor ve İstanbul diğer dünya kentleri ile bir yarışa soyunuyor. Bu yarış yabancı sermayeyi çekme yarışı. “Yatırım için en karlı kent burası” diye pazarlanıyor İstanbul. Bu “çekicilik” bir yandan sermayenin önünü açmayı, kentsel mekanların inşaasında kamusal yararı gözeten hukuksal denetimleri ortadan kaldırmayı hedeflerken, aynı zamanda buna paralel olarak kentin kullanıcılarında da bir değişimi öngörmekte. Kentin inşaasında ve bir sanayi merkezi olmasında alın teri olan emekçi kesimin, tüketici odaklı yeni finans ve hizmet kentinde yerleri yok. Peki nedir bu insanlar için öngörülen?İşte “kentsel dönüşüm” denen olgu da tam burada devreye giriyor. Yeni kanunlarla eskiden tasavvur bile edilemeyecek yetkilerle donatılan TOKİ ve belediyeler, özel yatırımcılarla işbirliği içinde kentsel toprağı bu yeni “vizyona” doğru dönüştürmeye çabalıyorlar. Arkalarında ellerini kavuşturan uluslararası sermaye, ellerinde paftalar, kafalarında metrekareler, kat emsalleri, mahalleleri yıkıyorlar, gökdelenler dikiyorlar, otoyollar yapıyorlar, alışveriş merkezleri açıyorlar. Peki kime hizmet ediyor bu yeni mekanlar?İstanbul’da gelir dağılımındaki uçurum gitgide mekana da yansıyor, mekansal ayrışmadan besleniyor. Bir tarafta varsıllar kendilerini güvenlikli sitelere, rezidanslara, plazalara kapatırken, diğer yandan kentin çeperlerinde insan deposu olarak tasarlanmış TOKİ konutlarında yeni yoksulluk döngüleri insanları çaresizliğe umutsuzluğa sürüklüyor. Peki gelecek kuşaklara bırakılan bu toplumsal mirasın sorumlusu kim?Her yapılan otoyolun giderek kendi trafiğini yarattığı bilimsel gerçeğini görmezden gelerek yapılan tünellere, kavşaklara, viyadüklere milyarlarca lira çarçur edilirken, İstanbul 2010’da hala tek hatlı, topu topu 8 duraklı bir metro “ağı” ile yetinmek zorunda kalıyor. Toplu ulaşıma ve raylı ve alternatif ulaşım sistemlerine yeteri kadar kaynak ayrılmadığından, insanlar saatlerce trafikte eziyet çekiyor, milyarlarca liralık “zaman” egzoz dumanında uçup gidiyor. Peki yöneticilerimiz çözüm için ne yapıyorlar? Evet bildiniz: daha çok yol!15 milyonluk bu kentte her şey o kadar hızlı değişiyor ki, plan yapmak için kentin bir fotoğrafını çekmek dahi mümkün olmuyor. Planlar daha yapılırken eskiyor. Tam bir kronik plansızlık hali. Bütün bunlar olurken nüfus artmaya devam ediyor, ve kent gelişigüzel bir şekilde yayılıp batıda Tekirdağ’a doğuda Kocaeli’ne dayanıyor. Peki İstanbul’un gerçekten bir planı var mı?1980’de ilk metropolitan ölçekli İstanbul planı yapıldı. Plan raporunda kentin coğrafyasının en fazla 5 milyon nüfusu kaldırabileceği yazıyor. O zaman nüfus 3.5 milyon. Bugün İstanbul’un nüfusu 15 milyon. 15 sene sonra 23 milyon olacak. Yani coğrafyasının kaldırabileceğinin neredeyse 5 katı. İstanbul bugün Bolu’dan su çekiyor, öteki taraftan bütün Trakya’nın suyunu çekiyor. Kuzey ormanları gözle görünür bir şekilde tahrip olurken, 3. köprü projesi İstanbul’un kalan orman ve su havzalarını tehdit ediyor. İki yakayı birleştiren köprüler, yarattıkları rant alanları ile kentlileri birbirinden koparıyor. Peki ya İstanbullular olarak biz bu yağmaya karşı ne yapıyoruz? Kentler toplumun aynası ise, İstanbul’a bakarak kendi toplumumuz için ne diyebiliriz? Gelecek nesillere nasıl bir İstanbul bırakacağız?Ekolojik eşikler aşılmış. Ekonomik eşikler aşılmış. Nüfus eşikleri aşılmış. Sosyal ahenk bozulmuş. İşte neoliberal kentleşmenin fotoğrafı: Ekümenopolis. Ekümenopolis İstanbul’a bütüncül bir yaklaşımı amaçlıyor, değişim kadar, değişimin altındaki dinamikleri de sorguluyor. Bizi yıkılmış gecekondu mahallelerinden gökdelenlerin tepelerine, Marmaray’ın derinliklerinden 3. köprünün güzergahına, gayrimenkul yatırımcılarından kentsel muhalefete, bu uçsuz bucaksız kentte uzun bir yolculuğa çıkartıyor. Uzmanlar, akademisyenler, yazarlar, mahalleliler, yatırımcılar, kentliler ile konuşacak, kente makro ölçekte bir bakışı grafiklerle izleyeceksiniz. Belki de yaşadığınız İstanbul’u yeniden keşfedeceksiniz ve umarız ki değişime seyirci kalmayacak, onu sorgulayacaksınız. Sonuçta demokrasi bunu gerektirir."

THE LOST BOYS/ Kayıp Gençler, Joel Schumacher, 1987, ABD, Korku-Komedi, Fantastik.


Yine 2000'lerde yapımcıların ancak geriye kalan kırıntılarını üzerinden nemalanabildikleri bir 80'ler filmi daha. Bugün eğer Alacakaranlık serisi, True Blood veya Vampire Diaries gibi 'vampirli' filmler ve diziler varsa bu kesinlikle The Lost Boys/ Kayıp Gençler sayesindedir. Başrolünde yine döneme uygun olarak genç oyuncuların oynadığı (genç Jason Patric, genç Kiefer Sutherland, genç Corey Haim gibi) filmde, anne-babası boşanan Sam ve Michael anneleriyle birlikte büyükbabalarının Santa Carla'daki evine taşınırlar. Özellikle gençlerin kendilerini eğlenceye, partilerde ve discolarda geçirilen uzun gecelere adadığı bir kent olan Santa Carla'da ilginç bir şekilde gençler ortadan kaybolmaktadır. Sam'in ağabeyi Michael aşık olduğu kız için başını David'in (Kiefer Sutherland) çektiği farklı bir gençlik grubunun içine girer. Ancak Michael'ın bu grup içine girmesiyle birlikte Sam, ağabeyinde ufak(!) değişiklikler sezmeye başlar. Aslında Michael, David'in ona içirdiği bir şeyle (kan) birlikte yavaş yavaş bir vampire dönüşmekte ve içindeki 'kan' arzusuna karşı koymaya çalışsa da başta ailesi olmak üzere çevresi için tehlikeli olmaya başlamaktadır. Sam, çizgiroman dükkanında tanıştığı ve birer korku-çizgiromanı bağımlısı sayılabilecek Edgar ve Alan Frog (ünlü gotik korku yazarı Edgar Allan Poe'ya yapılan açık bir göndermedir aslında bu) kardeşlerle birlikte ağebeyini bu durumdan kurtarmak için ne gerekiyorsa yapmaya çalışacaktır. Kahramanlarımızın vampirleri yok etmek için çizgiromanlardaki bilgilerden yararlanması da, aslında filmin geleneksel vampir mitolojisine bağlı kaldığını (güneş ışığında yanmak, sarımsaktan, haçtan, kutsal sudan korkmak, ev sahibi tarafından eve davet edilen vampirin bütün bunlara karşı bağışıklık kazanması gibi) göstermektedir bize. Bu özelliğiyle film bir 'vampir ansiklopedisi' niteliği taşımaktadır. Ancak, çok değil 7 yıl sonra Anne Rice'ın aynı isimli romanını sinemaya uyarlayan Neil Jordan, "Interview with the Vampire: The Vampire Chronicles" ile bu mitolojiyi ters yüz edecektir. Yine de The Lost Boys hala bütün vampirli film ve dizilerin atası/ağa babası sayılmaktadır.


THE MONSTER SQUAD/ Canavarlar Takımı, Fred Dekker, 1987, ABD, Korku-Komedi, Macera


80'lerde oldukça moda olan başrollerini çocukların oynadığı ve bu nedenle aynı zamanda 'aile' filmi olarak da kabul edilen, bir şekilde Steven Spielberg veya Shane Black'in de (yazar, yönetmen ya da yapımcı vs.olarak) içinde bulunduğu korku-komedi türünün en güzel sıfatlarla tanımlanabilecek örneklerinden bir tanesidir Canavarlar Takımı. J. J. Abrams'ın yazıp yönettiği ve geçen sene gösterime giren 'Super 8' de senaryosu, olayın geçtiği zamanı (80'ler) ve oyuncularıyla 80'lerin gerçek korku-komedi filmlerine zamanımızdan bir saygı duruşu niteliği taşımaktadır. Afişindeki "You know who to call when you have ghosts but who do you call when you have monsters?" (Hayaletlerle karşılaştığınızda kimi çağıracağınızı biliyorsunuz, ama canavarlarla karşılaştığınızda kimi çağıracaksınız?) tanıtım yazısından da anlaşılacağı gibi "Canavarlar Takımı" bir yandan da  yine ünlü 80'ler filmi "Ghstbusters/Hayalet Avcıları"na gönderme yapmaktadır; ama elbette her iki takımın uzmanlık alanları farklıdır ve birbirleriyle karşılaştırılamazlar! Filmin adında geçen "canavarlar" aslında hepimizin yakından tanıdığı şahsiyetler: Kont Drakula, Frankenstein, Kurt Adam, Bataklık Canavarı ve Mumya. Dünyayı ele geçirmek isteyen Kont Drakula, etrafına topladığı canavar arkadaşlarıyla birlikte, dünyayı kontrol etmesini sağlayacak tılsımın bulunduğu küçük bir Amerikan(!) kasabasına ayak basar. Ancak burada kendi çapında bir canavar uzmanı olan 12 yaşındaki Sean Crenshaw ve arkadaşlarının kurduğu, Canavarlar Takımı'yla yüzyüze gelirler. 80'lerde çocuk ya da genç olanların mutlaka seyrettikleri ve şimdi yeniden hatırlayacakları filmlerden birisidir Canavarlar Takımı.


O AN: EL ESPINAZO DEL DIABLO- Final Sahnesi (aka. The Devil's Backbone/ Şeytan'ın Belkemiği, Guillermo del Toro, 2001)


"Bir hayalet nedir?
Kendini yinelemeye mahkum bir trajedi mi?
Acı bir anı belki de.
Hala canlı gibi gözüken ölü birşey.
Zamanda asılı kalmış bir his.
Bulanık bir fotoğraf gibi,
Kehribarın içinde tuzağa düşmüş bir böcek gibi.
Bir hayalet!
  Ben buyum..."

BAKIŞ AÇISI: STAR WARS (Orjinal Üçleme)

Hepimizin bildiği, çoğumuzun da daha sinemalarda gösterildiği dönemde (şimdiki gibi en büyüğü evimizin oturma odası kadar olan sinemalarda değil de) "gerçek sinemalarda" seyretme fırsatı bulduğu ,George Lucas'ın artık kült olmuş orjinal serisinin yani ilk üç Star Wars filminin afişlerine tasarımcı ve çizer Christopher Lee'nin zihninden, gözünden ve kaleminden eğlenceli ve farklı bir bakış açısı.

NEW HOPE/ Yeni Umut

THE EMPIRE STRIKES BACK/ İmparator'un Dönüşü

RETURN OF THE JEDI/ Jedi'ın Dönüşü


PANDORUM/ Pandorum, Christian Alvart, 2009, Almanya-İngiltere, Bilim-Kurgu


 "Dünyanın sonundan korkma, onun nasıl gerçekleşeceğinden kork!" demekte Pandorum'un tanıtım yazısında/ tagline'ında. Filmin konusu için bir nevi anahtar oluşturmakta aslında bu cümle. Yine uzayda kaybolmuş bir uzay gemisi, yine zamanından önce uyan(dırıl)mış bir kaç gemi sakini ve yine onlar uyurken gemide kol gezmeye başlamış ve herkes için tehlike arz eden garip şekilli yaratıklar. Dışardan bakıldığında oldukça sıradan (aslında hiç de sıradan değil, hatırlayın bir bilim-kurgu klasiği olan Alien da aynı konuyu işliyordu, ama tabii o bir ilk olduğu için klasik olmuştu zaten) gibi görünen bu senaryo belki de Pandorum'un kıyıda köşe kalmış olmasının başlıca sebeplerinden bir tanesidir; ama filmin içine girdiğinizde aslında hiç de öyle sıradan bir senaryo olmadığını görüyorsunuz. Çünkü bu üçlü klişe senaryo oyununa öyle bir açıklama getiriyor ki finalde, aslında tüm bu klişelerin bilinçli olarak senaryoya dahil edildiğini anlıyorsunuz. Temelde, tanıtım yazısında da dendiği gibi  dünyanın sonuna ve kopan ya da kopacak olan kıyamet üzerine bir film Pandorum.
Filmin açılışındaki kısa dünya tarihçesi de bize bu kıyametin sebeplerini açıklamaktadır:
"1969- İnsanoğlu aya ayak bastı. 
Dünya nüfusu: 3.6. milyar.
2009- Kepler Teleskobu Dünya benzeri gezegenleri araştırmak için uzaya fırlatıldı.
Dünya nüfusu: 6.76 milyar.
2153- Paleo 17 isimli uzay araltırma aracı Tanis gezegenine iniş yaptı.
Dünya nüfusu: 24.34 milyar.
Yiyecek ve su kıtlığı artık olağan bir durum.
2174- Dünya'nın sınırlı kaynakları için yapılan savaş patlama noktasına geldi.
Uzay aracı Elysium uzaya fırlatıldı."
İşte Pandorum tam da bu noktada başlamakta ve yeni bir dünyaya doğru yola çıkan Elysium'da yaşananları bize anlatmaktadır. Yine açılışta yer alan, "İnsanoğlu! Son yaşayanlar sizlersiniz. Hepiniz allaha emanetsiniz. Yolunuz açık olsun." cümlesinden de Elysium'da yaşayan insanların, hayatta kalan son insanlar olduğunu ve gittikleri Tanis gezegeninde kendileri için yeni bir dünya kuracaklarını anlıyoruz. Ancak henüz Tanis'e ulaşmalarına zaman varken, dondurulmuş olan gemi mürettebatından birkaçı (önce Bower, sonra Payton) sıradışı bir şekilde uyanırlar. İkisinde de hem zihinsel hem de ruhsal bir boşluk vardır ve ne kim olduklarını ne de görevlerini/ amaçlarını hatırlamaktadırlar; filmin adı da buradan gelmektedir zaten, "Uzayın derinliklerinde uzun süre seyahat etmekten dolayı oluşan bir çeşit paranoya" olarak yorumlanan pandorum, zaman geçtikçe her ikisinde de kendisini gösterecektir. Bir yandan pandoruma karşı koymaya çalışırken bir yandan da kim olduklarını ve görevlerini anlamaya çalışmaktadırlar, ama kısa sürede de gemide yalnız olmadıklarını fark edeceklerdir: Hem kendileri gibi başka insanlar hem de garip yaratıklar vardır gemide. Finale kadar içerdiği hiçbir klişenin aslını ya da sürprizini açık etmeyen film, finalde de bizi hayal kırklığına uğratmıyor ve uzay gemisinin durmuş olan zaman sayacı tekrar çalışmaya başladığında herşey "su yüzüne" çıkıyor.


SOUNDTRACK: Queen - I am Immortal (HIGHLANDER, 1986)



 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger