Latest Movie :
Recent Movies

SOUNDTRACK: Howard Shore- Misty Mountains (Cold) (The Hobbit: An Unexpected Journey, 2012)


GELECEK PROGRAM: THE DARK KNIGHT RISES, Christopher Nolan, ABD, 2012, Aksiyon, Macera, Suç

Hem çizgi-roman, hem animasyon hem de film olarak Batman'in gönlümüzde ayrı bir yeri vardır. Hele ki üçüncü ve son bölümü birkaç hafta sonra gösterime girecek olan ve yönetmen koltuğunda Christopher Nolan'ın oturduğu; senaryosunu da, aynı zamanda muhteşem dizi Person of Interest'in senaryosunu da yazan, kardeşi Jonathan Nolan'ın yazdığı son üçlemenin yeri ise daha bir başkadır. Karanlık havasıyla çizgi-romandaki gotik havayı tam olarak beyazperdeye yansıtan Dark Knight serisinin gösterime girmesine az bir zaman kala, film şirketi de filme dair bir çok farklı fragman, görüntü, afiş ve fotoğraf yayınlayarak beklentilerimizi iyice yükseltmeye başladı. Christopher Nolan'ın çizgi-romandaki havayı kendince nasıl yakaladığını ilk iki filmden bilmemizi de, beklentilerimizin boşa çıkmayacağının bir kanıtı olarak yorumluyoruz. Bizse burada, ufak bir aramayla internette heryerde fragmanlarını bulabileceğiniz filme dair son resmi paylaşmak istiyoruz. Çizgi-romanda da Batman'in en güçlü düşmanı olan ve hatta bir ara onu sakat bırakıp (ki filmin Bruce Wayne'i elinde bastonla yürürken gösteren bir fotoğrafından anladığımız kadarıyla serinin son bölümünde de çizgi-romanın bu olay örgüsüne sadık kalınmış), Bruce Wayne'nin Batman kostümünü geçici olarak bir başkasına devretmesine sebep olan Bane'in fotoğrafının bulunduğu bu afiş, dediğimiz gibi, beklentilerimizi tavan seviyesine çıkarırken bir kopyasını da duvarımızda görme isteği uyandırmaktadır içimizde.
27 Temmuz'da gösterime girecek olan Dark Knight Rises'ı dört gözle bekliyoruz. (Uyarı: Bane'nin gözlerine dikkatle bakarsanız, Batman'in yarasa kanatlarını görebilirsiniz!)



Bir Mekan: Adana Sinema Müzesi

Geçen hafta bir vesileyle Adana'daydık ve orada müzeleri gezerken rastlantı sonucu keşfettik bu müzeyi. Oysa 23 Eylül 2011 tarihinde, 18. Altın Koza Film Festivali etkinlikleri kapsamında açılışı yapılmış müzenin. Kayalıbağ Mah. Seyhan Cad. 35 numarada yer alan Sinema Müzesi, hemen Atatürk Evi'nin yanıbaşında ve Arkeoloji Müzesi'ne de 150  m. mesafede. Eski Adana evlerinden birinin Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilerek, Sinema Müzesi olarak ziyarete açılmasıyla ortaya çıkmış müze. Müzede beyazperdeye her şekilde gönül ve el vermiş Adanalı sanatçıların fotoğraflarına, eşyalarına, eserlerine ve maket heykellerine yer verilmiş. Daha müzeye girer girmez sizi onlarca afiş ve fotoğraf karşılıyor; afişlerin çoğu hiç birimize yabancı değil aslında, videoda, TV'de, CD'de (artık yaş olarak hangisine denk geldiyseniz) mutlaka seyretmiş olacağınız filmler. İşin ilginç yanı, ve bu müzenin de espirisi olduğu şekilde bu film afişlerinde yönetmen, oyuncu, senarist, yapımcı, görüntü yönetmeni veya kameraman, yazar vb. şeklinde gördüğümüz en az bir isim Adanalı. Dolayısıyla bu müzeyi görmeden Adana'nın Yeşilçam ve Türk Sineması'nda ne kadar büyük ve önemli bir yer tuttuğunu anlamamız imkansız. Peki kimler var bu Adanalı sanatçılar arasında; elbette, müzede de geniş bir yer tutan Yılmaz Güney başta olmak üzere, Abidin Dino, Şener Şen, Ali Şen, Orhan Kemal, Muzaffer İzgü, Ali Özgentürk, Orhan Duru, Aytaç Arman, Bilal İnci, Meral Zeren, Menderes Samancılar, Nurhan Tekerek, Mahmut Hekimoğlu ve daha nicesi fotoğrafları, isimleri ve eşyalarıyla bu müzede ziyaretçilerini beklemekte. Biz de Türk Sineması'nın oluşmasında-gelişmesinde katkısı olan insanları tanımada, bu tür yerel müzelerin ne kadar büyük katkısı olduğunu bir kere daha ayırt etmekteyiz. Üstelik Sinema Müzesi'nin ikinci katında, halka açık geniş bir Sinema Kütüphanesi de mevcut. İşte Müze'den görüntüler (çok daha fazlası Müze'nin içinde saklı):
 
Adana Büyükşehir Belediyesi'nin restore ettiği üç katlı eski Adana evlerinden biridir.
Adana Sinema Müzesi: Adana Büyükşehir Belediyesi'nin restore edip hizmete soktuğu üç katlı bir eski Adana evi.

Yılmaz Güney için ayrılmış oda: Odanın bir köşesinde Yılmaz Güney'in bir maket-heykeli, duvarlarında da filmlerine ait afişler ve fotoğraflar bulunuyor. Duvarlardaki camlı nişlerde de filmlerinde kullandığı eşyalar yer alıyor.


Yılmaz Güney'e ayrılmış odanın bir diğer köşesi.

Yılmaz Güney'in hapishaneden yazdığı mektuplar da Müze'nin koridorlarında yerini almış.


Kıyısından köşesinden de olsa bir şekilde bir Adanalı'nın parmağı dokunmuş film afişleri.
 
Adanalı sinema sanatçıları. Eğer dikkatli bakarsanız birçok tanıdık yüz görebilirsiniz.


Ali Özgentürk.




Film afişleri. Elbette en az bir Adanalı'nın varlığı söz konusu afişlerde.
Abidin Dino (solda) ve Orhan Kemal de Sinema Müzesi'nin bir odasında oturmuş hasbıhal ediyorlar.
Yılmaz Duru'ya ait eşyalar, ki daha nice sanatçının eşyaları ve mektupları sizi bekliyor bu Müze'de.

EQUILIBRIUM/ İsyan, Kurt Wimmer, 2002, ABD, Bilim-Kurgu, Dram, Aksiyon


Gösterime girdiği dönemde fazla ilgi görmemiş, hatta yapımcısını da bir hayli zarara uğratmış bir filmdir Equilibrium/ İsyan. Ancak bu tür filmler, kendilerinden sonra çekilmiş ve büyük gişe başarısı sağlamış benzer filmlerin etkisiyle kendilerini gösterebilmekte ve gerçek değerleri ortaya çıkabilmektedir. Özellikle George Orwell'in (ve tabikii Michael Radford'un)1984, Aldous Huxley'in (birkaç defa da hem TV hem de video için çekilen) Brave New World (Cesur Yeni Dünya) ve Ray Bradbury'nin (François Truffaut tarafından da sinemaya aktarılmış) Fahrenheit 451 isimli eserlerine açık göndermelerle dolu olan Equilibrium, kendisinden sonraki evrede de V for Vendetta ile yakın etkileşim içerisindedir. Bilenler bilirler, bütün bu eserlerin ortak özellikleri genellikle hepsinin üçüncü dünya savaşından sonra (veya geniş çaplı bir toplumsal olaydan sonra) totaliter bir rejimin hakim olduğu bir dünyada geçmesi ve halkın/ insanların da çeşitli ilaçlar veya propaganda yoluyla uyutularak sistemin/kurulu düzenin veya dünyanın dışına çıkmalarının (sizin anlayacağınız bir nevi 'koyuna' veya 'robota' dönüştürülerek) engellenmesidir. Yine bu eserlerin filmlerine baktığımızda (Equilibrium da dahil olmak üzere), hepsinde neredeyse siyah-beyaz düzeyinde bir renksizliğin, daha çok gri/koyu veya soğuk tonların hakim olduğunu görmekteyiz. Bu hem mevcut düzenin tek tipliğini, yani totaliterliğini hem de dünyanın renksizliğini, yani duygusuzluğunu vurgulamaktadır. Çünkü insanları tek tipleştirmenin ve onları yaşama/sisteme karşı tepkisizleştirmenin en iyi yolu, verilen ilaçlarla ve baskı propagandasıyla onları duygusuzlaştırmaktır. İlaçlarla insan duygularını kontrol altına alan/ körelten iktidar, uyguladığı baskı propagandasıyla da 'duyguların' yeniden oluşmasına, insanların yeniden 'hissetmesine' engel olmaktadır. Bunun da en iyi yolu, "duygularımızın veya hissettiklerimizin bir dışa vurumu olarak sanatın" tamamen yok edilmesidir. Yukarıda anılan bütün filmlerde, totaliter iktidarın yönettiği toplum içinde sanatın en ufak belirtisi bile yoktur; çünkü o duygularımızı dışa vurur, bizi diğer insanlara anlatır ve bu iktidar/sistem veya her neyse onun için zararlıdır.
Equilibrium'un hikayesi de bu noktada başlamaktadır işte. Üçüncü dünya savaşından sonra dünya totaliter rejimlerin hakim olduğu şehir-devletlerine ayrılmıştır ve hikayenin geçtiği Libria da bunlardan bir tanesidir. Liderliğini, hiçkimseyle muhatap olmayan ve kimseyi de muhatabı saymayan Başrahip'in (Father) yaptığı Tetragrammaton Konsül'ü tarafından yönetilen Libria'da, insanların Prozium (günümüzün Prozac'ını veya Cesur Yeni Dünya'nın soma'sını ne kadar da çok andırıyor) adlı bir ilacı kullanmaları sağlanarak tüm duygusal tepkileri/ duyumsamaları sıfıra indirilmiştir; sözde üçüncü dünya savaşı sırasında ve sonrasında artan şiddet olaylarını yok etmek için geliştirilen bu ilaç, aslında totaliter rejime sadık, baş kaldırmayan, kolay yönetilen, duygusuz robot insanlar yaratmak için kullanılmaktadır. Herhangi bir duygusal tepkimeye yol açacak her türlü sanat eseri (resim, müzik, edebiyat vd.) yasaklanmış, yüzyılların duygusal birikimi olan tüm eserler toplanarak yok edilmiştir. Duyumsamak, duygulanmak, hisetmek ve buna sebep veya aracı olacak herşey suçtur Libria'da. Yine de yeraltında gelişen isyancı bir hareket Tetragrammaton'a karşı halkı uyarmaya çalışmakta ve gizlice, kurtarabildikleri sanat eserlerini insanlara dağıtıp duygularını yeniden kazanmalarını sağlamaya çalışmaktadır. Ancak elbette duygunun, sanatın suç sayıldığı yerde; bu suçu işleyenleri saptayıp cezalandıracak özel bir polis birliği de kurulmuştur. Grammaton Rahipleri adını taşıyan bu birliğin rahipleri, tıpkı Fahrenheit 451'in kitapları yakan  itfaiyecileri gibi, buldukları sanat eserlerini "EC-10" (Emotional Content/ Duygusal İçerik) olarak değerlendirip, Mona Lisa bile olsa hiç gözünün yaşına bakmadan yakmakta ve bu suçu işleyenleri de cezalandırmaktadırlar, ki bu ceza genelde ölüm olmaktadır. Libria'da duygusal bir insan olmanın ne kadar ölümcül sonuçları olan ağır bir suç olduğunu varın siz düşün artık. Üstelik bu cezalandırmalarda ortaya çıkacak karşı koymalar için sadece Grammaton Rahipleri'nin kullandığı 'Gun-Kata' denen özel bir dövüş sanatı geliştirilmiştir. Filmin bütün aksiyon sahnelerinde, Matrix'e taş çıkartacak cinste karşımıza çıkan Gun-Kata, rahiplerin tabancalarını kullanarak (bir taşla üç kuş vurmak misali) çeşitli biçimlerde ve karate hareketleri eşliğinde hedefe ateş etmelerini sağlamaktadır. Filmin ana öyküsü, her yurttaşın her sabah içmek zorunda olduğu Prozium şişesini kırması sonucu içmeyi bir gün aksatan Grammaton Rahibi Preston'ın bunun sonucunda 'hissetmeye' başlaması üzerine kuruludur. Karısı da bir 'duygusal suçlu' olduğu için hayatını kaybettikten sonra küçük oğlu ve kızıyla yaşayan Preston'ın duygusal katsayısı, ilacı içmeyi unuttuğu gün gittiği bir görevde karşılaştığı kadın ve onun yarattığı gizli sanatsal odayı görünce iyice artar. Filmin başlarında ortağını da aynı sebeple kaybeden Preston, bu olaydan sonra ilacı almayı tamamen keser ve yeraltındaki isyancı grupla irtibat kurmaya çalışır. Artık tek amacı vardır, Tetragrammaton'u ve Başrahip'i öldürüp, insanların özgürlüklerıni kazanmalarını sağlamak.
Kelime olarak 'denge' anlamına gelen Equilibrium, her ne kadar ona sahip olunca dengesizleşiyormuşuz hissine kapılsak da, aslında tüm dünyamızı dengeleyen unsurun duygularımız olduğunu anlatmaktadır. Asıl dengesizlik, duygularımızı kaybettiğimiz ve artık hissetmemeye başladığımız zaman ortaya çıkmaktadır, çünkü insan duygusal bir canlıdır ve kendi doğanı inkar etmek en büyük dengesizliktir. Aynı zamanda, her ne kadar filmde ilacın adı Prozium olsa da, Equilibrium adındaki -librium (Prozac veya yüzlerce benzeri gibi) bugün kullanılan ve bağımlılık yapabilen, hastayı uyutmadan sakinleştirmeye yarayan bir ilacın adıdır (ve büyük ihtimalle içinde yaşadığımız sistemlerde -gözleri açık ya da kapalı-uyutmak/uyutulmak, denge anlamına geldiğinden olsa gerek, bu isim verilmiştir ilaca).
Sonuçta, geleceğin toplumunun temelleri şimdiden atılmıyor mu?


SOUNDTRACK: John Hawkes- Marcy's Song (Martha Marcy May Marlene, 2011)


ARLINGTON ROAD/ Arlington Yolu aka. Korkunç Politika, Mark Pellington, 1999, ABD, Dram, Gizem

Hani bazı filmler vardır filmi arkadaşlarınıza, çevrenize anlatırken sonunu anlatmak istersiniz bir an önce; "Lan sonunda da şöyle oluyordu, çok fenaydı yaa!" demek istersiniz ama diyemezsiniz, anlatamazsınız bir türlü filmin sonunu, hayır, Shyamalanvari şok edici, beklenmedik bir finali olduğu için değil; daha başka, bambaşka, hatta yazılmış bütün film senaryolarında görmeye alıştığımız bazı 'son/final' kurallarını ve klişelerini ters yüz ettiği içindir bu. Böyle bir 'son veya final' anlatılamayacağı, sadece seyirci tarafından görülür/ seyredilir ve yaşanırsa farkının, öneminin (ve güzelliğinin diyeceğiz ama güzelliğinin demeye dilimiz varmıyor) anlaşılabileceği içindir. Film her anında bize biraz daha umut verirken sonuna dair, sonunda bizi düşüreceği umutsuzluğu da zerre kadar açık etmemektedir. Bizim de sonunu söylememekte/ yazmamakta kendimizi zor tuttuğumuz (ki bu kurulan cümlelerden de anlaşılabilir) Arlington Yolu işte böyle bir filmdir. Başından sonuna kadar ince ince işlenen senaryo, kullanılan bütün klişelere rağmen (bir terör saldırısına kurban gitmiş FBI ajanı kadın, bunun acısını yaşayan hafiften sıyırmak üzere olan- veya öyle sanılan- ve üniversitede tarih profeserü olan bir koca, onların küçük çocukları ve yeni taşınan garip komşuları) ulaşılan sonuç itibariyle hepimizi kısa süreli komaya sokmaktadır!
Michael Faraday, üniversitede terörizm üzerine dersler veren bir tarih profesörüdür ve bir süre önce FBI ajanı olan karısını bir saldırıda kaybetmiştir. Biraz da bunun etkisiyle yoğunlaştığı terör konusunda gittikçe paranoyak bir hale gelmektedir ve tam bu aşamada 9 yaşındaki oğluyla (ve arada sırada onlarda kalan sevgilisiyle) beraber yaşadığı banliyödeki evlerinin karşısına yeni bir aile taşınır. Filmin açılışında Michael arabasıyla evine giderken, yolun ortasında kanlar içinde bir çocuğun koşturduğunu görür ve onu alıp acil servise götürür. Her ne kadar bir ailenin kendi çocuklarını böyle bir komploya dahil edemeyeceğini düşünsek de biz, Michael'ın bu hareketi onu büyük bir komplonun(?) içine çekecektir. Karşı eve yeni taşınan komşularının Brady isimli oğlu olan bu yaralı çocuk, daha sonra Michael'ın oğluyla yakın bir arkadaşlık kuracak ve bu vesileyle her iki aile de birbiriyle yakınlaşma fırsatı bulacaktır. Öyle ki bir süre sonra Michael'ın oğlu Grant, komşularının evinden çıkmamaya başlayacak ve babasından göremediği şefkatin yerini, annesini kaybetmenin oluşturduğu boşluğu ve bir kardeşin arkadaşlığını bu komşu ailenin fertleriyle dolduracak, üstelik bu duygusal bağlılığın derecesi de gittikçe artacaktır. Biraz bunun, biraz da karısını bir terör saldırısına kurban vermenin etkisiyle iyice paranoyaklaşan Michael, bir gece misafirliğe gittiği komşusunun çalışma masasında bir takım mimari planlar görür; her ne kadar komşusu Oliver bunun üzerinde çalıştığı bir alışveriş merkezi olduğunu söyleyip hemen planları kaldırsa da, Michael ona inanmaz. Bu planların, içinde ofisler olan bir binaya ait olduğunu düşünen Michael, Oliver'ın bunun bir 'alışveriş merkezi' olduğunu söylemesinden şüphelenerek onun hakkında araştırma yapmaya başlar. Bu arada Michael'ın derslerinde FBI binalarına düzenlenen terörist saldırıları inceleyip, bunlar hakkında yorumlar yaptığını da hatırlatmakta da fayda var. Dışardan bakınca mükemmel bir aile görüntüsü veren ve kendi oğlunu da aralarına almayı başaran yeni komşuları hakkında araştırma yaptıkça şüpheli sonuçlara ulaşan Michael, onların bir terörist gruba dahil olduklarını ve yeni bir eylem hazırlığı içinde olduklarını düşünmeye başlar. Ancak Michael'ın bu düşüncesi bize öyle yansıtılır ve ulaştığı sonuçlara komşuları öyle açıklamalar getirir ki, sadece biz değil başta karısının eski ortağı olmak üzere FBI'da çalışan arkadaşları ve dostları da Michael'ın yavaş yavaş paranoyanın esiri olmaya başladığını düşünürler.
Aslında basit bir konusu olmasına ve son model teknolojik efektler olmamasına rağmen başından sonuna kadar merak ve umutla kendisini izlettiren bir film Arlington Yolu. Her ne kadar finale doğru 'kimin, ne olduğu' anlaşılsa da, bu sefer de insanın aklına 'Eee, şimdi ne olacak da herşey düzelecek?' diye bir kurt düşürmekte ve finalinde de, tabiri caizse, o kurtu bize yutturmaktadır.
Filmin tanıtım cümlesinde de dendiği gibi, "Bu mükemmel hayat, mükemmel arkadaşlıklar, mükemmel düzen, bu mükemmel yer hep bir sırrı saklamak içindir.".


LOS CRONOCRIMENES, aka Timecrimes/ Suç Zamanı, Nacho Vigalondo, 2007, İspanya, Dram, Bilim-Kurgu

İlk olarak bu film hakkında heryerde (heryerde= internette) rahatça bulabileceğiniz konusuna değinmekte fayda var, çünkü heryerde yazan cümleler veya konu özeti  aynıdır. "Karısıyla birlikte yeni bir eve taşınmış, sıradan bir adam olan Hector, bir gün elinde dürbünü evinin karşısındaki ormanı gözetlerken ağaçların arasında çıplak bir kız görür. Bir kaya üzerine uzanmış olan bu kızı bulmaya gitmeye karar verir, ama oraya gittiğinde yüzü bandajlı bir adamın saldırısına uğrar ve adam Hector'u bir makasla omzundan yaralar...". İşte bundan sonrasını anlatmak biraz güç, çünkü hem filme dair ciddi ipuçları içerir hem de senaryonun işleyişini açık eder; (fakat illa da merak ediyorsanız devamını okuyun) kendini yaralayan adamdan kaçmaya başlayan Hector laboratuar benzeri bir mekana sığınır ve mekanda bulduğu bir telsizle iletişim kurduğu başka bir adamın yönlendirmesiyle de adam onu kendi bulunduğu binaya getirir. Burada onu, peşindeki bandajlı adamdan saklamak için ve biraz da zorla garip bir makinanın içine sokar adam ve kapağını kapatır. Hemen ardından da Hector makinadan çıkar; ama hem onu oraya sokan adam ona bir garip bakmaktadır artık, hem de girerken karanlık olan gökyüzü makinadan çıktığında aydınlanmıştır artık! Aslında Hector'un içine girdiği makina bir zaman makinasıdır ve onu 'diğeri'nden saklamak için oraya sokan adam, o girdikten sonra makinayı 'tekrar' çalıştırmıştır. Çünkü daha sonra anlayacağımız gibi, bu da Hector'un makinaya ilk girişi veya saklanışı değildir ve sonuncusu da olmayacaktır. Bundan sonrasını özetlemek için şöyle diyebiliriz aslında; hani Alfred Hitchcock filmlerinin bir özelliği ve düsturu vardır, "Eğer filmde bir sahnede bir silah (vb. şeyler de olabilir) görünüyorsa o silah ilerleyen sahnelerde mutlaka ateş alır/ kullanılır.". Bu filmi de seyrederken çok dikkat edin, eğer herhangi birşey oluyorsa filmde (araba kazası, yol kenarına devrilmiş bisiklet, cevapsız aramalar, ölü kız vs.) ve gözünüze biryerlerde birşeyler takılıyorsa (makas, açık telefon, kolye vs.) sorumlusu aslında sadece bir kişidir: Hector! Hatta, derler ya yırtık dondan çıkar gibi diye, en ummadığınız anda en ummadığınız yerde bile karşınıza çıkabilir, ama siz filmi seyrederken bunun farkına ancak bir sonraki sahnede varıyorsunuz ve ağzınızdan "Aaaa, bu da o'ymuş!" şeklinde bir şaşkınlık taşkınlığı çıkabiliyor. Genelde 'zamanda yolculuk' filmlerinin bir kuralı olan 'Kelebek Etkisi', "yani geçmişe gidip dedeni öldürürsen sen de yok olursun" kuralının aksine; her seferinde 1 saat öncesine giden Hector, beceriksiz bir şekilde kendini öldürüp 'geçmişteki kendisinin' yerine geçmeye ve herşeyi yoluna koymaya çalıştıkça, olaylar da iyice sarpa sarmaktadır filmde, bize de adeta "Demek ki 'Kelebek Etkisi'nin de bir hikmeti varmış!" dedirtmektedir. Bu yüzden dikkatle seyredilmesi gereken, hatta belki tekrar tekrar (her Hector için bir kere seyretseniz en az 3-4 defa; 3-4 defa çünkü Hector'ların sayısı da muammadır) seyredilmesi gereken bir film, Timecrimes!
Diğer taraftan tür kategorisindeki 'bilim-kurgu'ya aldanıp, yüksek dijital efektler veya üstün teknolojik oyuncaklar aramayın filmde. Zira en teknolojik alet olarak karşımıza çıkan zaman makinası bile neredeyse bir oda büyüklüğündeki içi su dolu bir tanktan ibarettir. Oyuncular ve oyunculuklar dahil her haliyle düşük bütçeli bir yapım olduğunu belli etmesine rağmen, bize sunduğu senaryodaki akıl oyunları insanı fazlasıyla düşündürmekte hatta yormaktadır. Bu haliyle film, filmlerinin sonunda mutlaka bir 'twist/ ters köşe yaptıran final' görmeye alıştığımız Shyamalan'ın 'Sudaki Kız' filmini anımsatmaktadır. Timecrimes da onun gibi sadece finalde değil, senaryonun her anında seyirciyi şaşırtmayı amaçlamakta ve bunu 'Sudaki Kız'dan kat be kat daha iyi yapmaktadır. Bu nedenle, genelde senaryosu 'daha iyi bir finali hak eden senaryo' olarak yorumlansa da sosyal medyada, bu yorumları yaparken Timescrimes'ın senaryosunun sonuç değil süreç odaklı olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor.


 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzleyek - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger